Navigation

Sözde Silahsızlanma Anlaşmaları Bozulurken

Geçtiğimiz Ekim ayında ABD Başkanı Donald Trump, Rusya ile “Soğuk Savaş” döneminde imzalanan Kısa ve Orta Menzilli Nükleer Füzelerin Tasfiyesi Anlaşmasından (INF) çekileceğini açıkladı. Trump, 1987’de imzalanan bu anlaşmadan çekilmesinin gerekçesi olarak Rusya’nın anlaşmayı defalarca ihlal etmesini gösterdi. Trump’ın açıklamasının ardından Rusya ise, ABD’nin bu anlaşmayı ihlal ettiklerine dair hiçbir somut kanıt ileri süremediğini ve anlaşmayı asıl ihlal edenin ABD olduğunu söyledi. Aralık ayında Rusya’ya 60 günlük süre veren ABD, 2 Şubatta INF anlaşmasını askıya aldığını duyurdu. ABD’nin ardından Rusya da altta kalmayarak anlaşmayı askıya aldığını açıkladı. ABD-Rusya arasındaki rekabet ve “soğuk savaş” yıllarından beri süregelen nükleer silahlanma yarışı düşünüldüğünde, INF anlaşmasının onyıllar sonra ve gerilimin tırmandığı bugünkü savaş atmosferinde bozulması, nükleer savaş tehlikesini bir kez daha gündeme getirdi. Burjuva yazar çizerler hâlâ “Üçüncü Dünya Savaşı mı başlayacak?” gibi absürt soruları yöneltseler de, gerçekte bir işlevi olmayan silahsızlanma anlaşmalarının bozulması ve bugün açıktan yürütülen nükleer silahlanma yarışı, içinde bulunduğumuz dünya savaşının gidişatının ne denli tehlikeli yönde olduğunu ortaya koymaktadır.

INF Anlaşması ve nükleer silahsızlanma

İkinci Dünya Savaşını izleyen ve soğuk savaş olarak adlandırılan döneme asıl olarak iki büyük güç, ABD ve SSCB arasında yürüyen rekabet damgasını basıyordu. İpler ABD ve SSCB’nin elinde olduğu için silahlanma denince esas olarak bu iki ülkenin inisiyatifi söz konusuydu. İki büyük güç arasındaki rekabetin yansıdığı en önemli alan ise kuşkusuz nükleer silah yarışıydı. Yaklaşık 40 yıl süren bu korkunç yarışın sonunda, SSCB’deki rejimin çözülmeye başladığı dönemde iki süper güç arasında bir nükleer silahsızlanma anlaşması imzalandı. Kısa ve Orta Menzilli Nükleer Füzelerin Tasfiyesi Anlaşması adı verilen bu silahsızlanma anlaşması 8 Aralık 1987 tarihinde ABD başkanı Ronald Reagan ve SSCB lideri Mihail Gorbaçov tarafından imzalandı. INF anlaşması, menzili 500 ile 5500 kilometre arasında olan ve karadan havaya atılabilen kısa ve orta menzilli tüm nükleer ve konvansiyonel balistik füzelerin yasaklanmasını öngörüyordu. Denizden ateşlenen füzeler ise anlaşma kapsamında sayılmıyordu. Bugün bu anlaşmaya önem atfedilmesinin bir nedeni de soğuk savaş döneminde ABD ve SSCB arasında imzalanan ve bugüne dek varlığını sürdüren tek silahsızlanma anlaşması olmasıdır.

Ne var ki, bu anlaşma ne ABD’nin ne de SSCB’nin yerini alan Rusya’nın nükleer silah güçlerini geliştirme yönündeki çabalarına son verebildi. Kapitalizm, silahlanma ve savaştan bağımsız düşünülemeyecek bir sistemdir. Öyle ki silahsızlanma bir yana dursun her geçen gün devletlerin silahlanmaya ayırdıkları pay artmakta, silah teknolojilerine yatırım yapılmakta ve bu payın önemli bir kısmını da dünyayı kasıp kavurabilecek nükleer silahlar oluşturmaktadır. Nitekim bugün gelinen noktada silahlanma yarışında dünyada en büyük güçler olan ABD ve Rusya’nın birbirlerini anlaşmaya uymamakla suçlaması ya da kendilerinin anlaşmanın gereklerini yerine getirdiklerini iddia etmeleri ikiyüzlülüktür. Zaten emperyalist devletlerden ve liderlerden beklenen tam da budur. “Soğuk savaş” döneminin ardından sevinç çığlıkları atanlar, barış ve huzurun dünyayı saracağı yalanını haykıranlar da işte bu gerçekliğin üzerini kapatmaya çalıştılar. Bugün de aynısını yapmaya devam ediyorlar. Hatırlanacak olursa Trump INF anlaşmasından çekileceğini açıkladığında, 1987’de INF anlaşmasını imzalayan Gorbaçov gibileri, anlaşmanın öneminden, anlaşma sona ererse “barış” ortamının son bulacağından dem vurmuştu. Hatta “yeterli siyasi istek olduğu sürece mevcut anlaşmalarla her türlü sorun çözülebilir” diyorlardı. Sanki onyıllardır imzalanan silahsızlanma anlaşmalarının bir kıymet-i harbiyesi varmış gibi!

INF anlaşması tarihte yapılan ilk ve tek nükleer silahsızlanma anlaşması değil elbette. Emperyalistler pek çok kez birbirleri arasındaki rekabetin getirdiği zorunluluktan böylesi anlaşmaları gündeme getirmişlerdir. 1970’te yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT), 1991’de imzalanan Stratejik Nükleer Silahların İndirimi Anlaşması (START) gibi pek çok anlaşma yapılmıştır. Fakat bu anlaşmalar değil nükleer silah üretimini azaltmak, tam tersine silah üretiminin her geçen gün artmasına ve nükleer gücün belirli ülkelerin tekelinde kalmasına hizmet etmiştir. Örneğin NPT anlaşması güya nükleer silahların yayılmasını önlemek için yapılmıştı. Böylece ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin arasında yapılan bu anlaşma ile nükleer silahların emin ellerde olacağı ve zamanla azaltılarak yok edileceği iddia ediliyordu. “Nükleer Kulüp” denilen beş ülke, başka ülkelere bu alanda teknoloji transfer etmeyecek, anlaşmayı imzalamayan ülkeler ve silah sahibi olmaya çalışanlar da yaptırımlarla karşılaşacaklardı. Bu anlaşma ilan edilen amacına ulaşmış olsaydı, aradan geçen 36 yıl içinde nükleer silahsızlanmanın sağlanmış olması gerekirdi. Ama durum hiç de bu değildir. Tam da rekabet ve güç ilişkilerine dayalı kapitalist dünya sisteminin doğasına uygun olarak, anlaşma esasen “beş kız kardeşin” kendi ayrıcalıklı tekellerini korumalarına hizmet etmiştir. Beşlinin dışında Hindistan, Pakistan, İsrail, Güney Afrika ve Kuzey Kore gibi nükleer silah geliştiren ülkeler olmuşsa da, Hindistan hariç bunların hepsi, şu ya da bu aşamada beşli içinden doğrudan ya da dolaylı gizli destek alarak bunu sağlamışlardır. Kaldı ki ABD anlaşmayı hiçe sayarak Almanya, Hollanda, Belçika, İtalya ve Türkiye gibi ülkelere yüzlerce nükleer silah yerleştirilmiştir.[1] Kısacası gerek NPT anlaşması gerekse de INF anlaşması emperyalistlerin işi kılıfına uydurmalarının araçlarıdır. Silahlanma yarışı son sürat devam etmektedir. ABD INF anlaşmasından çekileceğini duyurduğunda Rusya anlaşmayı ihlal etmediğini savunurken, daha sonra Putin’in dünyada rakibi olmayan yeni silahlara sahip olmayı planladıklarını açıklaması egemenlerin gerçekte silahsızlanma gibi bir niyetlerinin olmadığını göstermektedir.

Nükleer savaş gerçeği

Bugün içinden geçtiğimiz dünya savaşı sürecinin özgün koşulları kimileri tarafından tam kavranamamakta, dolayısıyla da ortaya karışık bir tablo çıkmaktadır. Dünya liderlerinin birbirlerine karşı yaptığı her çıkışta “Acaba Üçüncü Dünya Savaşı çıkar mı?”, “nükleer savaş olabilir mi?” soruları ortaya atılıyor. Öncelikle söylemeliyiz ki, üçüncü dünya savaşı epey zaman önce başlamış bulunmakta ve çeşitli biçimler altında harlanarak ve etki alanlarını genişleterek devam etmektedir. Somut olarak; “Savaş şu anda Ortadoğu coğrafyasında odaklanmıştır, ancak birbirine halkalar şeklinde eklenerek yayılma eğilimindedir. Dün aynı mahiyette Balkanlar’ın ve Kafkasya’nın ateş çemberinde olduğunu görmüştük. Afganistan’da savaş halen devam ediyor. Bunların yanı sıra, Afrika’nın çeşitli ülkelerinde askeri darbeler, iç savaşlar, soykırımlar vb. olarak somutlanan savaşların da, Rusya’nın nüfuz alanlarında vuku bulan AB ve ABD destekli renkli devrimlerin de, Batı’nın büyük kentlerini vuran ve yanlış bir şekilde «uluslararası terör» olarak adlandırılan bombalı saldırıların da aslında bu büyük savaşla doğrudan ilintili olduğunu reddetmek mümkün müdür? Yarın benzer bir tablonun Uzak Doğu ve Pasifik’te de belireceğini, hatta Latin Amerika’nın dahi yeniden paylaşım alanlarından biri haline geleceğini öngörmek için kâhin olmak gerekmiyor.”[2]

Bugün yaşananlar da açıkça göstermektedir ki emperyalist savaş farklı biçimlerde küresel ölçekte sürmektedir. Nükleer savaş tehlikesi de ne yazık ki gerçekliğini korumaktadır. Emperyalistler onca yatırımı, silah üretimini, yeni teknolojik silah denemelerini kuşkusuz öylesine yapmıyorlar. SIPRI verilerine göre 1945’ten bu yana, ABD, Sovyetler Birliği, Birleşik Krallık, Fransa, Çin, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore tarafından gerçekleştirilen 2058 bilinen nükleer patlama meydana gelmiştir.[3] Bu denemelerin bazılarının “bilimsel” gelişme olarak yansıtılması yanıltıcı olmamalıdır. Enerji üretmek için kullandıkları nükleer santrallerin tehlikesi ortadayken pıtrak gibi her yere dikme çabası içinde olan kapitalistler, gerektiğinde “dengeleri” yeniden kurmak için pekâlâ nükleer savaşı da başlatabilirler. Bu illâ ki topyekûn bir nükleer savaş olarak algılanmamalıdır. Kapitalizmin anarşik doğası, haritadan bazı bölgeleri silecek bir nükleer savaşa müsaade etmeye de uygundur. Yani emperyalistler kolayına olmasa da bugün içinde debelendikleri ekonomik ve siyasal krizin yaratacağı bir gerilimle nükleer savaş potansiyelini açığa çıkarmaktan çekinmezler. Savaşlarda kullanılan kimyasal silahlar, kent meydanlarında ardı ardına patlayan bombalar ve en önemlisi koskoca iki kenti yerle yeksan etme ve yüz binlerce insanın ölümüne neden olma pahasına atılan atom bombaları bunu yeterince güçlü bir şekilde kanıtlamaktadır.

Kısacası bugün savaşın tam da ortasındayken INF anlaşmasının bozulması tesadüfi değildir. Savaşın ne şekilde, hangi silahlar kullanılarak ilerleyeceği bilinemez fakat savaşın şiddetinin ve yıkımının her geçen gün artacağı, sıçramalı bir şekilde halkalar halinde yayılacağı öngörülebilir bir gerçekliktir.

“Mülayim” Truman’dan “çılgın” Trump’a

Bugün bazı burjuva yazarlar yürüyen emperyalist savaşı ve buna bağlı olarak yaşanan sıcak gelişmeleri, alınan siyasi kararları, devlet başkanları arasında yaşanan diyalogları vb. meselenin özünden uzaklaşarak tek başına iktidardakilerin çılgın karakter özellikleriyle açıklamaya çalışıyorlar. Kapitalist krizin derinleştiği ve içinden çıkılamaz bir hal aldığı bir dönemde egemen sınıfın son derece rahat ve sakin profillerde liderleri piyasaya sürmeyeceği aşikârdır. Böylesi kriz dönemlerinde sistem kendi içinden dönemin karakteriyle özdeşleşen hırslı, otoriter ve “çılgın” liderler ortaya çıkartmaktadır. Fakat bu durum kapitalistlerin olaylar karşısındaki siyasi reflekslerinin sınıfsal olarak irdelenmesi gerektiği gerçeğini değiştiremez. Bugün tam da içinden geçtiğimiz kriz döneminin bir yansıması olarak Trump, Putin, Kim, Erdoğan, Orban gibi liderler siyaset sahnesinde yerlerini almış durumdalar. Buna paralel olarak dünya genelinde son derece gerici hareketler güç kazanmakta, faşist hareketler hortlatılmakta, faşizan uygulamalar devreye sokulmakta. Yaşanan siyasi istikrarsızlık, liderlerin kısa sürede değişen açıklamaları, aldıkları kararlarda yaptıkları manevralar, salt liderlerin “dengesizliği” ve “çılgınlığı” ile açıklanamaz.

Örneğin, İkinci Dünya Savaşı sonlarında 1945’te ABD Başkanı Roosevelt öldükten sonra yerine geçen Harry Truman başlangıçta hiç de “çılgın” olarak görülen bir adam değildi. Hatta sözde demokrat Truman aynı dönemlerde ölen Hitler’in saplantılı karakteri ile karşılaştırıldığında “mülayim” bile sayılabilirdi! Fakat bu “mülayim” Truman ABD’nin savaşı kazanmış olmasına rağmen tarihteki ilk atom bombasının Japonya’ya atılması talimatını verecek ve yüz binlerce insanın katledilmesine sebep olacaktı. Ya da “Nobel Barış Ödülü”ne layık görülen “kahraman” Obama’yı hatırlayalım. ABD’de Bush’tan sonra iktidara gelen Obama, Irak ve Afganistan’daki savaşa son verecek siyahi bir “melek” görülüyordu adeta. Fakat ne olduysa Irak ve Afganistan’da savaşa son vermek şöyle dursun, bunların yanına Libya, Suriye ve Yemen gibi ülkeleri de ekleyerek savaş çemberini genişletmeyi tercih etti. On binlerce insanın ölümünü onaylarken, öfkeyle parmağını sallayarak değil de beyaz dişleriyle gülümseyerek poz vermesi nedeniyle Obama gibilerinin diğerlerinden farklı olduğuna inanmak fazlasıyla saflık olurdu!

İster sükseli bir şekilde tarihe adını yazdırsın, ister el altından sessiz sedasız işini görsün, eni sonu burjuva liderlerin neye hizmet edeceği ve bunu yaparken de hiç tereddüt etmeyecekleri açıktır. Kapitalizmin kanlı tarihi gösteriyor ki, liderlerin kişilikleri siyasete yön vermede ne kadar önemliyse de son noktada kapitalizmin rekabetçi doğasından, sermayenin büyüme ihtiyacından ve burjuvaların emperyalist planlarını hayata geçirme isteklerinden kaynaklıdır tüm bu olanlar. Yani Truman o dönemde SSCB’ye güç gösterisi yapmak, “dünyanın tek hâkimi, hegemon gücü ABD’dir” demek için Japonya’ya atom bombasını attırmıştı. Tıpkı bugün olduğu gibi… Bugün de ABD’den Rusya’ya tüm büyük güçler kendi toprakları yerine başka ülkelerin toprakları üzerinde güç gösterisi yapıyorlar. Rakipler arasındaki savaş kimi zaman politik-ekonomik kapışmalar şeklinde kimi zaman sıcak çatışmalar şeklinde devam ediyor.

Tarihsel kriz derinleşirken emperyalist yeniden paylaşım savaşı kızışıyor ve bu savaştan galip güç olarak çıkmak isteyen emperyalistler kıyasıya mücadele ediyorlar. Bir türlü yenişemeyen kapitalistler için bu mücadele kolayına son bulacak gibi görünmüyor. Dünyayı akıl almaz bir tehlikenin içine sürükleyen kapitalistler, kimyasal ve nükleer silahlarla geri dönüşü olmayacak bir yıkımın zeminini döşüyorlar. Nükleer füze tehditlerini oyun oynarmışçasına ağızlarında dolaştırıp duruyorlar. Bu o kadar basit bir karar olmamakla birlikte, gözü dönmüş kapitalistlerden insani düşünmelerini beklemek de bir o kadar ahmaklık olur. Kısacası vakit daralıyor. Burjuvazinin yürüttüğü kanlı savaşa karşı sınıf savaşını örgütlemek acil bir görev olarak önümüzde duruyor.


[1] Bkz: Levent Toprak, Silahlanma, Nükleer Silahlar ve Kapitalizm (Ekim 2006), MT

[2] Oktay Baran, Barış Lafazanlığı ve Savaş Gerçeği (Aralık 2018), MT

[3] SIPRI Yearbook 2018: Armaments, Disarmamentand International Security