Navigation

“Fevzi Babam Evren’i Ayağıma Getirdi”

12 Eylül askeri faşist darbesinin üzerinden 36 sene geçti. O günün gençleri yaşlandı. Çocuk olanlar orta yaş kuşağı oldu. O günlerde faşist Evren hakkında en küçük bir şey söyleyenler sorgulara çekiliyor, korkutuluyor, korkmayanlar kodese tıkılıyorlardı. Atatürk hakkında ise malûm on yıllar boyunca eleştiren herkese dava üstüne davalar açılır, başlarına gelmedik kalmazdı. Belki çoğu işçiye, 12 Eylül askeri faşist darbesiyle ilgili duyduğu sanki gerçek değilmiş gibi geliyor. Oysa şimdilerde de sivil bir faşizm her gün biraz daha ilerliyor.

Akşamın alacakaranlığında oturduğum evin balkonunda yemek yiyordum. Karşıdaki komşunun kalabalık misafirleri vardı. Balkonda yalnız erkekler ve evin tek çocuğu Arda vardı. Küçük çocuk dâhil çoğunun üzerinde Galatasaray formaları vardı. Birinin üzerinde Fenerbahçe forması vardı. Bir de formasız biri vardı. Bir anda balkondaki erkeklerin hepsi içeri girdi. Daha sonra içerden gelen “gooool” sesi çınlattı sokağı. Balkona çıktıklarında birbirlerine sarılıyor, sevinçlerini paylaşıyorlardı. Sokaktan gelip geçen kim varsa, sevinçlerine eşlik etmek için bayraklar, formalar sallıyorlardı. Hatta mahalleye ilk taşındığımda, “günaydın, iyi akşamlar” dediğimde doğru dürüst karşılık vermeyen komşumun beni de bu sevinçlerine katmak istercesine bir hali olduğunu fark ettim.

Balkonda uzun süre maç, milli maç, o takım bu takım sohbeti dönüp durdu. Bir ara sohbet işsiz olan biri üzerinden sürdü. Sonra “çalışana iş mi yok, beğenmeyen çok” diyenler oldu. Sanırım formasız olandı işsiz olan. Sonra biri, “ne iş beğenmemesi kardeşim? Sen sırtını dayamışsın devlete, 3-4 bin lira maaş alıyorsun. Senin bildiğin gibi değil, ben 45 yaşımdan sonra işsiz kaldım. Kimse işe almıyor. Hırsızlık mı yapayım?” diye sitem etti. Biri itiraz ederek, “senin lafı nereye getirdiğini çok iyi biliyoruz. Siyaset yapma bize. Hükümetimizi ve sayın cumhurbaşkanımızı kimsenin eleştirmeye hakkı yok. Dua et arkadaşız, yoksa ben bilirim sana yapacağımı. Muhtarın kulağına gitmesi yeter” diyerek tehdit ediyordu. Diğerleri sessiz kalarak işsiz olan arkadaşlarının karşısında yer almış durumdaydılar. Beraber aynı masada yemek yiyip, futbol üzerine konuşmaya başlayan insanlar kavga etme noktasına gelmişti. Maç izlerken birlikte coşmuş, birlikte sevinmiş, hepsi işçi ve arkadaş olan bu insanlar tokalaşmadan çıkıp gitmişlerdi. Biri, işsiz olduğu ve iş bulamadığı için yakınan arkadaşına, “siyaset yapma” diyerek burjuva siyasetine alet olmakla kalmamış, üstüne üstlük arkadaşını açıkça ihbar etmekle tehdit etmişti.

Komşu balkonda bu konuşulanlar beni alıp 12 Eylül askeri faşist darbesi döneminde köyümüzde yaşananlara götürdü. 1980 yılının Kasım ayıydı. Askeri faşist darbe toplumun en ücra köylerine kadar uzanmış, bizim köyü de es geçmemişti. Henüz 14 yaşındaydım. 4 sene evvel köyden kaçarak İzmir’e gitmiştim. 12 Eylül darbesinden bir gün önce otobüste yaşı 18’den büyük olan herkesi bir yana ayırmışlardı. Kimliğim olmadığı için beni de onların olduğu tarafa ayırmıştı asker. Bizi Alsancak stadına götürdüler. Stad bir gün sonra ağzına kadar insanla dolup taşmıştı. Etrafımız silahlı askerlerle çevriliydi. Sürekli, “konuşmayın, soru sormayın, sessiz olun” anonsu yapılıyordu. Başka bir sürü anlamadığım ve hafızamda kalmayan şeyler de söyleniyordu. Konuşan görülür bir yerde değildi sanırım. Ama ses bangır bangırdı. İlk götürdüklerinde akşam ekmek ve çok kötü, yağsız peynir vermişlerdi. İkinci günün akşamı çok acıktığımı hiç unutamam. İlk gün verilen ekmeği ve peyniri herkes almıştı. Fakat ikinci gün yeni getirilenlerin çoğu yemek almadıkları için ben de almamıştım. Slogan atılmaya başlandığında askerler sopalar, coplarla saldırmışlardı. Sanırım on gün sonraydı, yaşı küçük olanları bıraktılar. Eniştem gelip beni alana kadar bırakmamışlardı. Eniştem geldiğinde rütbeli bir asker enişteme, “çocuk diye biz fazla benzetmedik. Sen eve götürünce iyice bir tımar edersin” demişti elleri arkasında dolanarak. Eniştem eve kadar sabredememiş olacak ki, rütbeli askerin yanındayken kulağıma yapışmıştı. Koparmaya niyetliydi sanki! Bir yandan da tekmeliyordu. Fabrikada kendisinin nefret ettiği, ama işçilerin çoğunun sayıp sevdiği, sevmeyenlerin bile saygı duyduğu adıyla birlikte “komünist” denen Rahmi isimli işçi abiyi benim de sevmemden ötürü çok dayağını yemiştim eniştemin. “Komünist” sıfatı bizim köyde çok kötü şeyler için kullanılırdı. Ama Rahmi abi çok iyi bir insandı. Ona komünistliği yakıştıramıyordum. Ama bazen de içimden “komünist olmak Rahmi abi gibi olmaksa, ben de komünist olmalıyım” derdim. Eniştem, defalarca Rahmi abinin yanına gitmemem için beni uyarmıştı. Hatta “seni işe ben aldırdım, hem de benim evimde kalıyorsun” diyerek tehdit ederdi. O günden sonra eniştem nüfus cüzdanımı bana vermedi, ta ki babam köyden gelip beni geri götürene kadar. Ablamın ve eniştemin mektup yazması üzerine iki ay sonra babam gelip beni köye götürmüştü.

Köye gittiğimde yaşı 18’in üstünde genç yok gibiydi. Köyde gençlerin kurduğu dernek kapatılmıştı. Köyün üzerine sanki bir karabasan çökmüştü. Herkes birbirinden korkuyor gibiydi. Gençlerin çok azı yurtdışına kaçmayı başarmış, geri kalanları ise aylardır gözaltındaydı. Çocuğu gözaltında olan babalar, analar her gün şehre gidip geliyorlardı. Çocuğu yurtdışına çıkmış olanların evleri jandarma ekipleri tarafından basılıyor, babası, amcası, dayısı kollarına zincir vurularak ilçeye götürülüyordu. İlk gittiğim günün gece yarısı babamın anneme gizli bir şey söylediğini fark etmiştim. Annem tandırı yakıyor, babam ise gaz lambasıyla samanlıkta dirgenle bir şeyler arıyordu. Lambayı ben tutuyordum. Aradığı şeyin eskiden odada asılı duran av tüfeği olduğunu çuvalı bulduğunda anlamıştım. Babam telaş içinde av tüfeğini sepetin içine koyarak tandıra doğru götürünce yakacaklarını anlamıştım. Lambayı üfleyip söndürerek peşisıra koşup tandır damına gittiğimde, tüfeği alev alev yanan tandıra atmış olduğunu gördüm. Babama, “hani o tüfek sana Kore’den hatıraydı, ‘kimseye vermem’ derdin. Niye yakıyorsun” dediğimi hatırlıyorum. Babam yanda duran sepeti başıma fırlatıp beni tekmelemişti. Tüfeğin tahtaları yandıktan sonra demirini tandırdan çıkartıp üzerine su döküp soğutmuş ve çuvala sarmıştı annem. Babam ahırdan çıkarttığı ata binerek köyden iki köy uzaktaki göle attıktan sonra sabah eve dönmüştü.

Birkaç gün sonra köyün bekçisi Yalancı Hamit (köyde herkes Yalancı Hamit derdi. Öyle yalancı ve iftiracıymış ki köyde canını yakmadık ev yok gibiymiş) evimizin karşısındaki tepede, elleri belinde bet sesiyle “köyün bütün erkekleri muhtarın evinin önünde toplansın. Geç kalanın canı yanar” dedikten sonra tavuk kümeslerinin kokusunu almaya çalışan aç bir tilki gibi tek tek evleri süzdü. Bıyığı yeni terleyen gençten, seksenlik dedelere kadar köyün erkekleri muhtarın evinin önündeydi, babamla gittiğimizde. Muhtarın geniş, taş duvarlarla çevrili evinin önü dolup taşmıştı. Kırmızı Palto yani muhtar, ortalıkta yoktu. Evinin kapıları açıktı. Karısı, kızları, oğulları, yeğenleri, kardeşleri sanki evin önünde bütün köyün erkekleri toplanmamış gibi işleriyle ilgiliydiler. İnsanlar ürkmüş gibi iki yana kaçıştığında, jandarmanın yeşil cipi evin önünde durmuştu. Cipi kullanan asker inip koşarak kapıyı açtığında önce başçavuş, sonra da muhtar inmişti. Arkadaki askeri kamyondan inen askerler, tüfeklerini köylünün üzerine doğrultarak bekliyorlardı. Hiç unutmuyorum, bütün köylü asker gibi esas duruştaydı ve çıt çıkmıyordu. Muhtar, devetüyü rengindeki paltosunun yakasını kaldırmış, atkısını bir boğanın gerdanı gibi sarkan boynuna dolamıştı. El işareti yaparak bekçi Yalancı Hamit’i yanına çağırmıştı. Bekçi ne diyeceğini biliyormuş gibi, paltosunun iç cebinden defteri çıkartıp muhtara uzatmıştı. Muhtar el işaretiyle, “sen oku” der gibi yapmıştı. Bekçi köyün girişindeki evlerden başlayarak isim okuyor, kimde ne marka ve kaç tane silah olduğunu söylüyordu. Muhtar ise, ismi okunana el işareti yaparak istediği tarafa geçmesini söylüyordu. Başçavuş ise kazma sapına benzeyen sopayı elinin birinde tutup diğer elinin avucuna vurarak dolaşıyordu. İsim listesinin en sonunda evimiz köyün son evi olduğu için babamın adı okunmuştu. Okunan listeye göre, babamda 5 silah varmış. Üç Rus beşlisi, bir 14’lü, bir Kore’den getirilmiş Amerikan yapımı çifte av tüfeği. Av tüfeği babamın kendisinin, 14’lü dayımınmış, 3 tane Rus beşlisi ise Köyü Geliştirme ve Güzelleştirme Derneğinden yurtdışına kaçan ve gözaltındaki gençlerinmiş. Babamın evinde saklamalarının nedeniyse, evine yeni bir oda yaptırdığında gençlerin para almadan gelip çalışmış olmaları ve evinin köyün dışında olmasıymış. Babamın hemen yanında duruyordum. Yüzüne baktığımda, dili damağı kurumuştu. Yüzü kireç gibi bembeyazdı. Yalnız babam değil, sanki bütün köylü aynı durumdaydı. Bekçi listeyi okuduktan sonra paltosunun cebine bir kilo altın koyuyormuş gibi, cebine iyice yerleştirip üstten yokladı. Muhtar, başçavuşun önüne doğru yürürken sanki bir anda küçülmüş gibi görünmüştü bana. Başçavuş, köylüleri şöyle üstten bakarak bir süzdükten sonra, “şimdi hepiniz valayi billayi bende sileh yoğtur diyeceksiniz” dedi. Birkaç kişi “bende silah yok!” diye mırıldandı. Başçavuş sürünün içine girmiş kurt gibi elindeki kazma sapıyla önüne gelene vurmaya başlamıştı. İnsanlar birbirini ezerek kaçışıyordu. Biraz kenarda olduğumuz için babam elimden tutmuş, koşmuştuk. Sonra bekçi bağırarak herkesin toplanmasını söylemişti. Tekrar muhtarın evinin önünde toplanmıştık. Herkes korku içindeydi. Doğrusu İzmir’deki stadyumda, o insan kalabalığı içinde çok korkmamıştım. Ama köydeki başçavuş ne yaşlı ne çocuk ayırıyordu. Önüne gelenin özellikle kafasına ve beline indiriyordu değneği. Başçavuş, kaçamamış ihtiyarları ve karaciğerinden ameliyatlı olan amcamı yerde tekmeliyordu. Yediği dayak nedeniyle amcam bir daha iyileşmemiş ve Ankara’da ölmüştü. Başçavuş “size bir gün mühlet veriyorum. Yarın geldiğimde bütün silahlar bu meydanda toplanmış olsun. Kimde ne silahı olduğunu biliyorum” deyip muhtarı yanına çağırdığında, muhtar koşarak karşısında esas duruşta durmuştu.

Aynı günün akşamı bekçi evimizin karşısındaki tepelikte durarak, babamı ve dedemi yanına çağırmıştı. Aynı gece babam ata binip yakındaki köye doğru gitmişti. Annem ağlıyordu. Niye ağladığını sorduğumda “iyi ki yaşın küçük. Dayın üç aydır tutuklu. Baban silah almaya gitti” demişti. Babam sabah döndüğünde yanında gelen adam, o sene doğurmamış iki ineği ve bir yaşındaki danayı önüne katıp gitmişti. Babam iki ineği ve bir danasına mal olan silahları götürüp muhtara teslim etmişti. Döndüğünde kafası kırılmış, yüzünde ve ellerindeki kan kurumuştu. Annem su dökmüş, babam elini yüzünü yıkarken, bana bakarak “keşke tüfeği yakmasaydık. Tüfek aynısı olmadığı için başçavuş beni dövdü. O tüfeği de istiyorum dedi” demişti. Köyde herkes Smith Wesson silahı olan Emirhan’ı konuşuyordu. Emirhan, silahı teslim etmeye giderken, evinden çıkmış, muhtarın evinin önüne kadar bütün kurşunları tek tek havaya sıkarak gitmiş. Son kurşunu ise, muhtarın evinin yakınındaki söğüt ağacının gövdesine sıkmış. Ardındansa, “ben silahı adam vurmak için almamıştım. İspiyoncuları ortadan kaldırmak için silah şart değil” diyerek evine doğru gitmiş. Köyden bir askeri kamyon dolusu silah götürülmüş o gün. Ardından ise silah teslim eden her evden bir erkek ilçeye çağrılmıştı. Babam da gitmişti tabii. Babamın kaç gün sonra köye döndüğünü tam olarak hatırlamıyorum. Döndüğünde hiç konuşmuyor, hatta hiç kızıp bağırmıyordu. Suskunlaşmıştı. Bana bile kızıp bağırmaması bir yandan hoşuma gitse de başına neler geldiğini merak ediyordum. Benim gibi stadyumda mı kalmıştı, yemek yemiş miydi? “Size ekmek verdiler mi, sen yedin mi” diye sormuştum. Babam o an ayağa kalktığında, açık mavi gözleri kocaman açılmış, hiç hareket etmeden üzerime atılıp boğazıma sarılmıştı. Daha önce babamdan hiç bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. O güne kadar babam beni dövdüğünde hiç ses çıkartmayan annem, boğazımı sıkan babamın ellerinden kurtardığında nefes almaya başlamıştım. O an babam gerçekten kendinden geçmiş gibiydi. Yıllar sonra ayırdına vardım ki, o an babam uğradığı baskının acısını kendisinden güçsüz olan birinden çıkartıyordu. Mesele bana olan kızgınlığı değildi.

Köyde öyle bir soğuk rüzgârlar esiyordu ki, çeşme başında her daim dertleşen gelinler, kızlar bile hemhal olmuyordu, birbirinden şüphelenir hale gelmişlerdi. Köy bakkalının önünde toplanan erkekler o an aralarında olmayan birilerinin dedikodusunu bile yapamaz hale gelmişlerdi. Köyün camisinin önünde toplanan bıyığı terlememiş, gençler olmadığı için köyün gençleri sayılan bizler, akranımız kızlara laf atmaktan korkar haldeydik. Köyün gençlerinin toplanabileceği tek yer caminin önüydü. Namaz saatlerinde uzaklaşıp namaz zamanının bitmesini beklemek kuraldı. Hava soğuk olduğunda, caminin girişine tünerdik. Eskiden imam, “sizi babanıza şikâyet edeceğim” derdi. Darbeden sonra ise, “şeytan işi siyaset konuşmayın, elâlemin kızlarına bakıp laf atmayın. Allahın evine gelip temizlenin. Yoksa sizi başçavuşa şikâyet ederim” diyerek tehdit eder olmuştu. Oysa aynı imamın ve yakın arkadaşlarının caminin çeşmeye doğru bakan pencerelerinden bakarak, kadınların kalçalarının ölçüsü hakkında dedikodu yaptıklarını kulağımızla duyarak, gözlerimizle görerek şahittik. Fırsatını bulup sevdiğim kıza, başkasına yazdırdığım mektubu vereceğim anda, ablası, “sen görürsün, bekçi buradan geçtiğinde seni şikâyet edeyim de gör” diyerek tehdit etmişti beni.

Bakkalın önünde toplanan köyün erkeklerinin sohbetleri tamamen değişmişti. Biz de caminin önüne gidemez olmuştuk imamın tehditlerinden ötürü. Bu yüzden de bakkalın önüne gider olmuştuk. Ama büyüklerden biraz uzakta toplanıyorduk. Sohbetten çok, büyüklerin konuşmalarını dinliyorduk. O sıralarda köyde kaç erkek çocuk dünyaya gelmişse, isimleri ya Evren ya da Kenan konmuştu. Amcamın yeni bir erkek torunu doğmuştu. Biri amcama, “Hesen, çocuk erkek olmuş. Adını ne koyacaksınız?” diye sormuştu. Amcam, omzundaki paltosunu düzelterek, “Kenan koyduk, Kenan. Atatürk’ten sonra ikinci büyük adam Kenan Evren” demişti. Köyün en yaşlılarından, hastalıklı, nefes aldığında omuzları inip kalkan Esat amca, çömeldiği yerde tabakasından sigara sarıyordu. Sigarasını yaktıktan sonra ayağa kalkıp, “Yav siz tutturmuşsunuz, Kenan da Kenan, Evren de Evren. Fevzi babam (küçük oğluna “Fevzi babam” derdi) Evren’i benim ayağıma getirmiştir” dedi. O zamana kadar köyde kimsede televizyon yoktu. Esat amcaya Ankara’da çalışan küçük oğlu Fevzi küçücük bir televizyon getirmişti. Köyün erkekleri o televizyon geldikten sonra her akşam soluğu Esat amcanın evinde alır olmuştu. Esat amcanın, “Evren’i benim ayağıma getirdi” demesini, kalabalıktan uzakta ve görünmeyecek bir yerlerde sinerek dinleyen Yalancı Hamit, yani köyün bekçisi, vakit yitirmeden muhtara yetiştirmiş. Tabii, abartacağından kimsenin şüphesi olmazdı. Muhtarın da üstüne ekleyecekleri konduğunda, Esat amcanın başına gelecekleri tahmin etmek hiç zor değildi. Esat amca, bekçinin kulağının uzun olduğunu unutup televizyonu için hava attığına atacağına bin pişman olmuştu. İki gün sonra Esat amca kollarında zincir ve iki yanında iki jandarma ile bizim evin yakınından yani dağ yolundan ilçeye götürülüyordu. Üstelik yayan olarak. Esat amcanın köye ne kadar zaman sonra döndüğünü hatırlamıyorum. Ama geldikten sonra bir daha bakkalın önünde hiç görmedik. Bakkalın önünde fısıltı şeklinde birbirinin kulağına bir şeyler söyleyenlerin, “yahu, Esat, sen kimsin ki Evren’i ayağıma getirdi diyorsun” sözlerini duyuyorduk.

Güz geçmiş, kış geçmiş, bahar gelmişti. Gözaltına alınan köyün gençlerinden dönen yoktu. İşkencede uzun süre askıya alındığı için dayımın kollarının uzadığını ve yemeğini kendisinin yiyemediğini söylemişti annem. Doğaya bahar gelmişti ama insanlar korku ve kaygı içinde baharı yaşayamıyor gibiydi. Neredeyse her gün dağ yolundan köye jandarma geliyordu. Evimize en yakın evin sahibinin tarlalarının etrafındaki çeperden koyunların rahatça geçmesi için, çitlerden birazını söküp koyunları geçirmiştim. Komşumuz sanki koyunların tarla olmayan yere geçip otlaması yasakmış gibi, bağıra çağıra gelip koyunları tekmeleyerek çıkarmıştı. Beni dövmek için yakalayamayınca da anama sövmüştü. Ben tepede, o çukurda kalmıştı. Taşa tutarak kafasını kırmıştım. Komşumuz beni muhtara şikâyet etmiş, yakalayıp döveceğini söylemişti. Bir gün sonra iki jandarma gelmişti. Beni, babamı ve komşumuzu dağ yolundan ilçeye götürmüştü. İki gün ben, babam ve komşumuz aynı nezarette kalmıştık. Komşumuz jandarma korkusundan benim yakınıma bile gelmiyordu. İki gün sonra mahkemeye çıkartılmıştı. Hâkim, “oğlum, baban yaşındaki adamın kafasını niye kırdın?” diye sormuştu. Ben de “anama sövdü, koyunları tekmelediği için taş attım. Kafası kırıldı” demiştim. Ama biraz şehirde kalmış olmanın etkisiyle şehirli gibi konuşmaya çalışıyordum. Hâkim, sanki beni haklı bulacakmış gibi gülüp başını iki yana sallayınca, komşumuz, telaş içinde, “komutanım bu çocuk şehirden geldi. Şehirde ne oluyorlar? Anarşist oluyorlar. Anarşist olmasa, babası gidip getirir miydi? Benim tarlalarımın bütün çeperlerini sökmüş” demişti. Hâkim, “sen anarşistin, komünistin ne olduğunu bilmiyorsun. Kızını şehre okula göndermişsin. Anarşist kızını Avrupa’ya kim kaçırdı? Hadi, bakayım. Dava düşmüştür” demişti. Komşumuz, “komutanım, biz sülale olarak Menderesçiyiz” dese de, hâkim el hareketiyle çıkmamızı işaret etmişti.

12 Eylül askeri faşist darbesinin üzerinden 36 sene geçti. O günün gençleri yaşlandı. Çocuk olanlar orta yaş kuşağı oldu. O günlerde faşist Evren hakkında en küçük bir şey söyleyenler sorgulara çekiliyor, korkutuluyor, korkmayanlar kodese tıkılıyorlardı. Atatürk hakkında ise malûm on yıllar boyunca eleştiren herkese dava üstüne davalar açılır, başlarına gelmedik kalmazdı. Belki çoğu işçiye, 12 Eylül askeri faşist darbesiyle ilgili duyduğu sanki gerçek değilmiş gibi geliyor. Oysa şimdilerde de sivil bir faşizm her gün biraz daha ilerliyor. Şimdinin muktedirleri ise Erdoğan ve şürekası. Elbette bunların yalakaları, ihbarcıları vs. de tam kadro işbaşında. Erdoğan’ın saraydaki davetlerine katılan mahalle muhtarları kendilerini mahallenin sahibi zannediyorlar. Arkadaş olan, aynı işyerlerinde birlikte çalışan, aynı mahallelerde yaşayan, hatta birbirinin sofrasında yemeğini yiyen işçiler, egemenlerin kışkırtmasıyla birbirine girip, birbirine düşman kesilebiliyorlar. İşçilerin hepsini bir araya toplayıp, “kim ispiyoncu olmak ister, kim yanındaki arkadaşını gammazlamak ister” diye sorsak, herhalde 100 işçiden 97’si arkadaşını ispiyonlamayı reddeder. Ama yaşananların farkında olmadığında, yani sınıfını bilip safa gelmediğinde, sınıfının gözünden bakmayı öğrenmediğinde, şairin dediği gibi, “çabuk kandırılır, tez aldatılır”. Bugün içinde bulunduğumuz ruh halimizden tutalım, davranış biçimimize, elimizden yitip giden haklarımızdan düşen alımgücümüze, her kötülüğün altında patronları ve onların temsilcisi politikacıları aramak gerekiyor. Bilmeliyiz ki, onlar bizi kandırıp birbirimize düşürerek güçlerine güç, kârlarına kâr katıyorlar.