Navigation

Bu Yalnızca Bir Manzara Resmi mi?

Gördüğünüz resim, William Turner’ın Boston Güzel Sanatlar Müzesindeki bir tablosu. Tablo ilk bakışta insanı arka plana odaklıyor. Renkler çok etkileyici! Kırmızının, mavinin ve turuncunun yarattığı muhteşem renk yelpazesi... Sanki Turner’ın tipik gün batımı tablolarından. Batan güneş, kızıldan turuncuya dönen gökyüzü ve bir gemi... Güneşin kırılışı bulutlara yansımış. Yansıyan güneş ışığı tabloya derinlik vermiş ve müthiş bir fırtına patlamış denizin ortasında. Dalgalarla boğuşan bu gemi fırtınaya yenik düşmüş ve son nefesini veriyor adeta! Dalgalar onu yutmaya başlamış. Resme biraz daha dikkatli bakmaya ne dersiniz?

Resmin alt taraflarına biraz daha dikkatli bakın. Prangalı bir ayak, biraz ötede denizin dibine batarken son bir çırpınışla kurtulmak isteyen eller, bu çırpınışlarda savaşı kaybetmiş olanların yukarı doğru fırlamış prangaları... Bu ellere ve ayaklara saldıran kuşlar, suyun içinde gördüğümüz bu insan uzuvlarına saldıran çeşitli balıklar... Gözlerimize inanamıyoruz! Çünkü karşımızda artık bambaşka bir tablo var. Resmin tam ismi “Köle gemisi, köle tacirleri ölüleri ve ölmekte olanları denize atıyor- fırtına yaklaşıyor”. Artık konuyu biliyoruz! Böylece resim sıradan bir gün batımı olmaktan çıkıyor ve geminin hikâyesini anlatıyor.

Dönemindeki köle ticaretine karşı çıkan Turner bu resmi elleri ve ayakları prangalı bir şekilde denize atılarak katledilen köleler için yapmıştır. Kasım 1781’de Afrika’dan dönen İngiliz köle gemisi Zong’da, seyir hatası yüzünden içme suyu azalınca tam 132 köle Karayipler’in köpek balıklarıyla ünlü açıklarında denize atıldı. Geminin sahibi köleleri katletmekten çekinmemişti. Çünkü köleler geminin kargosu olarak kabul ediliyor, gemi sahiplerinin kargosundaki herhangi bir zarar sigorta şirketi tarafından karşılanıyordu. Bu sebeple de çoğu zaman bu tip gemilerde isyan çıktığında köleler suya atılarak cezalandırılıyor veya bir fırtına çıktığında da kölelerle tıka basa doldurulmuş geminin yükü hafiflesin diye denize atılanlar köleler oluyordu. Zong’un sahipleri bu katliamdan sonra sigortadan para almak istediklerinde mahkemelik oldular. Dava çekişmeli ve uzun sürdüğü gibi kamuoyunun gündemine de girdi ve sonraki yıllarda kölelik karşıtı hareketler için kölelerin çektiği zulmün sembolü oldu. 1788’de parlamento köle ticaretini düzenleyen ilk yasayı kabul etti: Artık gemi başına köle sayısı sınırlı tutulacak ve denize atılarak öldürülen köleler için sigorta şirketleri gemi sahiplerine ödeme yapmayacaktı.

Bu resim 1840 yılında Londra Kraliyet Akademisinin düzenlediği sergide en çok konuşulan tablolardan biri oldu. 20 yıldır akademinin üyesi olan ve köle ticaretine tepkisini gösteren Turner’ın bu resmi, izleyenleri şoke etmişti. Resmi gören lordlardan biri “kanlı bir mutfak duvarı” diye tanımlamıştı onu. Tablo 1870 yılında New York Metropolitan Müzesinde bir süre gösterime kondu. Fakat görenlerin dehşete kapıldığı gerekçesiyle tablo müzeden kaldırıldı ve Boston Güzel Sanatlar Müzesinde sergilenmeye başladı.

Romantizm döneminin en sıra dışı ressamlarından biri olan Turner, akademide ve tüm İngiltere’de büyük ilgi gören, sergilerine binlerce insanın akın ettiği bir ressamdı. Para ve şöhret içinde bir yaşam sürüyordu. Ancak bu resmi yaptıktan sonra hayatının akışının tam tersi yönde değiştiğine dair anlatılanlar insanı hiç şaşırtmıyor. Acımasızca eleştirildiği, alay konusu edildiği, akademiden uzaklaştırıldığı, 1846’da yaşadığı evden ayrılıp yoksul bir bölgeye yerleştiği, tüm çevresiyle ilişkisini kopartıp 1851 yılındaki ölümüne kadar yalnızlık içinde yaşadığı anlatılır çeşitli kaynaklarca. Güzel doğa manzaraları yaparken göklere çıkarılan romantizm akımının sıra dışı sanatçısı, ne zaman ki toplumdaki bir soruna dokunuyor, tüm burjuvalar ona cephe alıyor, onu dışlıyor, bir nevi sürgün ediyorlar.

Dönemin egemenleri Turner gibi sanatçıların bir resmine bile tahammül edemeseler de tarihin çarkı dönmeye devam etti, Afrika’nın siyah insanı da hayatının hiçe sayıldığı kölelikten kurtuldu. Ama zulmü kendilerine hak sayan egemenler daha kârlı yollar bulmadıkça toplumdaki bu değişimlerin önünü tıkamak için her yolu dener ve toplumu etkileyen tüm güçleri ellerinde tutmak isterler. Toplumu düşünmeye, uyanmaya, isyan etmeye sevk edecek ve bu doğrultuda örgütleyecek tüm kaynakları kurutmak isterler. Bunun için ellerinin altında bulunan baskı aygıtları yetmez; eğitimle, kültürle, sanatla da topluma şekil vermek isterler. Yetenekli sanatçıları el etek öperken görmek isterler. Ezilen kesimlere hizmet eden sanatçıları açlıkla, sürgünle, hapisle, gerekirse ölümle cezalandırırlar. Eserlerine çamur atar, yakar, yıkar, lanetlerler. Ama bu dünyada haksızlıklar oldukça, zulümler yaşandıkça, milyarlarca insan küçük bir azınlığın mutluluğu için bir yük hayvanı gibi boyunduruk altına alındıkça, bu düzene başkaldıranlar, sanat meşalesini de sorunların üstüne tutmaya devam edecek ve isyan ateşini körükleyecekler.