Navigation

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı

10. Bölüm

Avrupa hızla kapitalistleşirken, Osmanlı neden kapitalistleşemedi?

Osmanlı despotizminin katılaşmış yapılarının Avrupa’da gelişen kapitalizmin (dış dinamiğin) etkisi altında nasıl çözülmeye başladığını ve bu çözülüşe bağlı olarak ne gibi değişimlerin yaşandığını yazımızın önceki bölümlerinde özetlemeye çalıştık. Ortaya çıkan tablo özetle şuydu: Osmanlı egemen (devletli) sınıfının toplumsal artık-ürün üzerindeki tekelci hâkimiyeti kırılmış, bu sınıfın dışında kalan toplum sınıflarından kimi unsurların elinde de servetler birikmeye başlamıştır. Osmanlı despotik sisteminin klasik yapısında meydana gelen bu bozulmanın somut göstergeleri ise, sistem içinde ağalık, derebeylik, ayanlık gibi “güç-servet” karması yeni oluşumların ortaya çıkması ve reayanın sömürülmesi sürecine bunların da ortak olmasıdır. Bu dönemde (17. ve 18. yüzyıllarda), devletin yüksek tabakası içinde dönen rüşvet ve mansıp ticareti gibi işlerden biriktirilen parasal servetlerin yanısıra, mültezimlik, malikânecilik, mukataacılık, dış ticaret, tefecilik, sarraflık gibi işlerden de çok önemli miktarlarda bir “parasal servet” birikimi sağlanmış bulunuyordu. Daha önce de belirttiğimiz üzere, biriken bu parasal servetler, Osmanlı yüksek bürokrasisinin “gizli” hazinelerinde ve sonradan türeyen malikâneci, mültezim, sarraf, ağa, ayan, derebeyi gibi parazit unsurların sandıklarında istifleniyordu.

Şimdi burada, Osmanlı despotizminin Avrupa feodalizminden farkını anlamak bakımından da büyük önem taşıyan temel-tarihsel bir sorunun tartışılmasına gelmiş bulunuyoruz: Osmanlı’daki “parasal servet” birikimleri, acaba neden Avrupa’da olduğu gibi “sermaye”ye dönüşememiş ve kapitalist üretim biçiminin “manüfaktür” denen ilk başlangıçları Osmanlı’da yaşanmamıştır? Ya da soruyu daha genel bir şekilde soracak olursak; Avrupa feodalitesi kendi iç evrimiyle kapitalizme varırken, Osmanlı toplumu bunu neden başaramamıştır?

Bilindiği gibi, kapitalist toplumun ekonomik yapısı, feodal toplumun bağrında doğup gelişmiştir. Avrupa’da kapitalist gelişmenin ilk başlangıçları daha 14. ya da 15. yüzyıllarda ortaya çıkmış, 16. yüzyılda ise bu kıtada kapitalist dönem artık tam olarak başlamıştı. Ticaret ve tefecilikten gelen “para olarak servet” birikimleri neden başka bir sosyo-ekonomik formasyon içinde (örneğin antik kölecilikte ya da asyatik toplumlarda) değil de, yalnızca Avrupa feodalitesinin bağrında “sermayeye” dönüşme imkânı bulabilmiştir?

Bu soruyu sağlıklı bir şekilde yanıtlayabilmek için, öncelikle Marx’ın “ilkel sermaye birikimi”nin tarihi hakkında söylediklerine kısaca bakmak gerekiyor. Gerçekten de Marx’ın burada söyledikleri, konunun aydınlatılması bakımından çok büyük önem taşımaktadır. Dolayısıyla, “sermayenin oluşumunun tarihsel koşulları” hakkında Marx’ın yaptığı çözümlemeler tam olarak kavranmadan, Batı feodalitesinin bağrında gelişme imkânı bulan kapitalizmin, neden aynı imkânı Osmanlı toplumunun bağrında bulamadığı da tam olarak açıklığa kavuşturulamaz. O nedenle biz bu sorunu, Marx’ın “ilkel sermaye birikiminin tarihi” hakkında yaptığı eşsiz çözümlemelerin ışığında irdelemeye çalışalım.

Sermayenin oluşumunun tarihsel koşulları

Marx’a göre sermayenin oluşum süreci, doğrudan doğruya üretici olan emekçinin aynı zamanda mülk sahibi olduğu ve bir mülk sahibi olarak çalıştığı tarihsel koşulların ortadan kalkması sürecidir. Sermayenin oluşabilmesi için, her şeyden önce, üreticinin kendi çalışmasının nesnel koşullarından (toprak, hammadde, iş aletleri, yaşam araçları vb.) ayrılarak bir “özgür emekçi” durumuna gelmiş olması gerekir. Sermayenin oluşumunun “tarihsel bir ön koşulu”dur bu. Diğer bir ön koşul ise, çalışmanın nesnel koşullarının da (toprağın, üretim ve yaşam araçlarının) başkalarının satın alabileceği serbest fonlar haline gelmiş olmasıdır.

İşte bireyleri nesnel çalışma koşulları ile olan önceki olumlu ilişkilerinden ayıran ve bu koşulları başkalarının eline geçebilen serbest fonlar haline getiren tarihsel süreç, aynı zamanda bu koşulları “sermaye” olarak özgür emekçilerle karşı karşıya getiren süreçtir. “Bu tarihsel süreç, o güne kadar birbirlerine bağlı olan öğelerin ayrılması süreci olmuştur; dolayısıyla bunun sonucu, bu öğelerden birinin yokolması değil, ama bunlardan her birinin ötekine karşı olumsuz bir ilişki içinde görünmesidir. Bir yanda (potansiyel) özgür emekçi, öte yanda ise (potansiyel) sermaye.” (Marx, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, Sol Y., Eylül 1992, s.96-97)

“Sermaye kavramı -sermayenin kökeni- başlangıç noktası olarak parayı ve dolayısıyla para biçimindeki servetin varlığını gerektirir. Sermaye kavramı aynı zamanda sermayenin dolaşımdan gelmesini, dolaşımın bir ürünü olarak gözükmesini de gerektirir. Bu bakımdan sermaye oluşumu, (çiftlik ürünleri ticareti dışında) toprak mülkiyeti ya da loncadan değil, ticarette ve tefecilikte elde edilen servetlerden gelmektedir. Ama para şeklindeki bu servet, ancak nesnel çalışma koşullarıyla, onların emekten ayrılmış olması yüzünden değiştirilebilir ve ancak özgür emeği, varlığının nesnel koşullarından koptuğunda satın alacak duruma gelir.” (Marx, Pre-Capitalist Economic Formations, www.marxists.org)

“Demek ki, para olarak servetin sermayeye dönüşmesini sağlayan, bir yandan özgür emekçiler bulması, öte yandan serbestçe satılabilen geçim maddelerini vb. bulabilmesidir. Bu bakımdan tarihsel süreç, sermayenin sonucu değil, onun ön koşuludur. Bu süreç sayesinde kapitalist, toprak mülkiyeti (ya da genel olarak mülkiyet) ile emek arasına aracı kişi olarak girer.” (age)

“Ama sadece para olarak servetin varlığı, bu çözülmenin sermayeyle sonuçlanması için yeterli değildir. Yeterli olsaydı, eski Roma, Bizans vb. tarihlerini özgür emek ve sermayeyle sonuçlandırmış olurlar, ya da daha doğrusu yeni bir tarihe geçmiş olurlardı. ... Sermayenin ilk oluşumu, salt parasal servet biçiminde hazır bulunan değerin, eski bir üretim biçiminin tarihsel çözülme süreci sayesinde, bir yandan emeğin nesnel koşullarını satın alabilme, bir yandan da özgürleşen emekçilerden para karşılığı canlı emek mübadelesine girebilme imkânına kavuşmasından ibarettir. Önceden varolan bütün bu öğeleri ayıran ve paraya sermaye olma olanağını sağlayan bir tarihsel süreçtir; bir çözülme süreci, yani işgücünün emek pazarına atılması süreci...” (age)

“Paranın nasıl sermayeye dönüştüğü, tarihte çoğu zaman gayet basit ve elle tutulur bir biçimde gözlemlenebilir. Sözgelimi bir tüccar, o zamana kadar iplik bükme ve dokumacılığı, köyde tarımın yanında tamamlayıcı iş olarak yapanları devamlı olarak çalıştırmaya başlar ve onları denetimi altındaki ücretli işçiler durumuna sokar. İkinci adım, bunları evlerinden çıkarıp hepsini tek bir iş evinde toplamaktır. Böylece, onların tek bir işi yapmaları, tüccara bağlı kalmaları ve tüccar için ve tüccar aracılığıyla üretimde bulunmaları sağlanır.” (age)

“kapitalist sistemin yolunu açan süreç, emekçinin elinden üretim araçlarının sahipliğini alan süreçten başkası olamaz; işte bu süreçle, bir yandan toplumsal üretim araçlarıyla yaşama araçları sermayeye dönüşür, öte yandan da, doğrudan doğruya üretici olan kimse ücretli emekçiye dönüşür. Bu duruma göre, ilkel birikim denilen şey, üreticiyi üretim araçlarından ayıran tarihsel süreçten başka bir şey değildir. Bunun, ilkel biçimde görünmesi, sermaye ve buna uygun düşen üretim biçiminin tarih-öncesi aşamasını teşkil etmesinden ileri gelir.” (Seçme Yapıtlar, c.2, Sol Y., 1977, s.122)

“Kapitalist toplumun ekonomik yapısı, feodal toplumun ekonomik yapısından doğup gelişmiştir. Bu ikinci toplumun çözülmesiyle birincinin unsurları serbest kalmıştır. … Kapitalist üretimin ilk başlangıcına daha 14. ya da 15. yüzyılda dağınık olarak bazı Akdeniz kentlerinde rastlanmakla birlikte, kapitalist dönemin başlangıcı 16. yüzyıldır. Bu üretim biçiminin belirdiği yerlerde, serflik çoktan ortadan kaldırıldığı gibi, ortaçağın en yüksek ilerlemesi olan bağımsız kentlerin varlığı da çoktan yokolma yoluna girmişti.” (age, s.122, 123)

“Sanayi kapitalistleri, bu yeni kudret sahipleri, yalnız el zanaatının lonca ustalarını değil, servet kaynaklarını ellerinde bulunduran feodal beyleri de yerlerinden uzaklaştırmak zorundaydılar. Bu bakımdan, toplumsal iktidarı ele geçirmeleri, hem feodal beylerin egemenlikleri ve isyan ettirici ayrıcalıklarına ve hem de, üretimin serbestçe gelişmesi ve insanın insan tarafından serbestçe sömürülmesi konusunda loncaların getirdiği kayıtlamalara karşı verilmiş başarılı bir savaşın meyveleri gibi gözükür.” (age, s.123)

Tarımsal nüfusun topraksızlaştırılması

“İlkel birikimin tarihinde bütün devrimler, çağ açıcı devrimlerdir ve kapitalist sınıfın oluşumu yolunda kaldıraç olmuşlardır; ama her şeyden fazla, büyük insan yığınlarının birdenbire ve zorla yaşama araçlarından kopartılarak, özgür ve ‘bağımsız’ proleterler olarak emek pazarına fırlatılıp atıldığı anlar önem taşırlar. Tarımsal üreticilerin, köylülerin mülksüzleştirilmeleri, topraktan ayrılmaları bütün bu sürecin temelidir. Bu mülksüzleştirmenin tarihi, çeşitli ülkelerde, farklı şekiller alır ve çeşitli evrelerini farklı sıralar izleyerek farklı dönemlerde tamamlarlar. Yalnız örnek aldığımız İngiltere’de klasik biçimde görülür.” (age, s.124)

“İngiltere’de serflik, 14. yüzyılın sonuna doğru hemen tamamen ortadan kalkmıştı. Nüfusun büyük bir çoğunluğu o zaman ve daha büyük ölçüde olmak üzere 15. yüzyılda, mülkiyet hakları hangi feodal ad altında gizlenirse gizlensin, kendi topraklarını işleyen özgür köylülerden oluşuyordu. Büyük malikânelerde kendi de serf olan çiftlik kahyalarının yerini, serbest çiftçiler almıştı. Ücretli tarım işçileri kısmen boş zamanlarda büyük malikânelerde çalışan köylülerden, kısmen de.... az sayıdaki özel bağımsız ücretli işçiler sınıfından oluşuyordu. ... ülke, küçük köylü toprakları ile kaplı bulunuyor, büyük senyör malikâneleri ancak şurada burada dağınık halde görülüyordu. Bu koşullar, kentlerdeki 15. yüzyıla özgü refahla birlikte, halkın, ... bir zenginliğe ulaşmasını sağlamıştı; ama bu durum, kapitalist nitelikte servet olanağını da dıştalamıştı.” (age, 124-125)

“Kapitalist üretim biçiminin temelini atan devrimin ilk perdesi, 15. yüzyılın son otuz yılı ile 16. yüzyılın ilk on yılında oynandı. ... büyük feodal beyler, köylüleri, tıpkı kendileri gibi feodal haklara sahip bulundukları topraklardan zorla söküp atarak ve ortak topraklara el koyarak, çok daha fazla proletarya yarattılar. Flaman yünlü manüfaktürünün hızla gelişmesi ve bu yüzden İngiltere’de yün fiyatlarının yükselmesi bu akını daha da hızlandırdı. Eski soylular, büyük feodal savaşlarda tükenmişlerdi. Yenileri, parayı her türlü iktidarın kaynağı olarak gören zamane çocuklarıydı. Bunun için, ekilebilen toprakların koyun otlağı haline getirilmesi bunların parolasıydı.” (age, 125-126)

“Toplumun bir kutbunda çalışma koşullarının sermaye şeklinde kütleleşip yoğunlaşması, öteki kutbunda ise, işgüçlerinden başka satacak şeyleri olmayan insanların toplanmış olması yetmiyordu. Hatta bunların işgüçlerini isteyerek satma durumunda bırakılmaları da yetmiyordu. Kapitalist üretimin ilerlemesi, eğitim, gelenek ve edinilen alışkanlıklarla, bu üretim biçiminin koşullarını doğa yasaları gibi apaçık görmeye yatkın bir işçi sınıfını da oluşturuyordu. Kapitalist üretim süreci bir defa örgütlenmesini tamamladı mı, bütün direnmeleri kırar.” (age, s.145)

Kapitalist üretimin başlangıcı: manüfaktür

“Tarımsal nüfusun bir kısmının mülksüzleştirilmesi ve yerlerinden atılmaları, sanayi sermayesi için, yalnız, işçileri, bunların yaşama araçlarını ve iş araçlarını serbest hale getirmekle kalmaz, bir iç pazar da yaratmış olur. ... Eskiden köylü ailesi, yaşama araçlarını ve hammaddeleri kendisi üretir ve bunların çoğunu gene kendisi tüketirdi. Oysa şimdi bu hammaddeler ile yaşama araçları meta halini almıştır; büyük çiftçiler bunları satmakta, gerekli pazarı manüfaktürlerde bulmaktadır. İplik, keten bezi, kaba yünlü eşyalar –her köylü ailesinin hammaddesini kolayca bulabileceği ve kendi kullanımı için eğirip dokuyabileceği bu gibi şeyler- şimdi artık manüfaktür malına dönüşmüş ve kırsal bölgeler de, sürüm pazarları olmuştur. Dağınık zanaatçıların şimdiye kadar kendi hesabına çalışan küçük üreticiler içerisinde buldukları çok dağınık müşteriler, şimdi, sanayi sermayesinin sağladığı tek bir büyük pazar içerisinde yoğunlaşmıştır. Böylece, kendi kendilerine yeterli köylülerin mülksüzleştirilmesi ve üretim araçlarından ayrılması ile, kırsal ev sanayilerinin yok edilmesi, manüfaktür ile tarımın birbirinden ayrılması süreci elele gitmiş oluyor. Ve ancak, kırsal ev sanayilerinin yok edilmesi, bir ülkenin iç pazarına kapitalist üretim biçiminin gerektirdiği genişliği ve devamlılığı kazandırabilirdi.” (age, s.157)

“Modern sanayi en sonunda makine ile kapitalist tarımın devamlı temelini atmış, tarımsal nüfusun büyük çoğunluğunu köklü bir şekilde mülksüzleştirmiş ve –iplikçilik ile dokumacılığın- köklerini kazıyarak kırsal ev sanayiinin tarımdan ayrılması sürecini tamamlamıştır. Ve böylece de ilkönce, sanayi sermayesi için, iç pazarın tamamını ele geçirmiştir.” (age, s.157-158)

“Tefecilik ve ticaret yoluyla meydana gelen para-sermayenin, sanayi sermayesine dönüşmesi, kırsal yerlerde feodal hukuk düzeni, kentlerde lonca örgütleri ile önlenmişti. Bu engeller, feodal toplumun çözülmesi, kırsal nüfusun mülksüzleştirilmesi ve kısmen topraklarından atılması ile ortadan kalkmıştır. Yeni manüfaktürler, kıyı limanlarında ya da içerlerde eski belediyeler ile bunların lonca düzeninin denetiminden uzak yerlerde kurulmuştu. Bu nedenle, İngiltere’de eski corporate towns (lonca kasabaları), bu yeni sanayi fidanlıklarına karşı şiddetli bir mücadeleye girişmişlerdir.” (age, s.159)

“Kapitalist üretim, … ancak her bireysel sermayenin aynı anda oldukça çok sayıda işçi kullanmasıyla, ve bunun sonucu emek-sürecinin büyük ölçüde yürütülmesi ve nispeten geniş miktarda ürün vermesiyle başlar. Çok sayıda işçinin, aynı zamanda, aynı yerde (ya da isterseniz aynı iş alanında diyebilirsiniz), tek bir kapitalistin patronluğu altında aynı türden meta üretmek üzere birarada çalışmaları, hem tarih hem mantık açısından, kapitalist üretimin çıkış noktasını meydana getirir.” (Marx, Kapital, c.1, Sol Y., 1986, s.336)

“Çok sayıda işçinin, bir ve aynı, ya da farklı, ama aralarında ilişki bulunan süreçlerde birarada yanyana çalışmalarına, elbirliği etmek ya da elbirliği içinde çalışmak denir.” (age, s.340)

“İşbölümüne dayanan elbirliği, tipik şeklini manüfaktürde kazanır ve asıl manüfaktür dönemi boyunca kapitalist üretim sürecinin egemen karakteristik biçimidir. Bu dönem, kabaca, 16. yüzyıl ortasından 18. yüzyılın son üçte-birine kadar uzanır. Manüfaktür iki yoldan ortaya çıkar: (1) Çeşitli bağımsız el zanaatlarına bağlı olan ama belli bir malın son şeklini alabilmesi için teker ellerinden geçmek zorunda bulunduğu, işçilerin, tek bir kapitalistin denetimi altında bir işyerinde toplanmaları ile. … (2) … aynı ya da benzer türden işi yapan birçok zanaatçı, tek bir kapitalist tarafından bir işyerinde aynı zamanda çalıştırılmak suretiyle. … Ama özel çıkış noktası ne olursa olsun, son biçimi, daima aynıdır – parçaları insan olan bir üretim mekanizması.” (age, s.351, 352, 353)

“İşbölümüne dayanan elbirliği, bir başka deyişle manüfaktür, kendiliğinden bir oluşum olarak başlar. Bir dereceye kadar tutarlılık ve genişlik kazanır kazanmaz, kapitalist üretimin kabul edilen yöntemli ve sistemli bir biçimi halini alır” (age, s.378-79)

İlkel sermaye birikiminin hızlandırıcı etkeni: sömürgecilik

“Amerika’da altın ve gümüşün bulunması, yerli halkın kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve madenlere gömülmesi, Doğu Hind Adalarının ele geçirilmeye ve yağmalanmaya başlanması, Afrika’nın, kara-deri ticaretinin av alanı haline getirilmesi, kapitalist üretim çağının pembe renkli şafak işaretleriydi. Bu pastoral gelişmeler, ilkel birikimin bellibaşlı adımlarıydı. Bunu, savaş alanı bütün yeryuvarlağı olan, Avrupalı ulusların ticaret savaşı izler.” (Seçme Yapıtlar, c.2, s.159)

“Bu yöntemler, bazan, örneğin sömürge sisteminde olduğu gibi kaba kuvvete dayanırlar. Ama hepsi de, feodal üretim biçiminin, kapitalist üretim biçimine dönüşüm sürecini suni bir şekilde hızlandırmak ve bu geçişi kısaltmak için, devlet gücünü, toplumun bu örgütlenmiş kuvvetini kullanırlar. Zor, yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesidir. Zor, kendi başına ekonomik bir güçtür.” (age, s.160)

“Hıristiyanlık konusunda uzman W. Howitt, hıristiyan sömürgecilik sistemi hakkında şöyle diyor: ‘Hıristiyan denilen bu soyun, dünyanın dörtbir yanında boyundurukları altına alabildikleri halklara karşı gösterdikleri vahşet ve zulmün bir benzerine, hiçbir çağda, ne kadar vahşi, ne kadar kaba ve ne kadar merhametsiz ve utanmaz olursa olsun, başka hiçbir soyda rastlanamaz.” (age, s.160)

“Sömürge sistemi, ticaret ile deniz ulaşımını bir limonluk gibi besleyip olgunlaştırdı. Luther’in ‘tekelci şirketleri’ sermaye birikimi için güçlü araçlardı. Sömürgeler tomurcuklanan manüfaktürler için pazar ve pazar üzerindeki tekel aracılığı ile artan bir birikim sağladı. Avrupa dışında düpedüz talan, köleleştirme ve katillik yoluyla ele geçirilen servet, anayurda taşınarak sermayeye çevrildi.” (age, s.162)

“Sömürge sistemi, kamu borçları, ağır vergiler, himaye, ticari savaşlar vb., gerçek manüfaktür döneminin bu çocukları, modern sanayiin çocukluk çağı boyunca dev gibi büyüdüler. Masum insanların uğradıkları büyük katliam, bu sanayiin doğuşunun habercisiydi. Krallık donanması gibi, fabrikalar da, gerekli insanları zor ve baskı yoluyla sağlıyordu.” (age, s.166)

İlkel sermaye birikimi açısından Osmanlı’nın durumu

Marx’ın ilkel sermaye birikiminin oluşumu hakkında yaptığı bu tarihsel analiz, kapitalizmin Avrupa’da feodal toplumdan ve esas olarak da bu toplumun şehir tüccar ve zanaatçı öğesinden türediğini göstermektedir. Fakat böyle olmakla birlikte, gene Marx’ın yaptığı çözümlemelerden anlıyoruz ki, bu şehirli tüccar ve zanaatçının elinde biriken parasal servetler, kendiliğinden sermayeye dönüşmüş değildir. Parasal servetlerin sermayeye dönüşebilmesi için, tarihsel bir ön koşulun yerine gelmesi gerekmiştir. Bu tarihsel ön koşul, doğrudan üreticinin (emekçinin) üretimin (çalışmanın) nesnel koşullarından (yani topraktan, üretim ve geçim araçlarından) ayrılması ve işgücünden başka satacak hiçbir şeyi olmayan bir “özgür emekçi” durumuna gelmesiydi. Gerçekten de para olarak servet, ancak emekten ayrılmış olmaları halinde üretim koşullarıyla değiştirilebilir ve emeği de ancak üretimin nesnel koşullarından ayrılıp, “özgür emekçi” haline geldiği zaman satın alabilirdi. Bu durumda demek ki, kapitalist üretim biçiminin temel niteliği olan “ücretli emek ve sermaye”nin birincil tarihsel ön koşulu, çalışmanın araç ve gereçlerinden ayrılmış ve bu bakımdan “özgürleşmiş” bir emeğin varlığıdır.

Avrupa’da feodalizmin çözülüşüyle birlikte hem kırsal alanda hem de kentlerde yaşanan değişim sürecinin temel belirleyicisi, yukarda Marx’ın çözümlemelerinde belirttiği üzere, “ücretli emek ve sermaye”nin gelişimi olmuştur. Yeni bir üretim tarzını (kapitalizm) ve yeni bir sınıflı toplumu (burjuva toplum) yaratan, aslında eski toplumun (feodalizmin) bağrında doğup gelişen “ücretli emek ve sermaye” olmuştur. Ücretli emeğin sermaye tarafından sömürülmesi temelinde yükselen bu yeni toplumun temel sınıflarını ise, tüm üretim ve geçim araçlarının mülkiyetini (yani sermayeyi) tekelinde bulunduran burjuvazi ile, bu araçlardan koparak mülksüzleşmiş ve işgücünden başka satacak hiçbir şeyi kalmamış proletarya oluşturmuştur.

Şimdi bu yazının konusu olan asıl soruya gelmiş bulunuyoruz: İlkel sermaye birikiminin oluşumu ve kapitalist üretim tarzının gelişimine ilişkin Marx’ın işaret ettiği tarihsel ön koşullar (para olarak servet birikimi, kırsal kesimde kapalı köy topluluklarının, kentte ise loncaların çözülmesi), 17. ve 18. yüzyılların Osmanlı toplumunda acaba ne derecede gerçekleşmiş bulunuyordu? Ya da, Osmanlı’nın despotik sistemi içinde bu koşulların gerçekleşme imkânı var mıydı gerçekten?

Bu soruları yanıtlayabilmek için, a) Osmanlı toplumunda biriken “parasal servetlerin” ekonomik niteliğine, b) kırsal kesimde Asyatik karakterli köy topluluklarının, kentlerde ise esnaf loncalarının çözülme durumlarına, c) kentle kır arasında Avrupa’daki gibi bir mübadele ekonomisinin gelişip gelişmediğine bakmamız gerekiyor.

Osmanlı’da parasal servetlerin niteliği

Marx’ın açıklamalarından anlıyoruz ki, Avrupa’da para olarak servet birikimi ve bunun sermayeye dönüşümü, feodal toplumun kendi iç evrimiyle gerçekleşen bir süreç olmuştur. Toprağın özel mülkiyetinin feodal soylulara ait olduğu, pek çok feodal mükellefiyetler yüklenen “bağımlı” ve “yarı bağımlı” köylülerin bu topraklar üzerinde doğrudan üretici konumunda bulunduğu feodal toplumun belli bir gelişme evresinde, kırla kent arasında mübadele ilişkileri doğmuş ve bu temelde kır toplulukları da meta üretimine açılmıştır. Bir yandan kırın meta üretimine açılması, diğer yandan dolaşımdaki para hacminin artması, Avrupa’da iç pazarı canlandırmış ve dolayısıyla ticaret hacmini artırmıştı. Ticaretin canlanması ve gelişmesi ise servetlerin “para olarak” birikimine yol açıyordu. Yani Avrupa feodalitesinde para olarak servetlerin birikimi, daha baştan kırın meta üretimine açılmasının ve kentle kır arasında mübadele ekonomisinin gelişmesinin bir ürünü olmuştu. Kaynağı ticaret ve faizcilik olan bu parasal servet birikimleri, Avrupalı tüccarların elinde 15. yüzyılın sonlarından itibaren tüm kıtaları dolaşarak genişlemesini sürdürecek ve yeni bir üretim tarzına geçişin başlangıç noktasını ve tarihsel ön koşullarından birini oluşturacaktı.

Osmanlı’da ise bu süreç, Avrupa’dakinden çok farklı bir şekilde yaşanmış ve doğurduğu ekonomik sonuçlar da Avrupa’dan çok farklı olmuştur. Yazımızın önceki bölümlerinde de açıklandığı üzere, Osmanlı’da bu “parasal servet birikimi” olayı, toplumsal sınıfların (tüccar, esnaf, zanaatkâr, çiftçi vb.) kendi özerk ekonomik faaliyetlerinin içinde ve bu faaliyetlerin bir sonucu olarak gerçekleşmiş değildir. Osmanlı’da parasal servet birikimleri, doğrudan doğruya tepedeki, yani devlet katındaki egemen siyasal sınıfın (devlet sınıfı) ekonomik faaliyetlere katılışının bir sonucu olarak gerçekleşmiştir. Devlet sınıfına mensup olan kesimlerin katıldığı ya da bizzat kendilerinin yarattığı bu “ekonomik” faaliyetler, aslında, mülkiyeti tamamıyla devlete ait olan ekonomik gelir kaynaklarının bu sınıf mensuplarınca ele geçirilmesi ve paylaşılması eylemlerinden başka bir şey değildir. Yönetici devletli sınıf mensuplarının bu “ekonomik” faaliyetlerine, zamanla toplum sınıflarından bazı unsurlar da (mültezimler, sarraflar, dış-ticaret mukataacıları, tefeciler vb.) katılacaktır. Fakat bu unsurlar da tıpkı devlet sınıfına mensup olanlar gibi, üretken bir ekonomik faaliyeti organize eden değil, hazırda var olanı sömüren, parazit nitelikte sömürücü unsurlardı. Dolayısıyla, geçmişte toplum sınıflarından tamamen ayrı olarak örgütlenmiş ve bütünüyle devletle özdeşleşmiş olan Osmanlı’nın geleneksel devletli sınıfı (despotik-kapıkulu bürokrasi), şimdi toplum içinde eski sömürü biçimlerini kullanarak servet sahibi olmuş parazit nitelikte unsurlarla çıkar ortaklığı kuran ve iktidarını bir ölçüde onlarla paylaşmak zorunda kalan “siyasal güç ve servet karması” bir sınıf pozisyonuna evrilmiş bulunuyordu.

Böyle bir parazit-sömürücü egemen sınıf bileşiminin elinde biriken parasal servetlerin ve gene böyle bir sınıf bileşiminin tekeli altında bulunan ekonomik kaynakların, eski düzenin temellerinde herhangi bir devrimsel-ekonomik değişikliğe yol açamayacağı açıktır. Kapitalizm öncesi bir toplumda, biriken parasal servetlerin sermayeye dönüşebilmesi ve sermayenin de eski üretim biçimlerini yıkıp, yerine daha modern, daha gelişmiş bir sömürü biçimi olan kapitalist biçimleri geçirebilmesi için, bu parasal servetleri elinde bulunduran sınıfın her şeyden önce kapitalist üretim biçimini benimseyen, kapitalizme eğilimli bir sınıf olması gerekir. Oysa 17. ve 18. yüzyılların Osmanlı toplumunda, elinde parasal servet ve toprak biriktiren egemen sınıf mensuplarının kapitalist üretime yönelmeleri için hiçbir gereklilikleri bulunmuyordu. Tersine bu egemen sınıf mensupları, gerek tarımda gerekse endüstride çalışan doğrudan üreticileri (emekçileri), eski üretim koşullarında herhangi bir değişiklik yapmaya gerek duymadan da sömürebiliyorlardı. Bu nedenle de, Osmanlı toplumunda, yukarda sözü edilen iki yüz yıl boyunca, ne kırsal kesimdeki köylü üretiminde ne de kentlerdeki el zanaatları endüstrisi üretiminde köklü bir değişiklik olabilmiştir. Kırda ve kentte kapitalizm öncesi üretim biçimleri aynen sürmüş ve hatta parazit sömürü biçimleri daha da yaygınlaşmıştır.

Demek ki, Osmanlı gibi despotik yapıdaki sistemlerin ekonomisinde, birdenbire para dolaşımının artması ve belli kesimlerin elinde o zamana kadar görülmedik bir parasal servet birikiminin gerçekleşmiş olması, otomatik olarak kapitalist üretim biçimine geçişi sağlamaya yetmiyordu. Nitekim Marx’ın da belirttiği gibi, “para olarak servet” birikimi, kapitalizmden önceki bütün ekonomik-toplumsal formasyonlarda zaten görülmüş bir şeydi. Fakat bu parasal servet birikimlerinin görüldüğü eski toplumlardan hiç birinde (ne antik çağın Yunan ve Roma’sında, ne orta çağın Bizans’ında, ne de onun yanıbaşındaki İslam dünyasında) bir kapitalist üretim biçimi gerçekleşmesi olabilmişti. Demek ki, kendi başına “parasal servet” birikimi tarihsel ilerleme açısından çok büyük bir önem taşımıyor. Asıl önemli olan, bu parasal servet birikimlerinin hangi tarihsel koşullar altında gerçekleştiği ve nasıl bir ekonomik niteliğe sahip bulunduğudur.

Kuşkusuz ki, 17. ve 18. yüzyılların Osmanlı toplumunda da gelişmiş bir şehir zanaatının yanısıra, ticaret ve tefecilikten biriktirilmiş “parasal servetler” de bulunuyordu. Yani bu açılardan, Avrupa’dan çok da farklı bir durumda değildi Osmanlı toplumu. Fakat öte yandan, Osmanlı toplumunda hükmünü hâlâ sürdürmekte olan despotik sistemin içsel mekanizmaları, kentle kır arasında bir mübadele ekonomisinin Avrupa’daki gibi gelişimine ve bu bağlamda kırın meta üretimine açılmasına asla izin vermiyordu. Bu bakımdan, hem egemen devlet sınıfının, hem de yeni türeyen ağa, ayan, derebeyi gibi parazit sömürücü unsurların elinde biriken parasal servetler, Avrupa’da olduğu gibi bir “sermayeleşme” sürecine giremiyordu. İşte bu nokta, Osmanlı despotizmi ile Avrupa feodalizmi arasındaki tarihsel gelişme farklılığını anlamak bakımından son derece önemli bir noktadır. Burada önemli bir soru ve önemli bir tartışma konusu ortaya çıkmaktadır: Osmanlı yönetici sınıfının (bürokrasinin) ve yeni türeyen sömürücü unsurların elinde biriken “parasal servetler”, acaba neden sermayeye dönüşemiyordu? Sermayeye dönüşmeyen bu parasal servetlere ne oluyordu? Bunların ekonomik yaşamda bir işlevi, bir rolleri yok muydu? Bu soruların yanıtını verebilmek için, Osmanlı yönetici sınıfının ve ortaklarının elinde biriken parasal servetlerin ekonomideki işlevine, yani nereden gelip nereye gittiğine bakmak gerekiyor.

Hükümdarın (padişahın) serveti

“Bu servet birikiminin en başta gelen örneği padişah servetidir. Padişah serveti aslında savaş ve fetih kazançları iken ve savaş ve fetihler için kullanılan bir fon iken, enflasyon döneminden sonra bir siyasal güç ve toplumu zapt altında tutma fonu oldu. Bu fon sayesindedir ki Osmanlı tahtı XVII. yüzyılın başından itibaren sallantılı bir taht olduğu halde başkentte olsun, taşrada olsun hiçbir güç onu yerinden oynatamamıştır. Maddi anlamda sarsamadıktan başka manevî, korkutucu veya caydırıcı gücünü dahi sarsamamıştır. XVI. yüzyılda en güçlü Celalî reisleri, XVIII. yüzyılda en güçlü derebeyler bile bunu başaramamıştır. ” (Niyazi Berkes, Türkiye İktisat Tarihi, c.2, Gerçek Y., 1970, s.300)

Padişahın bu gücü, daha önce de değindiğimiz üzere, sarayda merkezleşen ve “saray adamları” denen padişahın yakın hizmetindeki dar bir kadronun elinde yoğunlaşmış bulunuyordu. Padişahın gücünün kaynağı olan “iç hazine” de işte bu saray adamları tarafından korunuyor ve yönetiliyordu. “Osmanlı padişahlarının, bir kaçı müstesna, hemen hepsi çok hasis, çok tutumlu, servete son derecede düşkün kimseler olarak tanınmıştır. Bazıları, bu işin başlatıcısı III. Murat olmak üzere, hediyeye ve rüşvete son derecede düşkündüler. Lüks ve israf meraklısı olan birkaç tanesi, kısa süre sonra ‘deli’ diye hal’edilmiştir. Lüks ve israf düşkünlüğü, bunların geleneğine o kadar aykırı idi ki sadece bu, bir padişahın ‘deli’ olduğuna delil olabiliyordu.” (age, s.300)

“Fakat birçok Batı hükümdarlarından farklı olarak, Osmanlı hükümdarları üstünde oturdukları servetleri ekonomik teşebbüslere yatırma yoluna gitmemişlerdir. Sadece cami, su yolu, çeşme, kütüphane, imarethane, Mekke ve Medine vesair yerlerdeki kutsal yerlere değerli eşya veya tamir gibi hayır ve hasenatla ilgili vakıflara servet yatırmışlardır.” (age, s.300)

“O halde padişahlar neden o kadar servete ve altına düşkündüler? İki şey için: (a) Savaş ve fetih, (b) Tahta çıkma ve çıktıktan sonra orada oturabilme için. ... Padişahlık, ekonomik bunalım döneminden sonra ancak büyük bir servet ile satın alınabilecek bir makam oldu. Tahta çıkmak ve orada oturmak kapıkulları ile ulemanın onaylamasına bağlı. Bunun ise fiyatı çok yüksek. Hem de nakit para ile ödenecek bir fiyat!” (age, s.301)

Padişahların tahta çıkması, yönetici sınıfın içinde adeta bir siyasal alışverişe, bir pazarlık işine dönüşmüş durumdaydı. Padişahlar tahta çıktıkları zaman, “kullarına” bahşiş adı altında milyonlarca altın değerinde bir servet ödüyorlardı. İşte bu nedenle her padişah, hazinesine sımsıkı yapışmak ve onu güçlü tutmak zorundaydı. Çünkü bu iç hazine, “padişahlığın reserv bankası veya savaş yatırımcılığının merkez bankası gibi bir yer. Esas muhtevası altın. Altın olarak gelirlerin çoğu oraya gidiyor.” (age, s.301)

Padişah hazinesinde biriken parasal servetler esas olarak savaş ve fetihlerde elde edilen ganimetten geliyordu. Bu nedenle de padişahlar, yeni topraklar elde etmek ve elde olanı kaybetmemek için sürekli savaşa hazırlıklı olmak ve savaş hazinesini sürekli dolu tutmak zorundaydılar. Bunun için Osmanlı padişahları 17. yüzyılda bile hâlâ “savaş yatırımcılığı”nı ekonomik yatırımcılıktan önde tutmaktaydılar. Fakat 17. yüzyıldan itibaren gidişat artık tersine döndüğü ve peş peşe yenilgiler ve toprak kayıpları geldiği için, padişahların yıllarca büyük bir hasislik içinde biriktirdikleri hazineleri de bir anda sıfırı tüketiyordu. Avrupa’da parasal servetler bir yandan manüfaktür üretiminde “sermayeye dönüşürken” ve tüccarların elinde kıtaları dolaşıp genişlemesini sürdürürken, Osmanlı’da en büyük ve en merkezileşmiş parasal servet birikimleri (padişah hazinesi), hiçbir ekonomik yarar sağlamadan savaş alanlarında heba olup gidiyordu. İşte Osmanlı’daki en büyük parasal servet birikiminin akıbeti!

Devletli bürokrasinin serveti

Padişahlar, ardı arkası kesilmeyen savaşlarla boşalttıkları hazinelerini yeniden doldurabilmek için, bir taraftan halkın sırtına yeni yeni vergiler bindirirler, diğer taraftan da rüşvet alarak ve mansıp (yani mevki ve makam) satarak para toplamaya çalışırlardı. Osmanlı’nın gerileme döneminde, padişahların durmadan tekrarladığı bir olaydı bu. Bu dönemde padişahlar devlet katında bir sürü yeni makam ihdas ederek, bunları taliplilerine satıyordu. Bu talipliler, ya daha yüksek bir makam kapmak için birbiriyle yarışan devlet yöneticileri, ya da siyaset sınıfına dahil olarak nüfuzlu bir kişi olmak isteyen türedi zenginlerdi. “Hükümdarların bir alay yeni yeni makamlar ihdas etmesi sonucunda, XVII. yüzyıl sonlarında o bölük bölük vezir sürüsü meydana geldi. Yeni ihdas edilen makamları, büyük paralar ödeyerek elde etme peşinde koşan kıyamet kadar adam var. En yüksek fiyatı kim verirse mansıbı o alıyor.” (age, s.303)

Osmanlının bu gerileme döneminde, mansıp sahipliği, yönetici sınıf mensupları ve özellikle bunun üst tabakası için, çok önemli bir kişisel “servet edinme” mekanizması olup çıkmıştı. Para ile satın alınan bu mansıplar, sahiplerine, devletin ekonomik kaynaklarından (mukataalardan) akıp gelen pek çok gelirler sağlıyordu. Bu durum, Osmanlı yönetici sınıfı içinde iki yüzyıl boyunca devam edecek olan “mevki ve makam” kapma, dolayısıyla “güç ve servet” edinme yarışının ve bu temelde yürüyen çıkar kavgalarının temelini oluşturacaktı.

Peki ama, toplumun tepesine çöreklenmiş bu parazit-sömürücü grubun elinde biriken muazzam parasal servetler, nerelere harcanıyor ya da ne gibi ekonomik faaliyetlere yatırılıyordu acaba? Başka bir deyişle, padişahın dışındaki yönetici sınıf mensuplarına ait bu servet birikimlerinin niteliği ya da ekonomik fonksiyonu neydi?

Bir kere bürokrasinin elinde biriken servetlerin, padişahın hazinesinde biriken servetler gibi bir fonksiyonu yoktu. Bunlar hiçbir zaman, padişahınkinde olduğu gibi bir savaş ekonomisine yatırılmıyordu. Öte yandan, yüksek bürokrasinin elinde biriken bu servetler, bu kesimin yaşadığı “müsadere” korkusu nedeniyle, gerçek bir özel mülkiyet türü olan taşınır ve taşınmaz mallara da yatırılmıyordu. “Bu servetlerin çoğu bu parazit sınıfın elinde değerli taşlara yatırılır, çok defa saklanır ve gömülürdü. Veya sandıklarda yatardı. Padişah ve kendi adamları arasındaki servet mücadelesinde, hükümdarın elindeki ‘siyaset etme’ (idam etme -M.S.) hakkı sayesinde bunlar zaman zaman ortaya çıkarılır ve hazineye dönerdi.” (age, s.305) Aslında bu müsaderelerde ortaya çıkan servetlerin çoğu da, zamanında padişahın bilgisi altında gasp, soygun, rüşvet, ihtikâr vb. yoluyla edinilmiş servetlerdir. Fakat Padişahlar bu müsaderelere, çoğu kez, yeniçeri isyanları karşısında tehlikeye düşen tahtlarını kurtarmak için bürokratlarını kurban vermek zorunda kaldıklarında başvururlardı. Bu tür kurban verme durumlarında da listenin başında çoğu kez defterdar (maliye bakanı), sadrazam (başbakan) ve önemli vilayetlerde valilik yapmış paşalar geliyordu. Çünkü en yiyici, en rüşvetçi ve en çok servet biriktiren şahsiyetler bunlardı.

Görüldüğü gibi, bürokrasinin doruğunu oluşturan bu kesimlerin elinde biriken parasal servetler de sonuçta ekonomik bir niteliğe sahip bulunmamakta, ya da çok az bir kısmı böyle bir niteliğe sahip bulunmaktadır. Ekonomik fonksiyonu olan servetler de daha ziyade faizcilik, ticaret ve daha az olarak da tarım ve zanaat alanlarına yatırılıyordu. Yönetici sınıfın elinde biriken servetlerin büyük bölümü ise, daha önce de belirttiğimiz gibi, ya gömüleniyor ya da maiyetlerindeki geniş bir parazit kitlenin tüketimine gidiyordu. Dolayısıyla, bu servetlerin Avrupa’daki gibi bir “sermayeye dönüşme” süreci içine girmesi, hiçbir zaman söz konusu olamazdı.

Osmanlı egemen sınıfı içinde, parasal servet biriktirmede diğerlerinden aşağı kalmayan bir kesim de ulema kesimidir. “Yüksek rütbeli ulemanın ve şeyhülislâmların hepsi zengindi ve faizcilikten fırın işletmeye kadar çeşitli ticaret alanlarına yatırılmış paraları vardı, çünkü bunlar kapıkulları kadar müsadere tehlikesi altında değillerdi.” (age, s.308) Osmanlı’da vakıflara ait mülkler genellikle müsadere dışı tutulduğu için, ulema mensupları da kendi servetlerini güvenceye almak için çoğu zaman vakıf kuruyorlardı. “Kurulan bu vakıflara hasredilen gelir kaynakları, bazen sadece faizle işletilen paralardı. Yalnızca Bursa’da, amme vakıfları idaresinde, ... faizle işletilmek üzere 3,5 milyon akçeye yakın vakfedilmiş para vardı. ... 1580’de, yani para devriminin başladığı dönemde, böyle vakıfların sayısı 14,5 defa artmıştı. ... vakıf olarak tamamiyle faizle işletilen paraları yatıranların çoğunun kadı, müderris, seyyid ve askeri sınıf mensupları olduğu ” (age, s.308) biliniyor. Osmanlı egemen sınıfı içinde, ticarete ve faizciliğe en yatkın olan kesim, belli ki bu ulema kesimi idi.

Bütün bu tarihsel veriler de gösteriyor ki, Osmanlı’da büyük servet birikimleri, toplum sınıflarından (tarımsal üretici, esnaf, zanaatkâr, tüccar vb.) ziyade, devlet sınıfına mensup çok dar bir grubun elinde merkezileşmiş ve yoğunlaşmıştır. Aslında bu durum, Avrupa’da feodalizmin çözülüşü döneminde karşılaşılan durumun tam tersidir. Avrupa’da, şehir tüccar ve zanaatkârlarının elinde biriken servetler sermayeye dönüşerek, kapitalizmin ilk başlangıçlarını (manüfaktürleri) yaratırken, Osmanlı’da çok dar bir grubun (bürokratik elitin) elinde yoğunlaşan servetler, birkaç istisnai gelişme dışında, sermaye niteliği kazanamadan ölü servetler olarak kalmışlardır.