Navigation

Faşizan Yasalar İşbaşında!

AB süreci nedeniyle baskıcı yasa ve uygulamalarda yaşanan kısmi gevşeme, artan ölçüde ortadan kalkıyor. Bu süreç yaklaşık olarak geçen yılın Newrozundan bu yana adım adım devam etmekte. Son dönemde Kürt hareketine karşı yoğunlaşan ordu ve polis operasyonları ve bölgedeki provokasyonlar, çeşitli aydınlara karşı açılan yıldırma ve gözdağı verme davaları, sosyalist harekete yönelik operasyonlarla bu süreçte yeni bir hızlanma görülüyor. Artan baskıların somutlandığı gelişmeler burjuva medya tarafından ya devlet ağzıyla veriliyor ya suskunlukla geçiştiriliyor ya da sadece AB açısından makyajı bozacak türde durumlar üzerinde duruluyor.

Yazar Elif Şafak’ın, son romanında “Türklüğe hakaret” ettiği gerekçesiyle yeni TCK’nın 301. maddesinden yargılandığı dava göze battıysa da, her zaman olduğu gibi burjuva medyanın tutumu tablonun gerçek boyutlarını karartmak olmuştur. Aynı günlerde gerçekleştirilen Ezilenlerin Sosyalist Platformu’na (ESP) dönük operasyon dolayısıyla yayını durdurulan Atılım gazetesi, polis tarafından basılıp darmadağın edilen radyolar, sendika merkez ve şubeleri, dernekler ve kültür merkezleri ve gözaltına alınan yüzü aşkın devrimciye reva görülen muamele haber konusu olmadığı gibi, Demokles’in kılıcı gibi sallanan diğer baskıcı yasalar ve maddeler de gündeme getirilmedi. Benzer bir tutum geçen ay yayını durdurulan Ülkede Özgür Gündem gazetesi ve Özgür Halk dergisi konusunda ve daha birçok gelişmede de sergilendi.

Bu gelişmeler AB’ye uyum sürecinin parçası olarak çıkarılan ve demokratik hak ve özgürlükleri sözde genişletme iddiasıyla sunulan yeni Türk Ceza Kanununun ve Terörle Mücadele Yasasının (TMY) nasıl bir işlev gördüğünü açıkça ortaya koyuyor. Bu yeni yasalarla, bazı noktalarda küçük iyileştirmeler olsa bile çeşitli noktalarda eskisinden bile daha geriye gidildiği zaten çok yazıldı çizildi. Kaldırıldığı iddia edilen çeşitli maddeler çeşitli numaralarla ya başka maddelerin içine monte edildi ya da yeniden formüle edilip kılık değişikliğine tâbi tutuldular. Örgütlenme hakkıyla ilgili hususları bir kenara koysak bile, bu yeni “Avrupai” yasalar altında, Türkiye İnsan Hakları Vakfının (TİHV) verilerine göre, 2006’nın ilk sekiz ayında 96 kişi sırf yazdıkları nedeniyle yargılandılar.

Görünürde bir faşist avukat sürüsünün gayretkeşliği sayesinde TCK’nın 301. maddesi öne çıktıysa da, aynı yasa kapsamında, “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs”, “halkı askerlikten soğutma”, “basın yoluyla kamu barışına karşı işlenen suçlar”, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”, “suçu ve suçluyu övme”, “temel milli yararlara karşı faaliyette bulunmak için yarar sağlama” gibi bir dizi hususu düzenleyen daha birçok madde egemenlerin canlarının istediği gibi kullanabilecekleri nitelikte. Bunlar yetmezse Terörle Mücadele Yasası, Atatürk’ü Koruma Yasası, Basın Yasası ve RTÜK Yasası gibi başka yasalar mevcut. Ama ne AB, ne de özgürlükçü rolü oynayan burjuva medya bunları öne çıkarıyor. İşin gerçeği, tanınmış isimlerin yargılanmaları nedeniyle yalnızca 301. madde bir parça itibar kaybına uğramış bulunuyor, o kadar. Dahası, patlak veren tartışma sayesinde “demokrasinin beşiği” Avrupa’da da benzer yasaların var olduğu açığa çıktı. Bu nedenle müşkül duruma düşen AB’ci liberallerin tek yapabildiği, “var ama uygulanmıyor” diye durumu geçiştirmeye çalışmak oldu.

Türkiye’de siyasetin yeni bir sertleşme dönemine girdiği, tüm belirtilerden anlaşılıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimlere uzanan süreci ima ederek, “final turuna” girildiğini ve “her şeyin” olabileceğini söylerken başbakan da kendince bunu dile getirmekteydi. Yeni genelkurmay başkanı ve diğer generaller birbiri ardına hükümeti sıkıştıran sert konuşmalar yapıyorlar; evlerinde başbakana suikast krokileriyle yakalanan kontrgerillacılar serbest bırakılıyor; PKK ateşkese hazırlandığı sırada “iyi çocuklar” karanlık inlerinden çıkıp Diyarbakır’daki gibi bomba patlatarak çocukları öldürüyorlar; asker anneleri “vatan sağolsun demiyorum” demeye başlamışken, genelkurmay başkanı Hürriyet ve Milliyet gazetelerini ziyaret ederek, genel yayın yönetmenlerini, asker annelerinin feryadını “PKK’nin gizli planı” imiş gibi gösteren haberlerinden dolayı kutluyor vb.

Ama daha ilginci yeni genelkurmay başkanının daha göreve başlangıç konuşmasında “silahsız terör”den söz ederek, resmi çizginin dışında siyasi fikir taşıyan herhangi bir örgütün ya da kişilerin istenirse “terörist”likle damgalanabileceğini ima etmesi olmuştur. Zaten yeni genelkurmay başkanına gelmeden önce, “demokrat paşa” olarak anılan eski genelkurmay başkanı da geçtiğimiz yıl yeni yasaların çıktığı günlerde, bunların “güvenlik güçlerinin elini kolunu bağladığını” ve değiştirilmesi gerektiğini söylemiş ve nitekim bu yasalar şimdi yürürlükteki hallerini almışlardı. Bunların hepsi yekun olarak AB süreci dolayısıyla siyasal alanda yaşanan kısmi gevşeme havasının değişme sürecindeki adımları oluşturmaktadırlar.

Ortadoğu’daki savaş ve Kürt sorununun ulaştığı düzey ve tarımdaki yıkım nedeniyle kırda hızla artan işsizlik, Türkiye’deki çelişkileri giderek keskinleştirmekte, genel olarak milliyetçilik yükselmekte, faşist provokasyonlar artmaktadır. AB’cilerin her zaman kullanmayı çok sevdikleri AB’ye sempati anketlerinin de yıllardır ilk kez ciddi düşüşlere işaret etmesi, toplumun yükseltilen şovenist atmosferden etkilenmekte olduğunu gösteriyor. Bu arada CHP de tablodaki konumunu iyice pekiştiriyor. Şimdiye kadarki AB paketlerine destek vermişken, Baykal 301. madde tartışmaları sırasında maddeyi açıkça savunup, meclisteki yeni paket için ilk kez “artık destek yok” resti çekmekte ve yine ilk kez “AB paketlerinin Türkiye’nin bölünmesine hizmet ettiğini” söylemektedir.

Böylece sözde demokrasi getiren AB paketlerinin, neredeyse suçüstü yakalanmış kontgerillacılara bile özgürlük sağlarken, devrimcileri, mücadeleci işçileri, Kürtleri mahkemelere ve hapislere gönderdiği, işin özünde pek bir değişiklik olmadığı bir kez daha açığa çıkmıştır. Esasen işçi sınıfı ve emekçilerin etkili bir muhalefet hareketinin ya da dünyadaki genel bir yükselişin ürünü olmayan, böyle bir hareket tarafından bekçiliği yapılmayan ve tam da bu nedenle zayıf, güdük ve sallantılı olan “demokratik açılımların”, işçi sınıfını, sosyalistleri ve Kürt hareketini bir kenara bırakalım, resmi ideolojiyle ters düşen liberallerin bile pek işine yaramadığı görülüyor. Bu vesileyle bir kez daha vurgulamak gerekiyor ki, özellikle günümüzün dünya şartlarında AB’den ya da sözde liberal burjuvaziden kapsamlı demokratik açılımlar gelmesini beklemek liberal ham hayalciliktir.

Burjuva demokrasi dünya ölçeğinde genel bir erozyon dönemine girmiştir ve burjuva demokrasisinin en gelişmiş olduğu ülkelerde bile “terör” ve “güvenlik” demagojisi ile toplumlar korkutulup sindirilmekte, işçi sınıfının büyük mücadelelerle elde ettiği demokratik kazanımlar geri alınmaktadır. Türk burjuvazisinin “demokratikleşme” numarasına büyük ümitler bağlayan liberal sol için ne hazin talihsizlik!

Bu çürüme çağında baskılardan kurtulmanın yolu düzene karşı devrimci bir mücadele yürütmektir. Bunun varması gereken tutarlı nokta, burjuvazinin demokrasisinden milyon kere demokratik olan işçi sınıfının demokrasisinin tesis edilmesidir. Tarihin hep gösterdiği gibi burjuva demokrasisinin sınırlarının genişlemesi bile işçi sınıfının devrimci mücadelesinin yan ürünü olmuştur.

TMY ve diğer anti-demokratik yasaların kaldırılması için mücadele bayrağını yükseltelim!

Tüm siyasi tutsaklara özgürlük!

Tutuklanan ve gözaltına alınan devrimciler derhal serbest bırakılsın!


Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no.19, Ekim 2006