Navigation

Rant ve Siyasi Çıkarlar Uğruna Tarih Katliamı

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Ekonomik verileri en önemli başarı kriteri olarak gören AKP iktidarı, haliyle her şeyi ekonomik gelişmeye endeksliyor. Tarihten sanata, doğadan bilime kadar hemen her alanda atılan adımlar ekonominin ışığında değerlendiriliyor. Tarihi dokuya uygunluk, estetiklik, doğaya ve yeşile uyumluluk gibi kriterler yerine kârlılık esas alınıyor. Bu durum kapitalist dünyanın geneli için geçerli olsa da, Türkiye’deki iktidar bu bakımdan bir aşırı ucu temsil ediyor. Özellikle son zamanlarda basında tartışmalara ve eleştirilere sebep olan tarihi eserlerin restorasyonundaki “başarısızlık” da iktidarın kârlılık esasına dayalı anlayışının bu alandaki tezahürüdür.

Şile’deki Ocaklı Ada Kalesi’nin restorasyon sonucunda çizgi film karakteri Sünger Bob’a benzemesi, 2011 yılında camiye çevrilen Bursa’daki Ayasofya Müzesinin kapısına cam takılması, Mimar Sinan imzalı Fındıklı’daki sekizgen yapılı ve kubbeli 1591 yapımı Süheyl Bey Camiinin camla kaplanarak yapısının bozulması, dünyanın en büyük ikinci mozaik müzesi olan Hatay Arkeoloji Müzesi’ndeki mozaiklerin yeni müzeye taşınması sırasında orijinal halleriyle ilgisi kalmayacak şekilde “restore” edilmesi, İshak Paşa Sarayı’nın şeffaf bir cam tavanla örtülmesi, Aspendos’un beyaz mermerle restorasyonu, Urfa Kalesi’ne beyaz duvar örülmesi, Erzurum’daki Çifte Minareli Medrese’ye boru döşenmesi, “restorasyon nasıl olmamalı” denilince ilk akla gelen örnekler.

Sürekli ecdadının yüceliğinden ve ecdadına saygısından bahseden AKP iktidarı altında gerçekleşen bu restorasyon rezaletleri yüzeysel bir değerlendirmeyle çelişki veya iş bilmez bürokratların başarısızlıkları olarak görülebilir. Son dönemde hani neredeyse kasten yapılsa “bu kadar olmaz” dedirten restorasyon felâketleri var ki bunun sorumlusu olarak “paralel restoratörler” gösterilse inandırıcılığı bile olur! Ancak konuyu daha derinden incelediğimizde gerçeklik bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmaktadır. Bu başarısızlıklar, hem AKP kadrolarının arka planının hem de mevcut politik sıkışmışlığın kaçınılmaz sonucudur. Yayılmacı emellerini Osmanlı tarihiyle meşrulaştırmaya çalışan AKP, diğer yandan rant ve iktidarını koruma uğruna tarihi dokuyu bozmaktan imtina etmiyor. “İnşaat ya resulullah” anlayışıyla gerçekleştirilen projeler, yüzyıllarca ayakta kalmayı başarmış tarihi eserlerin restore edilmesinden çok, orijinal dokunun bozulmasıyla sonuçlanıyor. Restorasyon projeleri, alanında deneyimli uzmanlardan oluşan ekiplere değil, “iş bitirici” müteahhitlere veriliyor. Bu müteahhitlik firmaları da tarihi dokudan çok ceplerini düşündükleri için restorasyon felâketleri kaçınılmaz oluyor.

AKP ile birlikte yıldızı parlayan inşaat şirketlerinin başında TOKİ geliyor. İnşaat sektöründe koçbaşı işlevi gören TOKİ’nin gelişim süreci, tarih katliamına dair de önemli ipuçları vermektedir. 2004 yılında doğrudan Başbakanlığa bağlanan ve yasal muafiyetlerle önü açılan bu kurum Türkiye’nin en büyük inşaat tekeli haline geldi. Türkiye’nin dört bir yanında diktiği binalarla övünen TOKİ, AKP iktidarı döneminde 81 ilde 712 bin konut inşa etti. 2023 hedefi ise bu sayıyı 1 milyon 200 bine çıkartmak. TOKİ sadece konut, işyeri, cami vb. inşa etmiyor; zengin bir tarihe sahip olan bu topraklardaki tarihi eserlerin restore edilmesini ve korunması görevini de üstleniyor. “Unutulmaya yüz tutmuş, yıkılma ve yok olma tehlikesi içindeki tarihsel değerleri, sağladığı restorasyon kredileriyle gelecek nesillere kazandırmayı hedefleyen” TOKİ bu amaçla restorasyon kredisi üst limitini 2016 yılı için 150 bin liraya çıkardı. Son 11 yılın toplamında ise 654 kültür varlığına 62 milyon lira destek verilmiş. Bu krediler AKP etrafında öbeklenmiş şirketlere veriliyor. Kredi alabilmenin kriteri deneyim, başarı ve uzmanlıktan ziyade yandaşlık oluyor. Maliyeti minimuma indirmeye çalışıp kârını arttırmak isteyen bu şirketler, tarihi dokuyu bozmak pahasına, restore edilen yerlere kafe ve restoranlar açıyorlar.

TOKİ’nin internet sayfasında verilen rakamlarla göz boyanıyor. İnşa edilen konutların doğaya ve insana uyumluluğu veya yapılan restorasyonların sonuçları çok da önemli değil! Aynı mantıkla Cumhurbaşkanı Erdoğan da bir müteahhit gibi yılda kaç restorasyon yaptıklarıyla övünüyor: “2003 yılından bugüne kadar sadece Vakıflar Genel Müdürlüğümüz aracılığıyla ülke genelinde 4 bin 500 tarihi eserin restorasyonu gerçekleştirildi. Eskiden yılda 5-10 restorasyon yapılırken biz bunu yılda 500’e kadar çıkardık. Sadece yurtiçinde değil yurtdışında da TİKA ve Diyanet Vakfı gibi kurumlarımız aracılığıyla ecdadımızın emanetlerine sahip çıkıyoruz” diyor. Sadece nicelik karşılaştırması yapılırsa, AKP’nin restorasyon konusunda oldukça başarılı olduğunu söylemek yanlış olmasa da, yalnızca yukarıda saydığımız örnekler bile nitelik bakımından aynı değerlendirmeyi yapmanın imkânsız olduğunu ortaya koyuyor.

Tarihi dokuyu tehdit eden projeler

İstanbul’un Anadolu yakasını Avrupa yakası ile birleştiren Marmaray projesi, AKP’nin tarihe ve tarihi eserlere bakış açısını gösteren en çarpıcı örneklerden birisidir. Marmaray, İstanbul’u İstanbul yapan en eski yerleşim yerlerinin olduğu, geçmişi çok eskilere dayanan bir güzergâhtan geçiyor. Haliyle inşa çalışması sırasında birçok yerde tarihi kalıntılar ve eserler bulundu. Bunların günışığına çıkarılması için yürütülen çalışmalar Marmaray’ın açılışını 3-4 yıl geciktirmişti. O zaman başbakan olan Erdoğan, İstanbul’un tarihine ışık tutacak bu kalıntılarla ilgili olarak “basit çanak çömlek hikâyesi bize dört sene kaybettirdi” diyerek, projenin tamamlanmasını geciktiren kararlar alan Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nu eleştirmişti. Erdoğan’ın programında yer alan hedeflere ulaşmaya katkısı olmayacak, hatta gecikmesine yol açacak böylesi kalıntıların hiçbir önemi yoktu. Kendi tahayyülündeki “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmayı” her şeyden önemli bulan Erdoğan’ın, bu yolda pürüz çıkaracak hiçbir şeye tahammülü yok. Oysaki onun büyük bir hırsla geçmeyi arzuladığı ülkeler sadece inşaata, altyapıya önem verdiği için değil, tarihe de önem verdikleri için “muasır medeniyet” seviyesine ulaşmayı başarabilmişler. Bu yüzden değil midir ki Göbeklitepe ve Çatalhöyük gibi insanlığın geçmişine ışık tutan Anadolu’daki tarihi yerler Alman veya İngiliz arkeolog ve tarihçilerin çalışmaları sayesinde insanlığa kazandırılıyor?

Türkiye’nin arkeoloji ve restorasyon alanında uzman yetiştirmek gibi bir politikası olmadığı gibi, kendi çabalarıyla yetişmiş az sayıdaki insanın eleştiri ve tavsiyeleri de dikkate alınmıyor. Meselâ Marmaray inşaatının özellikle tarihi yarımada olarak bilinen bölgenin tarihi dokusunu bozacağı konunun uzmanları tarafından yoğun bir biçimde dillendiriliyordu. Fakat bu eleştiriler iktidar tarafından Türkiye’nin gelişmesini istemeyenlerin yalanları olarak görülüyordu. Oysaki bugüne kadar bir şekilde korunan tarihi yarımadaya metro yapılması toprak yapısını bozacağı için tarihi yapıların yıkılmasına yol açma riski taşıyordu. Nitekim geçtiğimiz günlerde Gülhane Parkı’nda bir duvar yıkıldı ve 2 kişi altında kalarak can verdi. Daha önce Topkapı Sarayı’nın müdürlüğünü yapmış olan tarihçi İlber Ortaylı bu olayı değerlendirirken, tarihi eserlerin “düşünülmeden” yapılan altyapı projelerinin tehdidi altında olduğuna işaret etti.

Marmaray’a ek olarak, inşası devam eden Avrasya tüneli ise lastikli araçların bölgeye girişini arttıracağı için çok daha büyük bir risk faktörü oluşturuyor. İş merkezleri İstanbul’un merkezi pozisyonu konumunda olan bu bölgeye çekildiği ölçüde trafik sorunu büyüyor. Büyüyen trafik sorununu çözmek amacıyla yapılan Marmaray, Avrasya gibi projelerse trafiği görünürde geçici de olsa rahatlatmakla birlikte, köklü bir çözüm sunmadığı için kısa süre içerisinde sorun daha da büyüyor. Üstelik çevreye, doğaya ve tarihi dokuya uyumluluk “can sıkıcı” konular olarak görüldüğü için başka sorunları da beraberinde getiriyor.

İstanbul’un tarihi dokusunu bozan diğer önemli bir faktör de hızla yükselen binalar. Zeytinburnu’nda inşa edilen gökdelenler, Sultanahmet Camiinin arkasında yükselerek, İstanbul’un meşhur siluetinin yerini çirkin bir manzaranın almasına yol açtı. Belediyesinden kurullarına, bakanından başbakanına kadar herkesin “rahatsız olduğunu” belirttiği, fakat ne hikmetse kimsenin durduramadığı bu inşaat, şaibeli başka bir bina olan “Gök Kafes”ten farklı olarak AKP döneminin has ürünüdür. Hatta Erdoğan, gökdelenlerin sahibiyle görüştüğünü ve tıraşlamasını istediğini fakat yapmadığı için kendisiyle konuşmadığını açıklamıştı. Aynı Erdoğan, benzer bir sorunu Boğaz’ın Anadolu yakasında yaratacak Çamlıca Tepesine yapılacak devasa caminin ve turistik tesisin müjdesini vermiştir. Başta TMMOB olmak üzere ilgili kurumların eleştirileri ve uyarıları dikkate alınmadan geriye büyük bir eser bırakma ve gösteriş amacıyla inşaat devam ettirilmiştir. Geçtiğimiz günlerde Mimar Sinan’ı anma gününde konuşan Davutoğlu, “bundan sonra bu şehre hançer gibi saplanan hiçbir eser yapılmayacak” dese de bugüne kadar yapılanlar hem İstanbul’un siluetini bozmaya yetmiştir hem de gelecekte yapılacakların habercisidir.

Ne tarihi dokuyla ne de doğayla uyuşan yüksek ve çirkin binalar maalesef tarihi silueti bozan birkaç gökdelenle sınırlı değil. Bugün Boğaziçi’nden İstanbul’a baktığınızda sayısız gökdelenle bezeli bir manzara ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Öyle ki İstanbul hem en yüksek şehirler hem de en çok gökdelene sahip şehirler sıralamasında Avrupa birinciliğine yükseldi. İstanbul’u en yüksek şehir haline getiren bu gökdelenlerin büyük çoğunluğu, inşaatı sanayinin lokomotifi haline getiren AKP iktidarı döneminde inşa edildi. Birçok konuda olduğu gibi İstanbul’un tarihi binalarının korunmamasında da suç tek parti dönemine atılsa da AKP’nin İstanbul’un tarihi dokusunun ve yapısının bozulmasındaki payı tek parti iktidarından daha fazladır.

Bir taraftan Osmanlı’ya yıllarca başkentlik yapmış İstanbul’da bir tarih katliamı yaşanırken, diğer taraftan Davutoğlu ve Erdoğan başta olmak üzere tüm AKP’liler sürekli ecdattan ve onların yaptıkları büyük işlerden bahsetmekte, onların bıraktığı mirasa sahip çıkma bilincinden dem vurmaktalar. Aslında Osmanlı’ya şifahen bu kadar çok sahip çıkmalarının sebebi, bu sözlerine uygun davranmamalarından başka bir şey değildir. Son dönemde yapılan bütün konuşmaların ortak noktalarından birisi, demagoji ve hamaset çıkarıldığında geriye hiçbir şey kalmamasıdır. En ağdalı laflarla ecdadına ve tarihine methiyeler düzerek, rant ve siyasi çıkarlar uğruna yapılan tarih katliamını gözlerden saklamaya çalışıyorlar. Meselâ daha geçtiğimiz günlerde belediye başkanlarına seslenen Davutoğlu, dalga geçercesine “AK Parti iktidarları olarak şehirlerin tarihi kimliğinin bozulmasına asla izin vermeyiz” diyerek 5 prensibe dikkat çekti: şehir aidiyeti, nezaket, şehir kültürünün muhafazası, şehir ahlâkı ve adalet, ehliyet ve liyakat. Çok iyi biliyoruz ki, AKP’li belediyeler bunların hiçbirini dikkate almadan çalışmakta, “büyük Türkiye” yolunda yapılan projeleri şehir aidiyetine, tarihi dokuya uymadığı için eleştiren veya durdurma kararı aldıranlara hiç de nezaket kuralları çerçevesinde davranılmamakta, hatta bu kesimler neredeyse vatan hainliği ile suçlanmaktalar. Kentlerin yapısı ise ehliyet ve liyakat sahibi olmayan yandaş kişilere verilmekte ve AKP burjuvazisi ihya edilmektedir. “Hoca” hamaset yüklü konuşmalar yaparak rant ve siyasi çıkarların üstünü örtmeye çalışırken, “Reis” ise daha açık konuşarak gerçeğin ne olduğunu elevermektedir. Geçtiğimiz haftalarda Antalya’daki toplu açılış töreninde şöyle diyordu Erdoğan: “Havalimanından gelirken hamdolsun, gerçekten Antalya’yı yine, yeniden bir şantiye haline dönmüş olarak gördüm. Belediye başkanımıza huzurlarınızda teşekkür ediyorum.” Bundan bir gün önce ise İzmit Körfezine yapılan köprünün son tabliyesinin konulmasında konuşan Erdoğan AKP’nin projelerini durdurmak için davalar açan TMMOB’u paralelci olmakla suçlamıştı. Nerede nezaket, nerede adalet? Erdoğan’ın konuşmaları aslında tek prensibin olduğunu gösteriyor: Önemli olan AKP ve Erdoğan iktidarının bekasıdır; gerisi teferruattır!

Yakılan yıkılan kentler

Tarih katliamı sadece restorasyon hataları veya AKP etrafında birikmiş açgözlü sermaye grupları eliyle gerçekleşmiyor. Türkiye’nin bir numaralı sorunu olma özelliğini koruyan Kürt sorunundaki politikalar da tarihi dokunun bozulmasına yol açıyor. Yüzlerce insanın öldürülmesi pahasına Kürt sorununda savaş politikalarına geri dönen iktidarın tarihe değer vermesini beklemek naiflik olur. Kürt illerinde yürüyen haksız savaşın en yoğun biçimde yürütüldüğü yerlerden biri Diyarbakır’ın Sur ilçesi. Etrafı surlarla çevrili tarihi bölge adeta savaş alanına döndü. Tahir Elçi, Diyarbakır’ın sembollerinden Dört Ayaklı Minare’nin “ayağından vurulmasını” protesto etmek amacıyla yapılan basın açıklaması esnasında katledildi. Ancak Elçi’nin tarihe yönelik bu şiddete son verilmesi çağrısı karşılık bulmadı, bilakis operasyonlar giderek arttı ve tarihi eserler büyük zarar gördü. 500 yıllık Kurşunlu Camii helikopterlerden atılan bombalarla yakıldı.

Tıpkı İstanbul’daki tarihi yarımada gibi Diyarbakır Sur da önemli tarihi zenginliklerden birisi ve UNESCO dünya mirası listesinde yer alıyor. Fakat ne yazık ki 9 bin yıllık geçmişe sahip bu bölge operasyonlar sonucunda tanınamaz hale geldi. Sur’da başlayan operasyonlardan öncesini ve sonrasını gösteren fotoğraflar yıkımın boyutunu çok çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor. Operasyonlar bittikten sonra havadan çekilmiş fotoğraflar binaların çoğunun yaşanan çatışmalardan nasibini aldığını, tahrip olduğunu veya yıkıldığını gösteriyor. Aslında Diyarbakır’ın kültürel dokusu 2009 yılında “kentsel dönüşüm” programı çerçevesinde bozulmaya başlamıştı fakat halkın yıkımlara direnmesiyle süreç dondurulmuştu. Savaşın yeniden tırmandırılmasıyla birlikte ise çoğu bina ağır hasar gördü. Dört Ayaklı Minare, Surp Giragos Ermeni Kilisesi, Kurşunlu Camii, Mar Petyun Keldani Katolik Kilisesi, Süryani Kadim Meryem Ana Kilisesi yürütülen kirli savaştan nasibini alan tarihi eserlerden sadece bazılarıdır.

“Sur’u öyle inşa edeceğiz ki, İspanya’nın Toledo şehri gibi, mimari dokusuyla herkesin görmek istediği bir yer olacak” diyen Davutoğlu’nun ne kastettiği ise Meclisten hızla geçirilen Sur’un %60’ı için “acele kamulaştırma kararı” ile netleşti. Sonraki günlerde Sur’a, Şırnak, Hakkâri, Mardin ve Diyarbakır’da yeni bölgeler eklendi. Yerleşim yerlerini de içeren toplamda 120 bin metrekarelik alanda büyük karakolların yapılması planlanıyor. Bölge halkının rızasını almadan çıkarılan acele kamulaştırma kararı işgal anlamına geliyor. Ne AKP’nin iddia ettiği gibi bu bölgeler herkesin görmek isteyeceği tarihi mekânlar haline gelecek, ne de hiç kimse mağdur edilmeden ev sahibi olacak. Amaç hem bölgenin demografik yapısında değişikliğe giderek siyasi bir avantaj elde etmek, hem de bu değerli alanları sermaye gruplarına açarak rant elde etmek.

Doymak bilmez bir açgözlülük, sonradan görmelere has gösteriş merakı, çapsızlık ve başkanlık planları etrafında şekillenen politikalar, yüzyıllara meydan okumuş tarihi eserleri tahrip ediyor, dünya mirası listesinde yer alan tarihi bölgelerin dokusunu bozuyor. Tarihi doku, beton makinesinin sesinden keyif alan bakanların, şantiyeye dönmüş kent görünce sevinen cumhurbaşkanının tehdidi altında. Büyük bir şantiyeye dönen Türkiye’de işçiler iş güvenliği önlemleri almayan sermaye sahiplerinin kâr hırsının, Kürtler ise savaş alanına dönen Kürt illerinde başkanlık hırsının kurbanı oluyorlar. Bu gidişatı durdurmadan tarihi kurtarmak da mümkün değildir.