Navigation

Brezilya’da Neler Oluyor?

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Brezilya’da bir süredir devam eden kitle gösterilerinden sonra geçtiğimiz ay mecliste devlet başkanı Dilma Rousseff’in görevden alınması süreci başlatıldı. Senato komisyonu, 5 Mayısta, Rousseff’in yargılanmasının önünü açan gensoru önergesini kabul etti ve bir hafta sonra Senatoda yapılan oylamayla Rousseff’in  yargılama sürecinin önü açıldı. Rousseff, 22’ye karşı 55 oyla, 180 gün süreyle görevden uzaklaştırılırken, yerine başkan yardımcısı Michel Temer geçirildi.

Dilma Rousseff, 2014 seçimlerini kazanmak için bütçe açığını olduğundan düşük göstermekle ve bu yolla seçimler öncesinde destek kazanmaya çalışmakla suçlanıyor. Aynı zamanda devlet kontrolündeki Petrobras şirketinde yapılan yolsuzluklardan da sorumlu tutuluyor. İki yıl önce Petrobras’ta yolsuzluk yapıldığı gerekçesiyle soruşturma başlatılmış ve kamu ihalelerini almak için oluşturulan rüşvet ve kara para aklama şebekesiyle milyarlarca doların aklandığı ortaya çıkmış, pek çok şirket yöneticisi tutuklanmıştı. Geçen yıl ise soruşturma derinleştirilerek koalisyon hükümetinde yer alan siyasetçilere kadar uzanmıştı. Soruşturmanın derinleşmesi ve pisliklerin ortaya çıkmasıyla birlikte Rousseff’in Petrobras’ın yönetim kurulu başkanlığını yaptığı dönemde de (2003-2010) yolsuzluk yapıldığı gerekçesiyle Rousseff’i istifaya çağıran gösteriler düzenlenmişti. Bu gösterilerin başını iktidardaki PT’den kurtulmak isteyen Brezilya burjuvazisinin desteklediği sağ kanat çekmişti. Belli ki Brezilya burjuvazisi 2014 seçimlerinde bir kez daha iktidara gelen PT’yi iktidardan indirmenin yollarını aramaya devam ediyor. Yaklaşık iki yıldır ağırlıklı olarak küçük-burjuva kesimlerin yer aldığı, yer yer faşizan nitelik kazanan protesto gösterileriyle kamuoyu oluşturarak PT’yi ve Rousseff’i yıpratma operasyonu yürüten burjuvazi şimdi son vuruşu yapmak istiyor.

Tencere dibin kara!

Brezilya’da milletvekillerinin %53’ünün bir yolsuzluk dosyası bulunuyor. Başta Başkan Yardımcısı Temer olmak üzere “yolsuzlukla mücadeleye” girişen siyasetçilerin neredeyse hepsinin bir yolsuzluk dosyası var! Rousseff’e savaş açan bu siyasetçilerin arkasındaysa Brezilya’nın büyük kapitalistleri var. PT’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana dünyanın en büyük dördüncü petrol şirketi haline gelen Petrobras’ın %64’ü devlete ait. Petrobras’tan gelecek tatlı kârlara göz diken Brezilya burjuvazisi şirketin özelleştirilmesini istiyor. Ancak tek neden bu değil. Son yıllarda sağladığı hızlı büyümeyle dünyanın 6. büyük ekonomisi durumuna gelen Brezilya, bugün kapitalizmin küresel krizinin sonuçlarıyla karşı karşıya. Krizin faturasını Brezilyalı emekçilere kesmek isteyen burjuvazi, PT hükümetinin emekçilere yönelik saldırı politikalarını yeterli bulmuyor. Grev hakkının sınırlandırılmasını, iş yasalarının esnetilmesini ve bu saldırılar karşısında ortaya çıkacak mücadelelerin de bastırılmasını sağlayacak bir hükümet istiyor.

Brezilya’da yolsuzluk sorunu köklü bir sorun ve tıpkı kendisinden önceki partiler gibi PT’nin de bu konuda sicili temiz değil. Siyasi yozlaşma ve rüşvet Brezilya’da her geçen gün büyüyor. PT iktidarı döneminde PT’nin üst düzey kadrolarının hepsi zenginleşti. Partinin birçok yöneticisi yolsuzluk ve rüşvetten tutuklu bulunuyor. Böyle bir tablo karşısında Rousseff’in sütten çıkmış ak kaşık olduğunu düşünmek için hiçbir neden yok. Kısacası burjuvazinin PT iktidarını devirmek istemesi ne kadar gerçekse PT’nin yolsuzluklara bulaştığı da o kadar gerçektir. Nitekim 2013 yılında yapılan ulaşım zammının ardından sokaklara dökülen milyonlarca işçi, sadece zammın geri çekilmesini istemekle kalmamış, aynı zamanda Dünya Kupası organizasyonlarına ayrılan milyarlarca doların sağlık ve eğitim gibi kamu hizmetlerine ayrılmasını, yolsuzlukla etkin şekilde mücadele edilmesini talep etmişti. Bütün hoşnutsuzluklara rağmen 2014 seçimlerinde PT’nin bir kez daha iktidara gelmesinin nedeni ise gerçek anlamda bir halk desteğine sahip olması değil, örgütsüz kitlelerin başka bir alternatif göremeyişiydi. Bugün ise Brezilyalı işçiler gerçek bir sosyalist alternatifin olmayışının sancılarını yaşıyorlar. Bir tarafta 2002 yılından beri işçi ve emekçilere yönelik saldırı politikalarını aralıksız sürdüren “sol” parti PT, diğer tarafta onu iktidardan indirmek isteyen, ancak iktidara gelmesi durumunda çok daha azgın saldırı politikalarını hayata geçirecek olan sağ partiler. Alternatifsizliğin yarattığı bu sıkışmışlık nedeniyle Brezilya işçi sınıfı 2013’teki gibi sokağa çıkmak yerine (küçük çaplı PT’ye destek eylemleri olsa da) büyük bir kaygıyla gelişmeleri izlemekle yetiniyor.

PT nereden nereye

Latin Amerika 2000’lerin başından beri çeşitli düzeylerde ayaklanmaların, devrimci durumların yaşandığı bir coğrafya oldu. Bugüne kadar Marksist Tutum’da Latin Amerika’da işçi sınıfının ve sol hareketlerin durumu üzerine pek çok makale yazıldı. Bu makaleler okunduğunda devrimci durumlardan sağ rüzgârlara doğru kayışın nedeni, solun günahları ve en önemlisi Bolşevik tipte bir devrimci partinin olmayışının ne büyük bir sorun olduğu anlaşılacaktır. PT’nin iktidara geliş süreci ve bugün geldiği nokta Latin Amerika’nın bir özetidir.

Lula önderliğinde PT, 2002 yılında sendikaların ve çeşitli sol partilerin desteğini de alarak %61 oyla iktidara geldi. 80’lere kadar sık sık askeri darbelerin yaşandığı ülke, Lula dönemine kadar ise sağcı iktidarlarla yönetildi. Neo-liberal politikaların en acımasız şekilde uygulandığı Brezilya’da işçi sınıfı ağır yoksulluk ve işsizlikle boğuşuyordu. Kapitalizme ve mevcut burjuva partilere duyulan öfkenin doruğa çıktığı, Latin Amerika genelinde devrimci durumların yaşandığı bir dönemde eski bir maden işçisi ve sendikacı olan Lula, işçiler için bir umut olarak görünüyordu. 2002’de Brezilya seçimlerinin ardından Marksist Tutum yazarlarından Akın Erensoy, kitleler nezdinde bir kurtarıcı olarak görünen Lula’nın asıl işlevinin ne olduğunu, özü itibariyle burjuva sol bir parti olan PT’nin gerçek yüzünü çok net ortaya koymuştu. Şöyle diyordu Erensoy yazısında: “İşin gerçeği şudur: Lula, uluslararası sermayenin neo-liberalizm denilen küresel politikalarının keskin ucunun, emekçilerin gözünde törpülenmesi işlevini görecektir. Lula politikalarını Avrupa sosyal demokratlarının politikasına benzetiyor. Bu, Latin Amerika’da kapitalizmin krizinin işçi ve emekçi kitlelerde yarattığı derin öfkeyi düzen içi kanallara akıtıp içini boşaltmaya çalışmak anlamına geliyor. Sermayenin kapitalist yeniden üretimi ve kârlarını realize etmek için daha istikrarlı koşullar aradığı düşünülürse, elbette ki kapitalist piyasanın güvence altına alınması gereklidir. 50 milyon insanın yoksulluk sınırında yaşadığı bir ülkede ve barut fıçısına dönmek üzere olan bir coğrafyada istikrarı kim sağlayabilir? Tabii ki, sosyal demokrat Lula!

Ancak sosyalist hareketin geneli öyle düşünmüyordu. Nihayetinde PT, içinde pek çok sendikayı, sosyalist, Marksist, feminist, aydın çevreyi vs. barındıran bir partiydi. Pek çok sol çevreye göre “Nihayet tabanını işçilerin oluşturduğu, programında «sosyalizm» yazan bir «şemsiye parti», üstelik Brezilya gibi Latin Amerika’nın kalbi bir ülkede iktidara gelmişti. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı! Neo-liberal politikalar tarihe gömülecekti! İşte sosyalist solun geniş bir kesimi yaşananlara böyle bakıyordu. Ama hayalperestlerin heveslerinin kursaklarında kalması için çok fazla zaman geçmesi gerekmedi.” (İlkay Meriç, Latin Amerika Bolşevik Önderliğini Arıyor)

Lula iktidarında birkaç yıl içinde ekonomi büyümüş ve emekçi halkın durumunda kısmi bir düzelme yaşanmıştı. Ancak asıl büyüme yaşayanlar elbette burjuvazi ve tekeller olmuştu. İlerleyen yıllarda ise küresel krizin etkilerinin daha fazla hissedilmesiyle emekçilere verilen küçük kırıntılar yok olup gitti. Brezilya dünyanın 6. büyük ekonomisi haline gelirken zengin ile yoksul arasındaki uçurum her geçen gün büyüdü. Bugün Brezilya’da işsizlik oranı %10’un üzerindedir. Gençlik içindeki işsizlik oranı çok daha yüksektir. Dünyanın önde gelen petrol üreticilerinden biri olan ülkede ulaşım çok pahalıdır. Eğitim, sağlık gibi kamu hizmetlerine bütçeden ayrılan pay sürekli olarak düşürülürken burjuvazinin ve devletin yönetim kademelerinde yer alan bürokratların ceplerine milyar dolarlar akmaktadır. Yolsuzluğun geldiği boyut, ifşa edildiği kadarıyla bile dehşet vericidir.

Bugün Latin Amerika’nın pek çok ülkesinde burjuva sol iktidarların ipliği pazara çıkmış durumdadır. İşçi ve emekçi kitlelerin mevcut iktidarlara yönelik duyduğu öfke, örgütsüzlük koşullarında Latin Amerika ve uluslararası burjuvazinin çıkarları doğrultusunda sağ partilerin iktidara taşınmasını sağlamak için kullanılıyor. Bir zamanlar sosyalizm adına bu burjuva sol partileri destekleyen sosyalist çevrelerse ne yapacağını bilmez bir şekilde debeleniyor. Kısacası Marksist Tutum’un söyledikleri, yazdıkları bir bir doğrulanıyor. Ne var ki, Brezilya, Venezuela, Arjantin, Bolivya gibi Latin Amerika ülkelerinde ve örneğin Yunanistan’da yaşananların sol hareket açısından bir ders niteliğinde olması gerekirken durum pek de öyle görünmüyor. Elif Çağlı 2005 yılında yazdığı “Burjuva İşçi Partileri Üzerine” makalesinde Marx döneminden bugüne kadar solun yanlış tutumlarını, çarpık bakışını eleştirerek olması gereken Marksist bakış açısını ortaya koymuştu: “İşçi sınıfının devrimci mücadele tarihi, tutulması gereken siyasal yola işaret ediyor. İşçi sınıfının kurtuluşu ancak kendi eseri olabilir ve burjuva işçi partilerinin kuyruğuna takılarak bu amaca hizmet edilemeyeceği çok açıktır. İşçilerin diğer sınıf siyasetlerinden bağımsız ve enternasyonalist devrimci bir partiye ihtiyacı vardır… Devrim isteyen onun aracını da yaratmak zorundadır!