Navigation

Ben Bu Korkuyu Nerede Olsa Tanırım!

Akaryakıt fiyatlarına gelen zamların bardağı taşıran son damla olması sebebiyle bir anda başlayan “Sarı Yelekliler” eylemi bütün Fransa’ya yayılmış durumda. 17 Kasımda başlayan bu protesto dalgası büyük bir kitle hareketine dönüştü. Fransız polisinin azgınca saldırısı kitle hareketini bastıramadı. Hatta daha da büyümesini sağladı. Polisin cop, gaz ve plastik mermi kullanarak eylemi bastırmaya girişmesi sosyal medya ve ana akım medyada gündem oldu. Her Cumartesi sosyal medyada yapılan çağrılar üzerine bir araya gelen eylemciler “yüksek görünürlük yelekleriyle” özellikle en lüks ve zengin yerlerde eylem yaparak hayatı kilitlediler. Macron hükümetinin geri adım atarak akaryakıt zamlarını iptal etmesine rağmen eylemler sona ermedi. Macron’un “sorumluluğu kabul ediyorum, sözlerimle insanları kırdım” söylemleri de eylemcileri ikna etmiş görünmüyor. Dünyanın bir anda gözlerini çevirdiği bu eylemlere bizim Saray medyası da “duyarsız” kalmadı. Fransız polisinin orantısız güç kullanmasını çok pis kınadılar ve teşhir ettiler! “Avrupa demokrasi dersinden de insan hakları dersinden de sınıfta kalmıştır” eleştirileri yükseldi. TRT Haber ve bilumum havuz medyası canlı yayın yaparak adeta seferber oldu. Fakat eylemlerin gittikçe yayılması ve Avrupa’nın diğer bazı ülkelerine de sıçraması Avrupalı egemenleri korkuttuğu gibi Türkiyeli egemenleri de endişelendirdi. “Acaba buraya da sıçrar mı?” korkusuna kapılan çeşitli siyasetçiler ve onların gazetecileri bu defa çark ederek sarı yeleği bir anda terör enstrümanı haline getirdiler.

Akit yazarlarından Yenişafak yazarlarına, Bahçeli’den Destici’ye kadar egemenlerin sözcüleri Sarı Yelekliler ile Geziciler arasında paralellikler kurarak karalamaya çalışıyor ve hatta iç kamuoyuna da gözdağı veriyorlar. Bahçeli konuşmasında “Fransa’yı baştan ayağa saran ve diğer Avrupa ülkelerine sıçrayan Sarı Yelek terörüne özenen varsa bunun bedelini öder” ifadelerini kullandı. Destici ise komplo teorilerinin de ötesine geçerek “Fransa’daki eylemleri yapan Sarı Yeleklilerin en ön saflarında PKK, PYD, YPG unsurlarını görüyoruz” dedi.

Türk kökenli bir Sarı Yeleklinin TRT çalışanı bir gazeteciyi haber yaparken görüntüleyip “Bakın arkadaşlar TRT… Kendi ülkelerinde hiçbir eylemi vermeyen, ezilenlere yapılan hiçbir zulmü göstermeyen, ölümlerini haber yapmayan TRT, burada Fransa’yı haber yapıyor!” sözleriyle protesto ettiği video da sosyal medya üzerinden hayli tartışıldı. Tabii hemen Akit yazarı bildik yaftalamaya girişti: “Paris sokaklarında Sarı Yelekli bir Türk. Daha doğrusu Türkçe konuşan. Ama Türk mü, yoksa ateistleştirilen beynini Marx’a, Engels’e satan bir PKK’lı mı? Tam karar veremediğim bir genç.” Olayların başladığı ilk zamanlardan beri yoğun mesai harcayan Türk basını polis terörünü yayınlayarak güya Fransız devletinin anti-demokratik yönünü deşifre ediyordu. Büyük bir pervasızlık ve ikiyüzlülükle güya gazetecilik örneği sergiliyordu. Gezi direnişi sırasında onca genci katleden, işçilerin en ufak bir hak arama mücadelesine saldıran, grevlerini yasaklayan, direniş çadırlarını kurdurtmayarak soba dahi yakmalarına izin vermeyen, çalışma şartlarının düzelmesi için eylem yapan 3. Havaalanı işçilerine gaz sıkıp sabahın köründe konteynerlerini basarak tutuklayan Türk polisi değildi sanki! Sermayenin karşısında en ufak bir direnişi “hainler”, “teröristler” etiketiyle yaftalayan burjuva basın, sıra başka bir devlete gelince birden demokrasi havarisi kesiliveriyor. Tabii bir noktadan sonra bu ikircikli tutumunu sürdüremez duruma geliyor. Çünkü açlığın, güvencesizliğin, işsizliğin, hayat pahalılığının büyüdüğünü onlar da yakından görüyor. Buna karşı bütün dünyada huzursuz kitlelerin her an başkaldırma potansiyeli taşıdıklarını da biliyor. Bir yerde yanan mücadele ateşi yayılabilir ve kendi egemenliklerine de yönelebilir. O nedenle çok geçmeden karalama, gözden düşürme ve korku yayarak kitleleri pörsütmeye girişirler. Tıpkı Fransız egemenlerinin eylemlerin arkasında Rusya’nın ya da Trump’ın olduğu söylemlerini dillendirdikleri veya son Strazburg saldırısıyla kitleleri korkuyla sindirmeye uğraştıkları gibi.

Dünyanın her yerinde bir avuç zenginin serveti arttıkça artıyor ve bunu geri kalan çoğunlukla paylaşma gibi bir dertleri asla yok. Kriz koşullarında kârlarının düşmesini istemeyen egemenler kendilerine hükümetler aracılığıyla çeşitli vergi muafiyetleri ve teşvikler sağlıyorlar. Bir yandan da krizin faturasını giderek yoksullaşan işçi sınıfına ödettirerek yoksulluğun pençesine itiyorlar. Ama dünya işçi sınıfı huzursuz, öfkeli ve bütün bu gidişattan rahatsız! Sorun kurtuluşa giden yolun nerede olduğunun ve nasıl o yola girileceğinin kavranması sorunudur. Bu kavrandığında ve yola bir kez düşüldüğünde egemenlerin hiçbir yalanı sökmez olur. Bırakalım onlar çıkarlarında ve korkularında ortaklaşsınlar. Dünya işçi sınıfı yeni bir dünya kurma mücadelesinde ortaklaşacak!