Navigation

17 Ağustos Depreminin 15. Yılında Ne Değişti?

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

On beş yıl önce, 17 Ağustos 1999’da, Kocaeli ve çevresi, merkezi Gölcük olan 7,2 büyüklüğündeki bir depremle sarsıldı. Başta Marmara bölgesi olmak üzere Ankara’dan İzmir’e kadar geniş bir alanda hissedilen bu büyük depremde resmi rakamlara göre 17.480 kişi hayatını kaybetti, 23.781 kişi yaralandı, 505 kişi sakat kaldı, 285.211 konut ve 42.902 işyeri hasar gördü. Tabii bunlar devletin resmi rakamları. Resmi olmayan rakamlara baktığımızda felâketin boyutları katlanarak artıyor: 30 bine yakın ölü, 100 bin yaralı, 133 bini aşkın çöken bina ve 600 bine yakın evsiz kalan insan. 17 Ağustos depremi aynı zamanda burjuva devletin deprem, sel gibi doğa olayları karşısında ne kadar umursamaz ve zalim olduğunu da ortaya koydu.

Bugün depremi bir neden olarak gösterip kentsel dönüşüm adı altında bulduğu her boş alanı ranta çevirerek doğayı ve çevreyi katleden sermaye ve emrindeki hükümetlerin bu konudaki cibilliyetini ve samimiyetsizliğini görmek için geriye dönüp yaşananları hatırlamakta fayda var. Depremin gerçekleştiği 17 Ağustos 1999 tarihinde iktidarda ANAP-DSP-MHP koalisyon hükümeti vardı. Devlet, deprem gerçekleştikten üç gün sonra felâket bölgesine varabilmiş ve kriz masası kurulabilmişti. Devlet binlerce insanın göçük altında olduğu deprem bölgesine müdahale edene dek, insanlar kendi kısıtlı imkânlarıyla, üstelik elektrik ve suyun olmadığı şartlarda kurtarma çalışmalarını yürütmüşlerdi. Tam anlamıyla bir kaos yaşanıyordu. Tıpkı yıllar sonra yaşanacak olan Van depreminde olduğu gibi, o günlerde de devlet bölgeye ulaşan yardımları insanlara ulaştıracak bir organizasyon yapmamıştı. Bilinçsiz yürütülen kurtarma çalışmaları, kurtarmayı yürüten iş makinelerinin enkazın üstüne çıkması vb. birçok hatadan kaynaklı binlerce insan göçük altında hayatını kaybetti. Yüzlercesi de göçük altından çıkartılmadan moloz yığınları arasında bir kenara atıldı.

Depremi izleyen günlerde birçok sivil toplum kuruluşu ve gönüllü, bölgede kurtarma çalışmalarına katılarak devletin yapamadığını yapmış, çok daha organize bir şekilde hareket etmişti. Burjuva devlet ise gelen yardımların insanlara ulaşmasıyla ve evsiz barksız binlerce insanın mağduriyetiyle değil, gönüllü insanların çabalarına engel olmakla meşguldü. O dönem kurtarma çalışmasına katılan gönüllülerden biri, yaşadıklarını Marksist Tutum’la paylaşmış ve gönderdiği mektupta, burjuva devletin içyüzünü ortaya koyan şu satırları yazmıştı:

“Binadan içeri girip Kriz Masasının odasına gittik. İçeride 5-6 masa ve masaların arkasına kurulmuş bürokratlar vardı. «Elimizde giyecek ve gıda maddeleri var ne yapalım?» diye sorduk. Gayet rahat bir hava içerisinde «bahçeye bırakın» dediler. Dağıtım araçlarınız var mı diye sorduğumuzda «yok» dediler. «Bahçeye yığılan her şey çöp yığını olmuş, elimizde kamyonet var, nereye dağıtılması gerekiyorsa, yardım malzemesi nereye ulaşmamışsa oraya taşıyalım» dedik. «Siz bahçeye yığın, oradan alan alır» gibi bir yanıt geldi. «Yanımıza bir rehber tahsis edin, malzemeyi tepelere kurulan çadır kentlere götürelim» dedik. «Rehberimiz yok» yanıtını aldık. «O zaman şehrin haritası üzerinden gösterin, biz yolu buluruz» dedik. «Elimizde şehir haritası da yok» dediler. Biraz sinirlenerek, «Bari yolu tarif edin, buraları bilmiyoruz» dedik. «Ankara’dan geldik, buraları biz de bilmiyoruz» cevabını aldık. Artık nezaketle konuşacak hal kalmamıştı. Siz insan mısınız? Devlet misiniz? Ne boka yararsınız diyerek kapıyı vurduk ve çıktık.

“Yoldan rastgele bir adam çevirip yol bulmak için yardım istedik. «Tabii ki gelirim sizinle» diyen o adamla birlikte gece yarısı çadır kentlerin bulunduğu tepelik bölgeleri dolaşıp yardım malzemelerini dağıttık. Çadır kentlere vardığımızda yardım malzemesi dağıtacağımızı duyuruyor, araçların çevresinde toplanan insanlara neyin eksik olduğunu soruyor, ardından insanlardan dağıtım sorumluluğu için gönüllü olmalarını istiyorduk. Sorumluluk üstlenmek isteyen gönüllü 2 ya da 3 kişiye herkesin gözü önünde malzemeyi teslim ediyorduk. Depremzedelerin ihtiyaçtan doğan örgütlenme zorunluluğu, içlerinden pek çoğunu doğrudan sorumluluk almaya, diğerlerini ise sorumluluk alanları denetlemeye yönlendiriyordu. Çadır kentlerde yaşayanlar emekçi insanlardı. Parası bol olanlar zaten çevre illerdeki otellere gitmişlerdi.

“Depremi takip eden ilk günlerde deprem bölgesinde devlet otoritesi çökmüştü. Elbette burjuva devlet tüm kamuoyuna yönelik olarak «devlet gerekeni yapmaktadır, tüm önlemler alınmıştır» havası yaratma gayretindeydi. «Kriz Masası» gibi şaşaalı isimlerle duyurulan organizasyonlar göstermelik idi. Gerçekte ise bölgede kaos ve iktidarsızlık hâkimdi. Sivil halkın inisiyatifi bu boşluğu dolduruyordu. Çöken binaların altında kalan insanların kurtarılması işini sivil halk üstlenmişti. Burjuva basın pek söz etmese de Zonguldak’tan ve diğer illerden gelen maden işçilerinin kazı ve kurtarma çalışmalarına yaptığı katkıyı nasıl unutabiliriz?” (Dokuzuncu Yılında 17 Ağustos Depreminin Anımsattıkları, MT, Ağustos 2008)

Burjuvazinin felâket fırsatçılığı

Aradan yıllar geçti, ancak devletin bu deprem sonrası yaklaşımında hiçbir değişiklik yaşanmadı. Bir taraftan sözler verilip tutulmadı, insanlar mağdur edildi, diğer taraftan insanların en acılı günlerinde işçi- emekçilerin aleyhine olan yasalar düzenlendi veya kararlar alındı. Nasıl on beş yıl önce bir kaos yaşanmış ve yardımlar insanlara ulaştırılamamışsa ve bundan sorumlu burjuva devlet ve başındaki hükümet ise, yıllar sonra gerçekleşen Van depreminde de durum aynıydı. Van depreminin ardından Türkiye çapında yürütülen yardım kampanyalarıyla toplanan tonlarca gıda, giyecek ve barınak malzemesi insanlara ulaştırılamadı. İnsanlar günlerce -15 derece soğuğun altında başlarını sokacakları bir çadır bile olmadan yaşamaya çalıştılar ve birçok insan bu şartlarda hayatını kaybetti. Aradan 12 yıl geçmişti fakat değişen bir şey yoktu. Yaşananlar da, devlet ve hükümetin tavrı da aynıydı. AKP hükümeti bir yandan duruma geç müdahale edip, son derece kötü bir kurtarma ve yardım organizasyonu gerçekleştirirken, bir taraftan da ikiyüzlü bir şekilde “anında yardıma koştuk”, “yaraları sarıyoruz” söylemiyle halkı kandırmaya çalışıyordu. Gönderilen yardımlar Van’ın girişinde tutuluyor, BDP’nin bölgede örgütlediği yardım çalışmalarının ise önüne geçiliyordu; tıpkı geçmiş hükümetin yaptığı gibi.

“Neo-liberalizmin fikir babalarından Milton Friedman, «bir felâket sonrasında her türlü politikayı rahatlıkla uygulayabilirsiniz» diyordu. Bunu gayet iyi bilen burjuvazi, Ecevit’in başbakanlığındaki DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümetinin işbaşında olduğu 1999 depremi sonrasında deprem bahanesiyle özel iletişim vergisi başta olmak üzere ek vergiler getirmekle yetinmemiş, emeklilik yaşını ve prim gün sayısını arttıran yeni sosyal güvenlik yasasını da emekçiler acılarıyla meşgulken bir geceyarısı yürürlüğe koymuştu. Van halkının çığlıklarına kulaklarını tıkayan, bu duruma isyan eden yoksul emekçileri provokatör ilan eden ve üzerlerine gazıyla, copuyla polisini salan AKP hükümeti de, bu felâketi sermaye açısından ranta dönüştürme girişimlerinde hiç zaman kaybetmedi. Tayyip Erdoğan, 12 Haziran seçimlerinin ardından Çevre ve Şehircilik Bakanlığına terfi ettirdiği eski TOKİ Genel Müdürü Erdoğan Bayraktar’la el ele, «kentsel dönüşüm» adı altındaki rantsal dönüşüm planlarını yeniden büyük bir iştahla gündeme getirdi. Bayraktar, bu bağlamda kentsel dönüşüm yasasının, yapı denetimleri yasasının, yabancılara gayrimenkul satışını serbest kılan yasanın ve 2B alanlarının satışını sağlayan yasanın en kısa zamanda çıkarılacağını açıkladı. Bunun yanı sıra, kentsel dönüşümün tamamlanabilmesi için 400 milyar dolarlık bir kaynağa ihtiyaç olduğunu ve bunun «Depreme Hazırlık Hesabı» adı altında oluşturulacak bir fondan karşılanacağını duyurdu. Büyük inşaat şirketlerini daha da semirtecek devasa büyüklükteki bu fon, dolaysız suçlu durumundaki inşaat şirketlerinden ya da genel olarak kapitalistlerden alınacak katkı paylarından değil de emekçilerin sırtına yüklenen vergilerden oluşturulacak.” (İlkay Meriç, Depremin Kabarttığı Rant İştahı, MT, Aralık 2011)

AKP hükümeti Van depremini fırsat bilerek felâketi fırsata dönüştürdü ve TOKİ’nin “kentsel dönüşüm” projesi hız kazandı. Birçok şehirde ve belediyede TOKİ yoksul emekçileri şehrin dışına sürmeye, buralara ucube konutlar dikmeye ve satmaya devam etti.

Kocaeli depreminin üzerinden geçen 15 yıla rağmen, deprem konusunda hiçbir önlem alınmamıştır. Bu deprem sırasında hasar gören binlerce konut, işyeri vb. hakkında hangi çalışmalar yürütüldüğü, bunların ne kadarının tespit edildiği, nasıl boşaltılacağı belli değildir. Gerek İstanbul’da gerekse diğer illerde birçok konut ve işyerinin imarının ve ruhsatının bulunmadığı bilinmektedir. AKP ise imarın ve ruhsatın olmayışını, binaların depreme dayanıklı olmadığının kanıtı olarak sunarak bunu rant ve yağma planlarının bahanesi haline getirmektedir. Oysa biliyoruz ki depremde hem devletin ruhsat verdiği hem de TOKİ’nin bizzat inşa ettiği okul, hastane ve konutlar yerle bir oldu. Dolayısıyla mesele ruhsatın olup olmaması değildir. Üstelik bir yerde hızla yapılaşma gerçekleşiyorsa ve oraya gerekli imar ve ruhsatı devlet vermiyorsa veya umursamıyorsa, her seçim döneminde partiler bunu oya çevirme fırsatı olarak kullanıyorsa burada suç kimindir? Bugün TOKİ eliyle yürütülen yoğun inşa faaliyetinin ve “kentsel dönüşüm” yağmasının depreme karşı önlem almakla hiçbir ilgisi yoktur. TOKİ’nin tek yaptığı şey yoksul emekçi mahallelerindeki insanları evlerinden etmek ve buraya lüks konutlar dikmektir.

İstanbul halihazırda yüksek bir deprem riskiyle karşı karşıyadır. Böyle bir şehirde mevcut durumda 1,6 milyonu aşkın bina var ve önemli bir bölümü ruhsatlı olmasına rağmen bunların yarısından fazlasının riskli durumda olduğu söyleniyor. AKP iktidarı, her yere bina dikilmesinin önünü açarak, buraları betonlaştırarak, “çılgın projeler” üreterek bıraktık depreme dayanıklı kentler inşa etmeyi çevreyi katledip yeni felâketler hazırlamaktadır. Bir süredir İstanbul’da hortum, fırtına, şiddetli yağış gibi daha önce görülmeyen ölçüde şiddetli doğa olayları meydana geliyor. Ve bunun en büyük sebebi ormanların, yeşil alanların yok edilerek buraların yapılaşmaya açılmasıdır. Böyle giderse bu tip doğa olaylarının yıkıcı felâketlere dönüşmesi kaçınılmazdır.

Felâketlerin sorumlusu kapitalist kâr düzenidir

Üzerinden 15 yıl geçmesine rağmen, 17 Ağustos depreminde yitip giden 30 bin canın hesabını kimse vermedi. En büyük sorumlu olan devlet, hesabı Veli Göçer gibi üç beş müteahhidin üstüne yıkarak işin içinden sıyrılmasını bildi. Aynı süreç Van depreminde de yaşandı. Bunun doğrudan sorumlusu olan AKP hükümeti de bu konuda bir hesap vermedi ve yine suç bir iki müteahhidin üzerine yıkıldı. Elbette ki müteahhitler suçsuz değildir, ancak asıl suçlu gerekli denetimi yapmayan, gerekli yaptırımı uygulamayan devlet ve hükümettir.

17 Ağustos depreminin 15. yıldönümünde, hayatını kaybedenler çeşitli törenlerle anıldı. Burada da hükümet temsilcileri pişkince açıklamalar yaptılar. Bilim ve Sanayi Bakanı Fikri Işık, Gölcük’te katıldığı törende yaptığı konuşmada, “Bazı şeyleri özellikle unutmamak durumundayız. Deprem şehitlerimizi özellikle unutmayacağız. Deprem gerçeğini unutmayacağız. Biliyoruz burası bir deprem bölgesi. Burada bir başka şeyi daha biliyoruz ki aslında insanların ihmali, vurdumduymazlığı öldürüyor, insanların hırsı ihtirası öldürüyor. İşte bu gerçeği unutmayacağız” dedi. Acaba öldüren hangi insanların ihmali, vurdumduymazlığı, hırsı ve ihtirasıdır?

Aslında bakan sözünü ettiği vurdumduymazlık, ihmal, hırs ve ihtiras sözcükleriyle tam da sermayeyi ve onun temsilcilerinden biri olan AKP’yi tarif ediyor. Bu gözüdoymaz ihtiras sahipleri suçlarını itiraf ettiklerinde bile herhangi bir yaptırımla karşı karşıya kalmıyorlar. AKP’nin kentsel yağmaya ortak ettiği Ali Ağaoğlu ve Dumankaya İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Halit Dumankaya işledikleri suçu hiç çekinmeden açıkça söyleyebiliyorlar. “İstanbul’da konut stokunun büyük bir bölümünü oluşturan 1970’li yıllarda yapılmış binalar maalesef o günkü koşullarda kullanılan malzeme kalitesinin düşüklüğü sebebiyle yıkılıp yeniden yapılmayı gerektirecek kadar çürük. Biz de dâhil tüm firmalar maalesef o dönemde böyle binalar yaptık. Ama şu an günümüz koşullarında bu binaları gerektiği gibi dönüştürecek tüm imkânlara sahibiz. Zararın neresinden dönsek kârdır.” Açıkça çürük binaları biz yaptık diyorlar ve hiçbir cezai müeyyideyle karşı karşıya kalmıyorlar. Utanmadan bir de “zararın neresinden dönsek kârdır” diyerek, “insanların ölmesi bizim umurumuzda değil, biz kazanacağımız paraya bakarız” diyorlar. Şu anda hapiste olması gereken bu yağmacılar, AKP’nin kanatları altında vurgun ve talana devam ediyorlar.

Haramilerin saltanat sürdüğü bu çürümüş sömürü düzeni yıkılmadıkça, kitlesel katliamlar pahasına da olsa bu yağma ve talan devam edecek. Hiçbir deprem, sel ve diğer doğa olayları, felâketleri fırsata çeviren kapitalist düzen kadar insanlığın canını almadı. İşçi sınıfının insanlığı kurtuluşa götüreceği devrim çanları çaldığında, bu haramilerin göreceği ve fırsata çeviremeyecekleri en büyük felâket başlarına gelmiş olacaktır. Kapitalizmin felâketini büyütmek için mücadele ateşini körükleyelim.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:114, Eylül 2014