Navigation

Kıbrıs’ta Akıncı’nın Galibiyeti ve Erdoğan’ın Hezeyanı

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Kıbrıs meselesi adanın kuzey ve güneyi bir yana Türkiye ve Yunanistan’la da sınırlı olmayan uluslararası bir meseledir ve tüm yakıcılığıyla süren kriz ve savaş konjonktürü bu meselenin daha çok su kaldıracağını göstermektedir. Adalı emekçiler kendi kaderlerini ele almak üzere harekete geçip burjuva planları ve oyunları bozmadıkça, ne yazık ki emperyalist-kapitalist güçlerin çıkarları belirleyici olmaya devam edecektir.

Kuzey Kıbrıs’ta 26 Nisanda ikinci turu yapılan cumhurbaşkanı seçimini, Derviş Eroğlu’nun karşısına bağımsız aday olarak çıkan Mustafa Akıncı kazandı.

177 bin kayıtlı seçmenin %62’sinin katıldığı bu seçimin ilk turu 19 Nisanda yapılmış ve bu turda Eroğlu yaklaşık %28, Akıncı %27, Sibel Siber (Cumhuriyetçi Türk Partisi) %22 ve Kudret Özersay (bağımsız) %21 oy almıştı. Adaylardan herhangi biri %50’yi geçemediği için seçim ikinci tura kaldı ve 26 Nisanda, ilk turda en yüksek oyu alan iki aday Eroğlu ile Akıncı yarıştılar. Bu turda soldan geniş bir destek alarak açık farkla seçimin galibi olan Akıncı %60,4 oya ulaşırken, Eroğlu %39,5’te kaldı.

Kıbrıs’ta federasyona dayalı bir birliği savunan Mustafa Akıncı, seçim propagandasını da demokrasiyi, eşitliği temel alan bir birliğe dayandırmış, çözümsüzlüğe dayalı geleneksel politikayı ve Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs üzerindeki tahakkümünü eleştirmişti. Seçim sonrasında yaptığı konuşmada, “ne yapılırsa yapılsın, ne tehdit savrulursa savrulsun, ne paralar dağıtılırsa dağıtılsın değişimin önüne hiçbir güç geçemezdi, geçemedi” diyen Akıncı, “bu ülkenin artık daha fazla zaman kaybetmeye tahammülü yok” diyerek bir an önce çözümün sağlanması gerektiğini vurguladı. Kıbrıs’ta gerek Türklerin gerekse Rumların çok acılar yaşadığını, iki tarafça karşılıklı kabul edilecek bir anlaşma için müzakere sürecini yürüteceklerini, Kıbrıs Türk halkının haklarını koruyacaklarını ama aynı zamanda empati de yaparak karşı tarafın yaklaşımını anlamaya çalışacaklarını ifade etti.

TC’nin ve AKP’nin siyasi, ekonomik ve ideolojik dayatmalarından ve müdahalelerinden bunalan Kıbrıslı Türkler, bu değişim vaadine teveccüh gösterirken, Akıncı’nın sözlerinden rahatsızlık duyanlar da oldu elbette. Nitekim Akıncı’nın Türkiye ile karşılıklı saygıya dayalı kişilikli bir ilişki istediğini vurgulayan ve “Yavru vatan söylemi yüreklerde olması gereken bir söylemdir, ama eşit ilişki gereklidir. Ben Türkiye ile kardeşlik ilişkisi istiyorum. Federal yapının eşit ortağı olarak Avrupa Birliği içerisinde yaşayabilecek bir varlık olacaksak artık bu bebeğin, bu yavrunun ayağa kalkması lazım” şeklindeki sözleri Erdoğan’ın şimşeklerini üzerine çekti.

Bugünlerde tam bir hezeyan halinde olan Erdoğan, Akıncı’nın “ana-yavru değil eşitlik temelinde kardeşlik ilişkisi” içerikli bu sözlerine de aynı ruh haliyle yanıt verdi:

“… iki kardeş ülkeyiz dediğimiz zaman burada çok farklı ortaya tablolar çıkar. Sayın Cumhurbaşkanı’nın ağzından çıkanı kulağının duyması lazım. KKTC bugüne kadar niçin sahipleniliyor, bilmesi lazım. Dolayısıyla da kardeş olarak bir çalışmanın bile şüphesiz ki bazı şartları vardır. Ötesinde yavru anavatan olarak çalışmanın bir bedeli vardır. Bu ülke Kuzey Kıbrıs’ta bir bedel ödemiştir. Hala bu bedeli ödemeye devam etmektedir. Niye? Bakın yavru vatan, böyle bir ödemeyi gerektiriyor diye bu adımlar atılmıştır. Bugünlere gelebilmesi için hâlâ bu süreci sürdürürken, bizim yaptığımız yıllık ödeme 1 milyar dolar civarındadır. … kuru kuruya kardeşlikle olmuyor. Dayanışmamız, farklılığımız, uluslararası camiada Kuzey Kıbrıs’ın kavgasını veren kim? Sayın Akıncı bu kavgayı tek başına verebileceğini mi zannediyor? Onların baktığı açıdan biz Kuzey Kıbrıs’a bakamayız. Yavru vatandır, bundan sonra da yavru vatan olarak devam edecektir. Bir ananın yavruya olan ilgisi neyse aynı şekilde devam edecektir.”

Erdoğan’ın “yavrusun, yavruluğunu bil” mealindeki bu sözleri, TC’nin Kıbrıs’a bakışını gayet güzel özetliyor. Kıbrıs sorununa 30 yıllık statükoyu yıkarak yaklaştığını iddia eden AKP’nin bakış açısının ve izlediği politikaların TC’nin geleneksel resmi politikasının dışına çıkmadığını, Erdoğan ve hükümet sözcülerinin daha önceki çeşitli açıklamalarından ve eylemlerinden de biliyoruz. Dört yıl önce Türkiye’nin Kıbrıs’tan elini çekmesini isteyerek meydanlara çıkan on binlerce Kıbrıslı işçi ve emekçiyi “hain beslemeler” olarak niteleyen, onlara “Türkiye «buradan çek git» diyor. Sen kimsin be adam?... Şehidim var, gazim var, stratejik olarak ilgiliyim” diye hönküren de aynı Erdoğan’dı.

Bu sözlerden birkaç ay sonra sözde barış kutlamaları vesilesiyle adaya giden Erdoğan “güçlü Türkiye” nutukları atıp Kıbrıs’ta statükoyu savunurken, şu anki akıl hocalarından Yiğit Bulut’un içi ferahlıyor ve bunu şu sözlerle ifade ediyordu: “Kıbrıs konusunda bir vatandaş olarak endişelerim, Başbakan Erdoğan’ın YENİ KIBRIS MANİFESTOSU ile rahatlama yoluna girdi. Bu manifestoyla 2012 sonrası tek bir yol kalıyor; KKTC toprakları «Türkiye’nin yeni vilayeti» olabilir! Yaşasın tam bağımsız güçlü emperyal Türkiye...” (Habertürk, 20/07/2011)

Bu sözler Türkiye’nin Kıbrıs sorunundaki yaklaşımını net bir şekilde yansıtmaktadır. Erdoğan, “bağımsız bir devlettir” diye yırtındıkları “KKTC”nin seçilmiş cumhurbaşkanına haddini bil diye kükreyebilmektedir, çünkü sömürgeci efendi konumunda olmanın verdiği pervasızlıkla hareket etmektedir. Şimdiye kadar bu sözde devletin tüm yöneticilerine aynı muameleyi yapan Türkiye, hiç şüphe yok ki Akıncı’yı da dize getireceğini düşünmektedir. Haklı çıkıp çıkmayacağını ise zaman gösterecektir. Ancak şunu hatırlatalım: 2003’te Cumhuriyetçi Türk Partisinin (CTP) seçimleri kazanıp Mehmet Ali Talat’ın başbakan olması ve 2005’te Talat’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle de benzer bir umut dalgası yükselmişti. Talat, kullandığı değişimci söylemle Denktaş’ı tahtından etmiş (o dönemde statükocu bürokrasiyle savaş halinde olan AKP hükümeti de Talat’ı destekliyordu), ne var ki TC’nin çizdiği sınırların bir adım ötesine geçememişti. Şimdi benzer dayatmalar kuşkusuz Akıncı’ya yapılacak. Nitekim Erdoğan “biz garantör devletiz, Akıncı müzakereleri kafasına göre götüremez” diyerek ona “gerçek durumu” hatırlatmıştır. Akıncı’nın ne kadar dik durup duramayacağını dediğimiz gibi zaman gösterecek. Ancak Kıbrıs’ta resmi politikanın dışına çıkarak hareket etmenin son tahlilde kişisel özelliklerle ya da tutumlarla belirlenmediğini de onyılların tarihsel deneyiminden biliyoruz.

“KKTC”nin, itfaiye teşkilatını bile kendisi yönetemeyen, Türkiye’nin tahakkümünde olan bir sözde devlet olduğunu dile getiren Akıncı, gerçekleri dobra dobra vurgulamaktan çekinmemektedir. Bir yıl önce yeniden canlanan ve altı ay sonra askıya alınan müzakereleri tekrar başlatıp hızlı bir şekilde tamamlamak, gündemde olan “iki kurucu devlete dayalı federal birleşik devlet”i en kısa sürede oluşturmak gerektiğini savunmaktadır. Bu noktada Güney’in cumhurbaşkanı Anastasiadis’le temas da kurmuştur. Fakat Kıbrıs meselesi adanın kuzey ve güneyi bir yana Türkiye ve Yunanistan’la da sınırlı olmayan uluslararası bir meseledir ve tüm yakıcılığıyla süren kriz ve savaş konjonktürü bu meselenin daha çok su kaldıracağını göstermektedir. Adalı emekçiler kendi kaderlerini ele almak üzere harekete geçip burjuva planları ve oyunları bozmadıkça, ne yazık ki emperyalist-kapitalist güçlerin çıkarları belirleyici olmaya devam edecektir.