Navigation

Arap Halklarının Kaderi Emperyalistlerin Ellerine Bırakılamaz!

2010 yılının son günlerinden itibaren Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan gelişmeler, bu coğrafyada uzun süredir hüküm süren siyasi, ekonomik ve toplumsal yapının değişmesi yönünde tarihi bir süreç başlatmıştır. Bu dönüşüm sürecinin açılışı, baskıcı rejimlerin zulmünden, işsizlikten, yoksulluktan, sefaletten ve savaşlardan bıkan Arap işçi ve emekçilerinin başlattığı isyan dalgasıyla gerçekleşmiştir. Önceki yazılarımızda, değişimin sınırlarını ve içeriğini belirleyecek olanın Arap işçi-emekçilerinin örgütlü mücadelesi olacağını söylemiştik. Hatta bu açıdan Arap coğrafyasında dezavantajlı bir durumun olduğunu, yani işçi-emekçi sınıfların bağımsız siyasal örgütlüğünün çok zayıf olduğunu da vurgulamıştık. İşçi sınıfının bağımsız siyasi örgütlülüğünün bulunmadığı veya cılız olduğu koşullarda, ortaya çıkan tablodan emperyalist güçlerin ve yerli burjuva kesimlerin kendi çıkarları ve planları doğrultusunda faydalanmaya çalışacağını, bu durumda da işçi-emekçi sınıfların figüran konumuna düşeceğini de sözlerimize eklemiştik. Gelinen noktada ve bağımsız sınıf siyasetinin hayata geçirilemediği koşullarda, işçi-emekçi sınıfların yarattığı hareket tümüyle geri çekilmiş olmasa ve bunun burjuvalar üzerindeki basıncı devam etse de, sürecin kontrolü büyük ölçüde emperyalist ve burjuva güçlerin eline geçmiş durumdadır. Son birkaç ayın gelişmelerini bu gözle izlemek ve değerlendirmek gerekiyor.

İkinci evreye girerken…

Tunus’ta da, Mısır’da da diktatörler devrilmiş olmasına rağmen eski rejim tam olarak değişmiş değildir. Eski rejimin temel kurumlarının birçoğu yerinde durduğu gibi, eski hükümetlerin artıkları bile iktidardan tam olarak temizlenememiştir. Her iki ülkede de henüz parlamento seçimleri yapılmamıştır, ipler büyük oranda ordunun elindedir. Rejim muhalifleri şimdilik seçimlere ve sonrasında yapılacağı söylenen yeni anayasaya endekslenmiş durumdadırlar. Bu bağlamda gergin ve tetikte bir bekleyiş sürmektedir. Tunus’ta eski rejimin artıklarıyla dolu olan hükümet, Mısır’da da öteden beri rejimin bekçisi olan ordu, bir taraftan halen sokağa dökülmeye hazır kitleleri oyalamaya ve yeni bir isyan dalgasının patlak vermesini önlemeye, diğer yandan da başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist güçlerle işbirliği içinde süreci kotarmaya çalışıyorlar. Bu maksatla, yani kitlelerin birikmiş öfkesini yatıştırmak için, her iki ülkede de eski rejimin sembolü olan devrik diktatörler ve aileleri yargılanmakta (hatta Bin Ali ve eşi şimdiden 35’er yıl hapse ve 45 milyon euro para cezasına çarptırılmış durumdadır) ama rejimin diğer birçok unsuruna dokunulmamaktadır.

Geniş kitlelerin siyasi taleplerinin burjuva demokrasisinin sınırlarını aşmaması ve eski rejime asıl karakterini veren kimi kurumlar, örneğin ordu hakkında yanılsamalara sahip bulunmaları, düzen güçlerine yeterli manevra alanını sağlamaktadır. Her iki ülkede de düzen güçleri, kitleler içindeki nispeten daha örgütlü ve radikal kesimleri marjinalize etmek noktasında bu durumdan faydalanabilmektedir. Rejim güçlerinin gerçek yüzünü teşhir etmeye çalışan ve daha ileri talepler öne süren radikal unsurlar, şimdilik fazlaca kitle tabanına sahip olmadıklarından belirleyici olamamaktadırlar. Halk ayaklanmalarının yarattığı fiili demokratik ortam kırılgan bir niteliğe sahiptir. Eski rejimin polis devleti uygulamalarını hatırlatan işkence ve gözaltı olayları hem Tunus’ta hem de Mısır’da –kuşkusuz eski döneme göre azalmış olarak– devam etmektedir.

Yine de, talepleri diktatörlerin devrilmesiyle sınırlı olmayan kitlelerin bu bekleyişi ve sabrı sınırsız değildir. Seçimlerden tatmin edici sonuçların çıkmaması ve demokratikleşme sürecinin kesintiye uğraması halinde bekleyişin yerini yeni dalgalanmalara bırakması kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca Ortadoğu’yu baştanbaşa sarsan sürecin parçası olan her bir ülkede yaşananlar bir diğerini etkilemektedir. Tunus ve Mısır’da ileriye doğru atılan her adım, diğer ülkelerdeki gelişmelere etkide bulunmaktadır. Gazze-Mısır sınırında bulunan Refah kapısının daimi olarak açılması, Hamas-El Fetih arasındaki anlaşma süreci bunun örnekleridir. Ya da Tunus’ta Bin Ali ve eşinin ceza alması, Mısır’da Mübarek’in yargılanma sürecine tesir etmektedir. Bu ülkelerdeki gelişmeler Suriye, Yemen ve Bahreyn’deki kitleleri de etkilemeye devam edecektir. Bu, karşılıklı bir etkileşimdir. Suriye veya Yemen’de olumlu yahut olumsuz yöndeki her gelişme de Tunus ve Mısır’daki kitlelere moral vermekte veya şevklerini kırmaktadır.

Emperyalist ve burjuva güçler, kitle hareketinin kırmızı çizgileri aşmaması ve sürecin kontrolden çıkmaması için devreye girmiş ve çeşitli önlemler almışlardır. Örneğin Bahreyn’de işin ucu direkt olarak ABD’ye dokunduğundan (çünkü bu ülkede büyük bir ABD deniz üssü bulunmaktadır), protestoların Suudi Arabistan tarafından gönderilen askerlerce bastırılmasına göz yumulmuştur. Libya’da insani duyguları pek bir kabaran “uluslararası kamuoyunun” yahut gerçek isimleriyle emperyalistlerin vicdanı, Ortadoğu gericiliğinin merkezi olan Suudi Arabistan’ın gönderdiği askerler çoğunluğu Şii olduğu için İran tarafından kışkırtıldığı ve yönlendirildiği iddia edilen Bahreyn’deki muhalifleri katlederken zerre kadar sızlamamıştır. Sonuç olarak Bahreyn’de hareket şimdilik sessizliğe bürünmüştür.

Libya’da ise emperyalistler muhalefet hareketinin kontrolünü tamamen ellerine almış durumdadırlar. Kaddafi direndikçe iş bir kara harekâtına yani işgale doğru ilerlemektedir. Günde 200-300 sorti yapan savaş uçaklarının bombardımanı sayesinde Libya şimdiden savaş sonrası kârlı bir yatırım alanına dönüşmüş vaziyettedir. Bu bombardımanlarda sivil halktan yüzlerce insanın ölmesi veya göç etmeye çalışırken hayatını kaybedenler emperyalistler tarafından zerrece umursanmamaktadır. Libya Ulusal Geçiş Konseyine doluşmuş bulunan eski rejim artıkları ve burjuvalar, halk hareketinin devrimci potansiyelinin yarattığı tehdidi bertaraf etmeyi başarmış, muhalefete hâkim olmuş durumdadırlar. Devrimci bir alternatifin yokluğu koşullarında, emperyalistlerin bu konseyi “geçici hükümet” olarak derhal tanımaları ve her türlü mali ve askeri yardımı bu konsey üzerinden yapmaları, halkı da pasifize etmiş ve onları halk ayaklanmasını başlatan özneler olmaktan burjuva muhalefetin askerleri konumuna indirgemiştir.

Modern bir kapitalist yapının bulunmaması ve toplumun aşiretlere bölünmüş yapısı bakımından Libya’yla benzerlikleri bulunan Yemen’de ise iç savaşın eşiğine kadar gelinmiş, fakat diktatör Salih’in ağır yaralanıp Suudi Arabistan’a götürülmesi ve geri dönemeyeceğinin anlaşılmasıyla muhaliflerde erken bir zafer havası esmeye başlamıştır. Ancak ortada net bir tablo yoktur. Muhalefet, bundan sonra ne yapılması gerektiği konusunda bölünmüş durumdadır. Bu ülkede ABD, uzun bir süre boyunca Salih’ten desteğini çekmemiştir. Çünkü Şii nüfusun yoğun olarak bulunduğu Yemen’de İran’ın nüfuzunun artmasını ya da radikal İslamcı yapıların güç kazanmasını istememektedir. Ancak muhalif hareketin ulaştığı düzeyde Salih’in iktidarda kalamayacağı anlaşıldığında Salih’ten desteğini çekmek zorunda kalmıştır.

Arap coğrafyasındaki dönüşümün kendi çıkarları ve planları doğrultusunda gerçekleşmesi, yani ABD karşıtı olan ya da artık sürdürülemez hale gelmiş rejimlerin yerine dünya pazarına daha fazla entegrasyonu sağlayacak daha liberal siyasi rejimlerin kurulması, başta ABD olmak üzere tüm Batılı güçlerin ve bunların bölgesel ortaklarının ana hedefidir. Bu hedefi gerçekleştirmek isteyen emperyalistlerin ve yerel burjuva güçlerin en büyük korkusu ise, işçi-emekçi sınıfların inisiyatifi ele geçirmesi ve kendi çıkarları dışında gelişmelerin yaşanması ihtimalidir. Söz konusu burjuva güçlerin isyancıları kimi yerde desteklerken kimi yerde ezmeye çalışmaları (veya ezilmelerine göz yummaları) bundandır.

Burjuvazinin bu ikiyüzlü ve çiftestandartlı tutumunun aksine, işçi sınıfı her yerde diktatörlere ve baskıcı rejimlere karşı çıkar. Libya’da da, Bahreyn’de de, Suriye’de de, Mısır’da da emekçilerin çıkarları ortaktır. Emperyalist-burjuva güçler, ayaklanan halkları Şii-Sünni, İran taraftarı veya karşıtı, ABD-Batı karşıtı veya taraftarı gibi ayrımlarla bölmeye çalışırlar. Onların çıkarları bunu gerektirir. Suriye’de Alevi kökenli Esad rejimine karşı Sünnileri destekler, Irak’ta Şiileri yanlarına çekmeye çalışır, ama Bahreyn’de aynı Şiilerin katledilmesine göz yumarlar. Filistin’de ABD-İsrail karşıtı olduğu için Hamas’ı terörist ilan ederler, İran’da molla rejimine karşı silahlı mücadele veren grupları özgürlük savaşçıları diyerek desteklerler. Emperyalistlerin-burjuvaların tek ilkesi kendi çıkarlarıdır. Bugün birbirleriyle ittifak kurar, yarın boğaz boğaza gelirler. Halk ayaklanmalarının şimdiki durağı olan Suriye’de yaşanan süreç bu gerçekleri açık biçimde gözler önüne sermektedir.

Kaynama noktasındaki Suriye

1963’ten beri BAAS’çı tek parti rejiminin hâkim olduğu Suriye’de Esad ailesi ve yakın çevresinin oluşturduğu klik, halkı katletmek pahasına direnmektedir. Ölü sayısı 1500’e yaklaşmış, yaralıların sayısı on binleri bulmuş ve binlerce insan ülkeden göç etmiştir. Sadece Türkiye’ye göç edenlerin sayısı 11 bini geçmiştir. 50 yıldan fazla bir süredir aralıksız devam eden tek parti rejiminin baskıcı uygulamaları katlanılmaz seviyeye ulaşmıştır. Gösteriler arttıkça Esad rejiminin uyguladığı şiddet, işkence ve katliamın dozu da artmaktadır. Ülke dışına sızdırılan video görüntüleri, toplu halde katledilmiş insanların cesetleriyle, işkence görmüş çocuklarla, silahsız insanların üzerine tankla yürüyen askerlerle doludur. Ancak tüm bu baskı ve zorbalık, gösterilerin yayılmasından ve büyümesinden başka bir sonuç doğurmamaktadır. Muhalefetin sergilediği parçalı karakter ve ülke içindeki Alevi, Hıristiyan azınlığın ve bazı Sünni kesimlerin halen rejimi desteklemesi, emperyalistlerin değişen çıkarlarının ve uluslararası dengelerin oluşturduğu konjonktür, Esad rejiminin şimdilik dayanmasını sağlıyor. Esad’ın er geç devrileceği açıktır, fakat sürecin son derece sancılı geçeceği ve çok daha fazla kan döküleceği de aşikârdır.

Esad’ın ve diğer Arap ülkelerindeki diktatörlerin hâlâ iktidarda kalabilmesinin ve emperyalistlerin pervasız politikalarının hayat bulabilmesinin temel sebebi, her yerde olduğu gibi Suriye’de de aynıdır: halka başka seçeneklerinin de olduğunu gösterebilecek denli etkili ve güçlü devrimci alternatiflerin yokluğu. Dahası Suriye’deki muhalefet son derece parçalı bir durumdadır. Bir yanda eski solcular, diğer yanda İslami akımlar, öte yanda Kürt grupları ve beri yanda da eski rejimin dönekleri. Bunlara birçok insan hakları örgütünü, çeşitli dernekleri, girişimleri eklemek mümkündür. Halkı seferber eden kitlesel gösterilere rağmen muhalefet rejime karşı birleşik bir duruş sergileyememektedir. Bu muhalif gruplar içinde en öne çıkanı ve örgütlü olanı Mısır’daki gibi Müslüman Kardeşler’dir. Geçmişte çok daha güçlü olan Müslüman Kardeşler, 1982 Hama Katliamından[*] sonra önemli ölçüde gerilemişse de halen en örgütlü muhalif güç konumundadır.

Muhalefetin dağınık karakteri, İstanbul’da ve Antalya’da Suriye muhalefetini bir araya getiren toplantılarda da net biçimde ortaya çıkmıştır. Yurtdışında örgütlü olan muhalefetin ülke içindeki hareketle bağları son derece zayıftır. Muhalefetin dağınıklığında rol oynayan bir etmen de, solun Müslüman Kardeşler’le ortak eylemlere katılmaktan çekinmesidir. On yıllardır BAAS rejimini destekleyen Suriye Komünist Partisinin “Müslüman Kardeşler iktidara gelir” diyerek Esad rejimine destek verdiği düşünüldüğünde, aslında bu durum hiç de şaşırtıcı değildir.

Muhalefetin güçsüzlüğünün yanı sıra bölgesel güç dengelerinin ve çıkar hesaplarının yarattığı konjonktür de Esad rejimine güç vermektedir. Tunus ve Mısır’da kendini ayaklanan halkın yanında gösteren ve diktatörlere gitmelerini tavsiye eden, Libya’da ise kendi çıkarları söz konusu olunca son ana kadar sessiz kalan Türkiye, ikiyüzlü tutumunu Suriye’de tam anlamıyla ortaya koymuştur. Bölgeye dönük dış politikasının temel ayaklarından biri olan Suriye’de yaşanan gelişmeler, Türkiye’yi oldukça zora sokmuş ve yalpalamasına sebep olmuştur. Bu yalpalamalar da, emperyal niyetlerini “barışçıl dış politika” ve “komşularla sıfır sorun” gibi olumlu kavramlar üzerinden propaganda eden Türkiye’nin gerçek niyetlerini daha iyi göz önüne sermiştir. Son birkaç haftaya kadar Türkiye tıpkı Libya’da olduğu gibi Suriye’de de son derece oportünist bir politika izledi ve bu otoriter rejimlerle uzlaşılmasını savundu. Bu tutum fiilen bu rejimlere arka çıkmak anlamına gelmekteydi. Türkiye, 1998’de Öcalan’ın bu ülkeden çıkartılmasından bu yana Esad rejimiyle arasını iyi tutmaktadır. Erdoğan bugünlerde Esad’a reformları hayata geçirmesi ve gösterilere izin vermesi gerektiği, aksi halde başına kötü şeyler geleceği yönünde üstü kapalı tehditler savursa da, rejimin baskıcı karakteri bugün yeni ortaya çıkmamıştır. Her fırsatta demokrasiden ve mazlumların yanında yer almaktan bahseden Erdoğan, son ana kadar Esad rejimine destek vermekle kendine demokrat ve zoraki demokrat olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Türkiye halen Esad’a iktidarda kalabilmesi için yapması gerekenleri anlatmakta, tavsiyelerde bulunmaktadır. Oysa tarihte defalarca görüldüğü gibi Esad ve benzeri diktatörlerin zorbalığı bırakıp reformcu veya demokrat olmaları mümkün değildir.

Öte yandan, İran’ın (ona bağlı olarak Lübnan Hizbullah’ının) ve özellikle Rusya’nın açık desteğine sahip olması, güçlü ve donanımlı bir ordusunun bulunması Suriye’ye olası bir emperyalist müdahalenin pek de kolay olmayacağını göstermektedir. Çin de Rusya kadar açıktan olmasa da emperyalist müdahaleye karşıt bir tutum içindedir. ABD ve İsrail de (bunlara diğer Batılı güçler de eklenebilir), her ne kadar tehditkâr açıklamalarda bulunsalar da, gerek Esad’ın yerini dolduracak bir muhatap bulamadıklarından, gerekse de Esad’ın devrilmesiyle oluşacak boşluktan kaynaklı olarak Lübnan’ı, İsrail’i ve Irak’ı etkileyecek ve kontrolleri dışına çıkabilecek gelişmelerin olması ihtimalinden dolayı aceleci davranmamaktadırlar. Suriye bağlamında önemli olan ve dört ülkeyi (Suriye, Türkiye, İran, Irak) birden ilgilendiren Kürt sorunu da, meselenin kritik noktalarından biridir. Türkiye uzun bir sınır hattına sahip olduğu Suriye’de oluşacak bir iktidar boşluğundan Kürtlerin ziyadesiyle faydalanacağını ve ellerinin güçleneceğini düşündüğü için bunu istememektedir. İran ve Irak da Kürt sorunu bağlamında Türkiye’yle benzer kaygılara sahiptirler.

Bu durumdan cesaret alan Esad, onca olaydan sonra halka hitaben yaptığı uzun ve sıkıcı konuşmasında, gelişmelerin bir komplonun sonucu olduğunu ve ülkeyi bu mikroplardan (isyancıları kastediyor) temizlemek gerektiğini söyleyebilmiş, içeriği belli olmayan boş reform taahhütlerinde bulunarak göç edenlere “geri dönün” çağrısı yapmıştır. Gerçek niyeti ve bir şey yapmayacağı çok açık olan Esad rejiminin bu alay edercesine içi boş konuşmasına Suriye halkının yanıtı ise net olmuştur. Muhalefet güçleri böylesi bir rejimle diyalogun faydası olmayacağını, Esad’ın eski boş vaatlerini yinelediğini, ülkede katliamlar sürerken reformlar başlamış gibi davranıldığını, Esad’ın halkın özgürlük taleplerini anlamaktan uzak olduğunu açıkladılar ve arkasından da bütün büyük şehirlerde kitlesel gösteriler devam etti, 4 büyük şehirde ise genel greve gidildi.

Görüldüğü gibi emperyalistlerin ve diğer bölgesel güçlerin kaygıları, Suriye’de binlerce insanın ölmesi, halka yönelik baskı ve şiddetin artması, halkın özgürlük ve demokrasi taleplerinin karşılanmaması değil kendi çıkarlarıdır. Bölgesel bir güç haline gelmiş bulunan Türkiye’nin izlediği ikiyüzlü politikalar bunun açık kanıtıdır.

Emperyalizmin “özgürlük ve demokrasi” sahtekârlığı

Bölgenin en önemli gücü haline gelmiş bulunan Türkiye’nin dış politikası, özellikle Suriye’deki gelişmeler neticesinde farklı bir tona bürünmeye başlamıştır. Türkiye’nin ikiyüzlü ve ikircimli tavırları biraz da bu değişimi yansıtmaktadır. Dış politikasını “barışçıl” ve “komşularla sıfır sorun” kavramları üzerinden pazarlayan AKP hükümeti, Arap coğrafyasında yaşanan gelişmelere tam da bu ikiyüzlü tutum doğrultusunda reaksiyon vermekte ve kökten değişmeye başlayan koşullarda eski dış politika konseptinin yetersiz kalacağını hesaplayarak yeni bir söylem geliştirmeye çalışmaktadır. “Mazlum halkların haklarının ve özgürlüklerinin savunucusu ülke” imajını yaratmaya dönük olarak oluşturulmaya çalışılan bu yeni söylem, kuşkusuz önceki konseptin devamı niteliğindedir. Ancak pratikte ciddi sıkıntılar söz konusudur ve çelişkiler yaşanmaktadır. Libya ve Suriye bunun somut örnekleridir. Her iki örnekte de Türkiye çıkarları gereği başlangıçta BM-NATO müdahalesine karşı çıkmış, fakat işlerin kızışması üzerine çark ederek “sıfır soruna sahip olduğu” ve “barışçıl ilişkilerinin bulunduğu” bu iki ülke rejimini karşısına almak zorunda kalmıştır.

Bu değişim bağlamında Türkiye-ABD ilişkilerinde de yeni ortaklıkların oluşmaya başladığını söylemek mümkündür. Suriye-İran ve Filistin sorunu üzerinden gerilen ilişkiler, gelinen noktada tekrar yumuşamaya ve hatta ilerlemeye başlamıştır. Halk ayaklanmalarıyla başlayan süreç, ABD açısından bölgede kendisine muhalif ve miadını doldurmuş rejimlerden (Libya, Suriye ve İran gibi) kurtulmanın bir yoludur. Ancak isyan dalgasının genel anlamda düzenin sınırlarını aşmasından ve Bahreyn, Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki rejimleri devirmesinden de (en azından şimdilik) çekinmektedir. Bu tehlikeleri bertaraf etmenin bir yolu olarak AKP hükümetinin yarattığı modeli Arap ülkelerine örnek göstermekte, hemen her ülkede geniş bir kitle tabanı bulunan ve muhalefette yer alan Müslüman Kardeşler benzeri ılımlı İslami partilerin iktidara gelerek hem liberal hem de kendisine dost rejimler oluşmasını istemektedir. ABD’nin bu yönelimi, bölgede zaten ciddi bir prestije sahip olan AKP’nin ve özelde de Erdoğan’ın elini güçlendirmekte, Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu arttırma isteğine de uygun düşmektedir. Suriye, İran ve Filistin konuları Türkiye ile ABD arasında sorun olmaktan çıkmaya başlamış gibi görünmektedir. Suriye’de rejim değişikliği kaçınılmaz hale gelmiştir ve Türkiye de Esad rejimiyle bağları adım adım koparmaktadır. Esad rejiminin en büyük destekçisi İran olduğundan Türkiye ile İran arasındaki ipler de gittikçe gerilme eğilimindedir. Hatta birçok basın organında yer aldığı üzere, ABD ile Türkiye arasında son dönemde İran’a yönelik gizli anlaşmaların yapılmış olma ihtimali de kuvvetle muhtemeldir. İran’ın Suriye meselesi üzerinden Türkiye’ye yolladığı “vururuz” tehdidi manidardır.

Son haftalarda gerçekleşen ve Filistin sorunu açısından oldukça önem arz eden Hamas-El Fetih anlaşmasını ve Filistin devletinin tanınması meselesini de bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Ancak öncelikle belirtmek gerekir ki, Filistin sorunundaki bu gelişmeler Arap coğrafyasında esen değişim rüzgârlarının direkt sonuçlarından biridir. Mısır’da ABD politikalarının aşağılık bir uygulayıcısı olan Mübarek’in devrilmesi, İsrail’in bölgedeki en temel müttefikini kaybetmesi riskini getirmektedir. Ordu yönetimi, halkın ve Müslüman Kardeşler’in de basıncıyla İsrail’le Mısır arasındaki Refah Anlaşmasını ihlal ederek sınır kapısının daimi olarak açılması kararını almıştır. Bu gelişmeyi, Ortadoğu’nun en köklü sorunu olan Filistin meselesinde bir değişim sürecinin başlangıcı olarak görmek gerekir. Bunun öncesinde, Mısır ve Türkiye’den eş zamanlı bir şekilde gelmiş olan, Filistin devletinin (İsrail’in 1967 sınırları baz alınarak) tanınması ve konunun BM’de uluslararası kamuoyunun gündemine taşınması talebinin bulunduğunu da hatırlayalım. Her iki ülke de Filistin’in BM nezdinde devlet olarak tanınmasını sağlamak yönünde çaba göstereceklerini açıklamışlardır. Hâlihazırda birçok Latin Amerika ve Afrika ülkesi Filistin’i devlet olarak tanımış bulunmaktadır.

Türkiye ve Mısır, Filistin devletinin tanınması noktasında Hamas ve El Fetih bölünmüşlüğünün yarattığı dezavantajlı durumu ortadan kaldırmak için eş zamanlı olarak girişimde bulunmuşlar, Mayıs ayında Mısır’ın ev sahipliğinde Hamas ve El Fetih liderleri bir araya gelerek anlaşma yönünde bir protokol imzalamışlardır. Bu anlaşmaya göre geçici bir hükümet kurulacak ve bir yıl içinde de seçimlere gidilecektir. Bu anlaşma süreci gerek diğer Arap ülkeleri tarafından, gerekse de Rusya ve Çin tarafından desteklenmektedir. İsrail hem birleşmeye ve hem de Filistin devletinin tanınması meselesine bildik üslupla karşı çıkıp bunu savaş ilanı sayarken ve El Fetih’e yolladığı vergi gelirlerini keserken, ABD yönetimi “henüz erken” açıklamasını yapmakla yetinmiştir.

Filistin meselesi o kadar uzun bir sürece yayılmış ve grift hale gelmiştir ki, devrimci çözümler bir yana bırakılırsa, emperyalist kapışmanın alanlarından biri haline gelmiş bir sorunun kolayından ve kısa vadede çözüleceğini söylemek yanlış olacaktır. Hamas ve El Fetih gerek Türkiye ve Mısır’ın, gerek Filistin halkının ve gerekse de diğer Filistinli örgütlerin basıncı altında birleşme yönünde bir adım atmışlardır. Ancak henüz anlaşmanın gerekleri yerine getirilmiş değildir ve daha şimdiden aralarında “başbakan kim olacak” türünden anlaşmazlıklar çıkmaya başlamıştır. Bu noktada Türkiye derhal devreye girmiş ve Meşal ile Abbas’ı Ankara’da bir araya getirerek, sürecin hızlanması yönünde baskı uygulamaya başlamıştır.

Tüm bunlar, Türkiye’nin önümüzdeki süreçte “halkçı ve özgürlükçü” söylemini daha da geliştireceğinin ve emperyal politikalarını bu söylem üzerinden hayata geçirmeye çalışacağının işaretlerini vermektedir. Bu husus, işçi sınıfının son derece uyanık olması gereken önemli bir konudur. AKP hükümetinin ve kitleleri kandırmakta son derece yetenekli olan Erdoğan’ın, Ortadoğu’ya barışın Türkiye’nin çabalarıyla (yani egemenliğiyle) geleceğini anlatan yalanları, “büyük ve güçlü bir Türkiye” imajı çizen konuşmaları maalesef örgütsüz kitleler üzerinde etkili olmaktadır. Oysa ortaya koyduğumuz gibi, Türkiye’nin derdi (tıpkı diğer emperyalist ve burjuva güçler gibi) bölge halklarının haklarını ve özgürlüklerini korumak değil, kendi emperyalist çıkarlarının peşinden gitmektir. Son zamanlarda burjuva ideologların dilinde moda olan ve güya Osmanlı zamanında Ortadoğu’da nasıl da huzurlu bir barış döneminin hüküm sürdüğünü anlatan “Yeni Osmanlıcılık” kavramının altında işte bu emperyalist emeller yatmaktadır.

İşçi sınıfı, AKP hükümetinin yalanlarına ve çizilmeye çalışılan bu görüntüye kanmamalıdır. Tunus, Mısır veya Filistin halklarına karşı özgürlükçülüğün, demokratlığın şampiyonluğunu yapan AKP hükümeti, sıra kendi sınırları içindeki “Filistinlilere”, yani Kürtlere geldiğinde milliyetçi, şoven ve anti-demokratik politikalar gütmekten geri kalmamaktadır. Başkalarının hak ve özgürlük taleplerine duyarlıymış pozları kesen Erdoğan, Kürtlerin taleplerine kulaklarını tıkamakta ve vurdumduymaz tavırlarla karşılık verebilmektedir. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku adaylarından 6 tanesinin seçildikleri halde meclise gelmelerinin engellenmesi, bu anti-demokratik yaklaşımın son örneğidir.

Türkiye’nin izlediği sözde “barışçıl” ve “haktan, özgürlükten yana” görünen gerçekte ise emperyalist olan politikaların Arap halklarına bir yararı yoktur. Bu bağlamda Arap işçi sınıfının izlemesi ve onay vermesi gereken model Türkiye/AKP modeli değil, kendi bağımsız sınıf siyasetini yaratmak olmalıdır. Ortadoğu coğrafyasında yaşanan halk isyanlarının yarattığı tarihsel fırsatlar ve özgürlük mücadeleleri, Batılı veya Türkiye gibi kendini “insancıl, barışçıl” göstermeye çalışan emperyalist güçlerin insafına terk edilemez. İşçi sınıfının birleşik mücadelesi olmadığı sürece diktatörler devrilse de süreç işçi-emekçi halkın gerçek özlemleri yönünde gelişmeyecek, halkların özgürlük çığlığı boğulmaya devam edecektir. Ezilen halkların kanı üzerinde emperyalistlerin ve ulusal burjuva güçlerin planları, çekişmeleri, iktidar kavgaları oynanmaya devam edecektir.



[*] 2 Şubat 1982’de, iktidardaki BAAS rejimi, Müslüman Kardeşler’in Hama şehrinde başlattığı silahlı ayaklanmayı bastırmak amacıyla saldırarak, binlerce kişiyi katletti. Ölen insan sayısı değişik kaynaklara göre 10 bin ilâ 30 bin arasında değişmektedir. İktidarda Alevi kökenli bir azınlığın bulunması, fakat ülkenin çoğunluğunu oluşturan Sünnilerin ezilmesi sebebiyle oluşan tepkilerin bir ifadesi olan ayaklanmalar ve direniş hareketleri, Müslüman Kardeşler tarafından 1970’lerin sonlarına doğru ülke çapında başlatılmıştır. 1979’da Halep’teki bir askeri okulda 83 askeri öğrencinin öldürülmesi, 1980’de Şam’da yüzlerce kişinin öldüğü bombalı saldırılar ve 1982’de Müslüman Kardeşler’e bağlı güçlerin tanınmış BAAS’çılardan, hükümet ajanlarından ve rejim destekçilerinden oluşan 50 kişinin evini basarak öldürmesiyle tırmanan süreç, nihayetinde Hama kentinde silahlı ayaklanmaya dönüşmüş, bunun üzerine ordu güçleri kenti kuşatıp 3 hafta boyunca bombalayarak, zehirli gaz kullanarak on binlerce insanı katletmiş, sağ kalanları da topluca idam etmiştir. Hama’daki katliamdan sonra İslamcı isyan sona ermiş, Müslüman Kardeşler’in üyeleri ve sempatizanlarının büyük kısmı ya sürgüne gitmiş ya da yeraltına çekilmiştir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, No: 76, Temmuz 2011