Navigation

Mısır’da Ayaklanmanın Yıldönümünde Devlet Terörü

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Tüm önlemlere rağmen hem Tahrir ve çevresinde hem de Mısır’ın diğer büyük kentlerinde gösteriler düzenlenmeye çalışıldı. Küçük çaplı da olsa yapılabilen gösterilerde Sisi yönetimine karşı sloganlar atıldı. “Haydi, yeniden devrime” çağrıları yapıldı. Darbecilerse on binlerce polis ve askeri görevlendirerek sindirmeye çalıştıkları Mısır halkına bir kez daha gözdağı vermeye çalıştılar. Yoğun bir devlet terörünün uygulanması sonucu en az 14 kişi öldü.

Tunus’ta çakan kıvılcımın ardından, 25 Ocak 2011’de yüz binlerin Tahrir Meydanı’nı işgal etmesiyle başlayan ayaklanmanın yıldönümü, Mısır’da yine hükümete yönelik protesto gösterileri ile karşılandı. Darbeden sonra kitle hareketinin iyice geri çekilmesine rağmen askeri yönetim yine de istim üstündeydi. Tahrir Meydanı polis tarafından abluka altına alındı. Meydanda eylemcilerin toplanma ihtimaline karşı özel harekât birlikleri seferber edildi. Diğer önemli meydanlar ve yönetime ait binalar da aynı biçimde “koruma” altına alındı. Birçok şehirde olası gösterilere karşı kriz masaları oluşturuldu.

Buna rağmen hem Tahrir ve çevresinde hem de Mısır’ın diğer büyük kentlerinde gösteriler düzenlenmeye çalışıldı. Küçük çaplı da olsa yapılabilen gösterilerde Sisi yönetimine karşı sloganlar atıldı. “Haydi, yeniden devrime” çağrıları yapıldı. Darbecilerse on binlerce polis ve askeri görevlendirerek sindirmeye çalıştıkları Mısır halkına bir kez daha gözdağı vermeye çalıştılar. Yoğun bir devlet terörünün uygulanması sonucu en az 14 kişi öldü.

Ölümlerin birçoğu gözlerden uzak tutulmaya, karartılmaya çalışıldı. Bu yüzden ölen insanların kesin sayısı bilinemiyor. Ancak yine de bunlardan bazılarının görüntüleri ortaya çıkınca askeri yönetimin kanlı yüzü bir kez daha sergilenmiş oldu. Örneğin Şeyma el-Sabağ’ın öldürülmesine dair görüntüler, uygulanan polis terörünü açık biçimde ortaya koyuyordu. Hüsnü Mübarek’in iki oğlunun serbest bırakılmasını protesto eden Sosyalist Halk İttifakı Partisi üyelerinin “ekmek, özgürlük ve sosyal adalet” yazan bir pankartla Tahrir Meydanı’na yürüdükleri sırada grup polisin saldırısına uğradı ve parti üyelerinden Şeyma el-Sabağ, yakın mesafeden hedef alınarak vuruldu. El-Sabağ kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. İskenderiye’de 17 yaşındaki Sundus Rida Ebubekir, El-Avaid bölgesinde ise 45 yaşındaki Hasan Atallah polis kurşunlarıyla yaşamlarını yitirdiler.

Bir yanda bu katliamlar yaşanırken diğer yanda ise mahkemeler düzen güçleri arasında çeşitli uzlaşmaların işareti sayılabilecek kararları birbiri peşi sıra açıklıyordu. 2013’de gerçekleşen askeri darbenin ardından Mübarek ve ailesi, beraat, zaman aşımı, yargılanamama gibi kararlarla birer birer suçlamalardan kurtarıldılar. Kahire Ceza Mahkemesi, Mübarek hakkında 29 Kasım 2014 tarihinde “haksız kazanç sağlama ile rüşvet” suçlarının yöneltildiği davanın zaman aşımına uğradığına, “İsrail’e doğalgaz ihracatı”na ilişkin suçlamaların olduğu davada beraatına ve “25 Ocak 2011 devrimi sırasında göstericileri öldürmek” iddiası ile ilgili olarak ise “hakkında dava açılamayacağına” karar verdi. Aynı mahkeme 13 Ocakta Mübarek’in yolsuzluk davasında verilen 3 yıl ağırlaştırılmış hapis cezasına yaptığı itirazı da kabul ederek Mübarek’in yeniden yargılanmasına hükmetti.

Bütün bunların neticesinde Mübarek aslında resmen serbest kalmış oldu. Ancak halkın göstereceği olası tepkilerin hâlâ göze alınamaması yüzünden, 2011 yılından bu yana geçen sürenin çoğunda olduğu gibi, Mübarek günlerini halen hastanede geçiriyor. Mübarek’in eşi ve oğulları da bütün davalarından birer birer kurtuldular ve serbest bırakıldılar. Ayaklanmanın dördüncü yıldönümünde Mübarek dönemi yöneticilerinden birkaç istisna dışında neredeyse hiçbiri şu an hapiste bulunmuyor. Ancak halk üzerinde uygulanan devlet baskısında hafiflemeye yönelik en ufak bir işaret bile yoktur.

Darbecilerin gerici restorasyon politikaları

Yoksulluğa, sefalete ve devlet terörüne isyan eden kitlelerin büyük ayaklanması Mısır’da ve aslında Arap coğrafyasının önemli bir kesiminde derin sarsıntılar yaratmıştı. Ne var ki, bu kendiliğinden kitle hareketlenmeleri işçi sınıfının bağımsız politik örgütlenmesinin olmadığı koşullarda burjuva güçlerin ellerinde kaçınılmaz olarak heder oldu. Kitlelerin devrimci enerjisi Müslüman Kardeşler ve ordu etrafında kenetlenmiş burjuva kesimler tarafından soğruldu, dağıtıldı. Kendiliğinden mücadeleye akan milyonların devrimci dalgası hükümetleri düşürdü, ama işçi sınıfı ve tüm yoksullar çıkarına davranacak bir yönetimi oluşturma yolunu kendiliğinden bulamadı. Zaten bulması da mümkün değildi.

Önce, bağımsız siyasal sınıf örgütlülüğünden yoksun kitlelerin bir bölümü Müslüman Kardeşler’i hükümete getiren politikaların peşinde sürüklendi. Daha sonra yaşanan hayal kırıklığının da etkisiyle Müslüman Kardeşler’in kurduğu hükümetin gücü azaldı ve bu durum kitlelerin başka bir bölümünün ordunun kurtarıcı olacağını öne süren siyasi yönlendirmelerin tuzağına düşmesinin koşullarını yarattı. Yanılsama içindeki kitle hareketinin desteğini alan ordu çevresindeki burjuvalar askeri darbe ile yeniden kendi iktidarlarını perçinlemenin imkânını yakaladılar.

Kitle hareketini yönlendirerek askeri darbeye payanda yapan burjuva kesimler, Mübarek rejimi dönemindeki güç dengelerini yeniden tesis etmek yani ordu merkezli otoriter rejimi restore etmek için seferber oldular. Şüphesiz bu çaba Mübarek rejimini aynı biçimde ve aynı siyasi aktörlerle yeniden canlandırma anlamına gelmiyordu. Yeni koşullar altında, yeni görünümlerle Mübarek rejiminin baskın gücü olan burjuva kesimlerin ve asker-sivil bürokrasinin hegomonik pozisyonunu restore etmek anlamına geliyordu. Ayrıca bu restorasyon programı, Müslüman Kardeşler örgütünün zamanla ehlileştirilerek sistemi zora sokmayan bir siyasi pozisyona getirilmesini de içeriyordu. Ne kadar demokratik görüntüler ve vaatler verilmeye çalışılsa da bu rejimin otoriter olması da kaçınılmazdı.

Nitekim, askeri darbenin gerçekleştiği Temmuz 2013’ten bu yana toplam 3533 kişinin öldürülmesi, 11.520 kişinin yaralanması bile rejimin ne denli baskıcı olduğunu ortaya koymaya yetiyor. Darbeden sonra ordunun vesayeti ile kurulan geçici hükümetin darbeden kısa süre sonra işçi hareketine uyguladığı baskılar, yasakladığı grevler de rejimin otoriter yönünü bir başka yönden ortaya koydu. Katliamlarla birlikte uygulanan sokağa çıkma yasakları ve sıkıyönetim ilan edilmesi de bu tabloyu tamamladı. Son olarak Müslüman Kardeş üyesi olduğu iddia edilen 183 kişinin ölüm cezaları onandı.

Gelinen noktada, büyük yanılsamalarla darbeyi destekleyen kitleler nezdinde de ordunun gerçek yüzü her geçen gün daha fazla açığa çıkmaktadır. Bu durum da darbe karşıtlığının zamanla daha da artacağı anlamına gelmektedir. Askeri yönetim halkın taleplerini hiçbir şekilde karşılayamadığı gibi yarattığı yanılsama da hızlı bir biçimde ortadan kalkmaktadır. Bu yüzden emekçilerin kitlesel hareketlerinin yeniden yükselişe geçmesi ihtimali de giderek kuvvetlenmektedir. Ayaklanmanın dördüncü yıldönümünde askeri rejimin kendini güvende hissetmediğini açık biçimde ortaya koyan katliamlara girişmesinin altında bu durumun yarattığı tedirginlik vardır.

Dört yıl boyunca yaşananların deneyimi ve mevcut durum, burjuva seçeneklerin kapanından kurtulmanın yegâne yolunun işçi sınıfının bağımsız sınıf örgütlülüğünün yaratılması ve bu temelde iktidar mücadelesine girişilmesi olduğunu ortaya koymaktadır. Bu yüzden Müslüman Kardeşler’in gerek iktidarları döneminde gerekse de darbenin ardından işlediği suçların üstünü asla örtmeksizin ama ordu yönetiminin karşı-devrimci doğasını ve giriştiği katliamları da aynı şiddetle teşhir ederek, emekçi kitlelerin önüne bağımsız bir üçüncü seçenek koymak tek çıkar yoldur. O yol da, emekçilerin kendi özyönetim organlarını oluşturmaya girişerek, kendi dışlarındaki burjuva güçlerden medet ummaktan vazgeçip iktidarı kendi ellerine almaya yönelmeleridir. Kitlelerde bu bilincin gelişmesini sağlamak ve onları bu temelde örgütlendirmek görevi kuşkusuz komünistlerin sırtındadır.[*]



[*] Oktay Baran, Mısır’da İsyan, Darbe ve Zorunlu Dersler, MT, no:102