Müslümanların Birliği mi, İşçilerin Birliği mi?


İslam birliğinden ya da Müslümanların birliğinden egemenlerin anladığıyla, samimi duygulara sahip dindar işçi ve emekçilerin anladığı şeyin farklı olduğu çok açıktır. Egemenlerin isteklerinin, niyetlerinin ve planlarının İslam coğrafyasında yaşayan işçi-emekçilerin hayrına olmadığı da çok açıktır. Geriye dindar işçilerin ve emekçilerin iyi niyetli hayalleri kalmaktadır ki, bu hayallerin altındaki sınıfsal güdülerle komünistlerin sorunu yoktur. Sadece İslam coğrafyasına değil tüm dünyaya barışın ve huzurun hâkim olması, halkların kardeşçe bir arada yaşamaları; savaşların, çekilen acıların, yoksulluğun, sefaletin son bulması en başta komünistlerin arzusudur. Ve zaten komünizm düşüncesinin temeli, böyle bir dünyanın yaratılmasıdır. Komünistlerin ve sosyalistlerin mücadelesinin hedefi de tastamam budur.


İttihad-ı İslam yani “İslam Birliği”, İslamcı çevrelerin yıllardan beri dillendirdikleri bir ülküdür. Tüm Müslümanların tek bir sancak altında birleşmelerini ifade eden bu ülkünün mazisi çok eskilere dayanmaktadır. Ancak son yıllarda özellikle AKP’li politikacıların ağzından çok fazla duyulur olmuştur. AKP tarafından kullanılan İslam birliği ya da Müslümanların birliği düşüncesi, “Yeni Osmanlıcılık” kavramıyla birlikte, Türkiye emperyalizminin ideolojik dayanaklarından biri konumundadır.

Özellikle Erdoğan ve Davutoğlu ikilisi, genelde İslam coğrafyasında ve özelde de Ortadoğu’da Türkiye’yi bölgenin hegemon gücü haline getirmek doğrultusunda İslam birliği düşüncesini kullanmaktadırlar. Bunlar, tıpkı Osmanlı zamanında olduğu gibi, Türkiye liderliğinde birleşecek İslam ülkelerinin kısa zamanda Batı’ya kafa tutacak hale geleceğini ve bir dünya gücü olacağını söylemektedirler. Bu haliyle İslam birliği düşüncesi yeni bir “Osmanlı Barışı”ndan (Pax-Ottomana) başka bir anlama gelmemektedir.

Gerek İslamcı ideologlar gerekse de AKP’li politikacılar, İslam birliği düşüncesini dillendirirken gerçekleri çarpıtarak İslam coğrafyasında yaşanan tüm sorunların kaynağının Müslümanların ayrılığı olduğunu, dolayısıyla birlik sağlanınca sorunların da aşılacağını vaaz etmektedirler. Örneğin bir yandan Erdoğan, diğer yandan Davutoğlu, farklı ortamlarda yaptıkları pek çok konuşmada, İslam coğrafyasında bulunan ülkelerin geri kalmışlığının, halkların çektikleri çilelerin, yaşanan savaşların ve çatışmaların, kısacası tüm kötülüklerin temel sebebinin Müslümanlar arasındaki ayrılık olduğunu, dolayısıyla çözümün de İslam birliğini sağlamaktan geçtiğini söylemişlerdir.

Bu düşünceler dindar işçi ve emekçiler nezdinde de önemli ölçüde yankı bulmaktadır. Çünkü emekçi sınıfların çoğunluğunu oluşturan bu kesim, İslam coğrafyasına baktığında hiç de iç açıcı bir tablo görememekte, AKP’nin ve bilumum İslamcı çevrelerin ideolojik etkisi altında olduğu için de, içinde yaşadığı dünyaya onların sunduğu pencereden bakmakta ve kurtuluşun Müslümanların birliğiyle sağlanabileceğine inanmaktadır.

İslam coğrafyası denen bölgedeki tablo, birkaç istisna hariç, Batılı ülkelerle karşılaştırıldığında gerçekten de pek iç açıcı değildir. Bu bölge en başta emperyalist paylaşım kavgasının konusudur ve bu yüzden de onyıllardır savaş cehenneminin alevleri içinde yanmaktadır. Bu bölgede yer alan ülkelerin ekonomik anlamda, Batılı ülkelere göre daha geri bir düzeyde oldukları da doğrudur. Ve yine bu ülkelerde yaşayan halklar işsizlik ve yoksulluk içinde ağır bir sefaletle boğuşmaktadırlar. Fakat bu tablonun sebebi, dinler yahut medeniyetler çatışması değil, emperyalist-kapitalist sistemin kendisidir.

Oysa İslamcı ideologlar, sorunların özünü çarpıtarak asıl meselenin yüzyıllardır devam eden Hıristiyan ve Yahudi Batı ile İslamiyetin hâkim olduğu Doğu arasındaki çatışma olduğunu söylemektedirler. Onlara göre, Müslümanların ittihat ve ittifak halinde bulunmaları dinin gereğidir ve ne zaman nifak ve tahrikle Müslümanların arası açılmış, o zaman İslam âleminin birliği ve dolayısıyla dirliği, düzeni bozulmuş, “Hıristiyan Birliği” olan Batı’nın hegemonyası altında Müslümanlar acılara garkolmuştur!

İşte bu düşüncelerin etkisi altındaki dindar işçiler, asıl düşmanlarının burjuvazi olduğunu unutup Hıristiyan-Yahudi Batı’yı baş düşman bellemekte; burjuvaziye karşı işçi sınıfının birliğini sağlamak yerine Hıristiyan birliğine karşı Müslümanların birliğini sağlamak gerektiğine inanmakta; devrim bayrağı altında örgütlenip burjuva düzene karşı sınıf mücadelesi vermek yerine de, İslam sancağı altında AKP’yi destekleyerek İslam birliğinin sağlanmasını çare olarak görebilmektedir.

İttihad-ı İslam ya da Osmanlı nasıl kurtulur?

Emperyalistleşen Türkiye burjuvazisinin ihtiyaç duyduğu pek çok ideolojik argümanın Osmanlı’nın son dönemlerinde peydah olmuş siyasi akımlardan devşirilmesi boşuna değildir. Cumhuriyet Türkiye’sinin aksine Osmanlı bir imparatorluktu, yani emperyal bir devletti. Bu yüzden AKP’nin ideologları, Osmanlı döneminden devşirdikleri çeşitli görüşleri revize ederek, sentezleyerek kendilerine dayanak yapmışlardır. İttihad-ı İslam düşüncesi de bunlardan biridir.

Modern anlamdaki İttihad-ı İslam düşüncesinin kurucuları ve savunucuları arasında Derviş Vahdetî’yi, Mehmet Akif’i ve Said Nursî’yi saymak mümkündür. Tıpkı çağdaşları olan diğer Osmanlı aydınları gibi bunlar da, çökmekte olan devleti nasıl ayakta tutacaklarını düşünüyor, farklı milletlerden, dinlerden ve mezheplerden müteşekkil bu imparatorluğu dağılmaktan nasıl kurtaracaklarına kafa yoruyorlardı. Osmanlı aydınlarından kimisi “Osmanlı” kimliğini çimento olarak kullanmaktan bahsederken kimisi Türklüğü öne çıkarıyordu. İttihad-ı İslam düşüncesinin savunucuları ise, dağılmakta olan Osmanlı toprakları içinde çoğunluğu oluşturan Müslüman halkların İslam Birliği adı altında bir arada kalabileceklerini, bunun için de Müslüman kimliğin ön plana çıkartılması gerektiğini söylüyorlardı. Hatta diğer İslam ülkelerinin de Osmanlı devleti önderliği altında birleşmeleri halinde, İslam âleminin geri kalmışlıktan ve yabancı ülkelerin (yani Batılı emperyalistlerin) hâkimiyetinden kurtulabileceğini ileri sürüyorlardı. İttihad-ı İslam sayesinde, İslam âleminde yaşayan Müslümanlar daha ileride olan Batı medeniyetini doğru şekilde kavrayabilecek (yani onun iyi taraflarını alıp, Müslüman ahlâkına ve kültürüne aykırı taraflarını almayacak), İslamiyet modern gelişmeler karşısında kendini yenileyebilecek ve evrensel bir muhtevaya kavuşturulabilecek, ilerlemeye engel olmayan bir niteliğe bürünebilecekti.

İttihad-ı İslam ile kastedilen evvelâ tüm Müslümanların (ister bir İslam ülkesinde yaşasınlar ister başka bir ülkede) kardeş olduklarının bilincine varmaları ve ittifak halinde olmalarıydı. İkincisi Müslüman toplumların kültürel ve mezhepsel anlamda birleşmeleri, yani tam anlamıyla kaynaşmalarıydı. Üçüncüsü ise İslam ülkelerinin birleşmesi (en azından önemli bir kısmının) ve aralarındaki sınırların kalkması, bayrakların teke inmesiydi. İttihad-ı İslam savunucuları, bu amaçlara ulaşılmasının tek yolunun tüm İslam âleminin Osmanlı devleti liderliğinde birleşmesi ve ona sahip çıkması olduğunu ileri sürüyorlardı. Ayrıca daha Osmanlı’nın çöküşünden itibaren, Batılı emperyalist güçlerin hâkimiyeti altında acı çeken İslam coğrafyasında varlığını sürdüren İslamcı akımlar açısından İttihad-ı İslam, “anti-emperyalist” ve Batı karşıtı bir anlam da kazanmıştı ve Müslümanların topyekûn kurtuluşu olarak lanse edilmekteydi.

Bu düşünce, Osmanlı’nın yıkılarak yerini Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakmasından sonra farklı işlevler de kazandı. Kemalistlerden farklı olarak Türk milliyetçiliğini değil “ümmet” düşüncesini başa koyan ve diğer İslam ülkelerindeki benzerleriyle irtibat halinde kalan İslamcı siyasi akımlar, kendilerine zulmeden ve “Batı taklitçisi” olarak gördükleri Kemalist rejime karşı verdikleri mücadelede İttihad-ı İslam’ın argümanlarını bolca kullandılar. Dolayısıyla İslamcı hareketlerin ekseriyeti, Kemalist cumhuriyetin tekçiliğine (tek millet, tek bayrak, tek devlet vb.) ve başta Araplar olmak üzere İslam coğrafyasındaki diğer ulusları hakir gören yaklaşımına karşı, geniş bir coğrafyadaki din kardeşlerini de kucaklayan ümmetçi bir anlayışı öne sürdüler. Benzer bir durum ilerleyen yıllarda Baas rejimleri altında baskıya maruz kalan Ortadoğu ülkelerindeki İslamcı çevreler açısından da geçerli oldu. Böylece İttihad-ı İslam, tüm Müslümanları birleştiremese de geniş bir coğrafyadaki İslamcı çevre ve hareketlerin ortak ideolojik paydası haline geldi.

İslam birliği ya da emperyalizmin ideolojisi

Tüm Müslümanları birleştirerek İslam âleminin birliğini sağlamak anlamına gelen İslam birliği düşüncesinin gerçek anlamda emperyalist bir ideoloji haline gelmesi ise, AKP sayesinde mümkün oldu. Bütün yönetici kadroları ve ideologları bu İslamcı kökten gelen AKP, öncüllerinden devraldığı İslam birliği düşüncesini daha da geliştirerek emperyalistleşen Türkiye’nin ideolojik dayanağı haline getirdi.

İktidarı döneminde Türkiye kapitalizminin sağladığı ekonomik büyümeyi temel alan AKP, artık alt-emperyalist bir güç haline gelmiş olan Türkiye’nin önüne bu ekonomik büyüklüğü de aşan siyasal hedefler koydu. Buna göre Türkiye önce Ortadoğu’nun, sonra da tüm İslam coğrafyasının hegemon gücü haline gelecekti. İşte bu politik çizginin ideolojik dayanağını ve argümanlarını da “Yeni Osmanlıcılık” ile birlikte İslam birliği düşüncesi oluşturuyordu. Aslında AKP ideologları ve AKP’yi destekleyen İslamcı çevreler, Osmanlı’dan devraldıkları ve İslam âleminde zaten yaygın olan bu düşünceyi kullanarak, bölgedeki ekonomik üstünlüklerini ideolojik hâkimiyetle de pekiştirmeye, çeşitli İslam ülkelerindeki İslamcı hareketleri ve/veya partileri kendi yanlarına çekmeye uğraşıyorlardı. Ve bunda belirli ölçüde başarılı da oldular.

Yaklaşık 1,5 milyar insanı barındıran bir coğrafyada yaşayanların, tüm diğer kimliklerini ikinci plana iterek (sınıfsal, ırksal, etnik, mezhepsel, ulusal vb.) Müslümanlığı birinci plana getirmeleri ya da Müslümanlığı bir üst kimlik olarak kabul etmeleri ve Müslüman dünyanın lideri olarak da AKP’yi ve Erdoğan’ı görmeleri… İşte Erdoğan’ın ve AKP’nin istediği budur.

AKP’nin içerde ve dışarıda izlediği politik çizgi de bu tahayyüle uygun olarak geliştirilmiştir. Daha dindar ve muhafazakâr bir toplum yaratılma çabası, sürekli olarak dini hassasiyetlere dokunulması, İslam ülkesi imajının güçlendirilmesi, İslamın düşmanı sayılan “Yahudi” İsrail’e kafa tutulması, Filistin halkına sözde sahip çıkılması ve Hamas’a destek verilmesi vb. Böylece AKP ve Erdoğan, tüm İslam coğrafyasına sürekli olarak “İslam âleminin hamisi ve öncü gücü oldukları” mesajını vermişlerdir. Nasıl ki geçmişte İttihad-ı İslam’ı sağlayabilecek yegâne gücün Osmanlı olduğu ileri sürülüyorduysa, bugün de İslam birliğini AKP’nin veya Erdoğan’ın Türkiye’sinden başkasının sağlayamayacağı savunulmaktadır.

Henüz ABD ve AB’yle arası açılmamışken Batı’nın da desteğini arkasına almış olan AKP, planları doğrultusunda belirli ölçüde yol almayı başarmıştı. Gerçekten de geniş İslam coğrafyasında Türkiye’nin etkisi artıyor, Türkiye Ortadoğu ülkeleri için model gösteriliyor, Filistin’de ya da Lübnan’da insanlar sokaklarda Erdoğan’ın posterleriyle yürüyorlardı. AKP, İran veya Suriye gibi Batı’yla ters düşen ülkeleri bile hizaya getirebileceğini ve Batı’nın çıkarları dâhilinde İslam coğrafyasının “patronu” olabileceğini iddia ediyordu. Ne de olsa Erdoğan BOP’un eşbaşkanıydı. AKP, cumhuriyet Türkiye’sinin köklü sorunlarından Kürt meselesini bile din kardeşliği temelinde çözebileceğini söylüyordu.

Ne var ki, işler AKP’nin ve Erdoğan’ın istediği gibi gitmedi. Gerçekte zaten ayakları yere basmayan sorunlu İslam birliği projesi de zora girdi. ABD ve diğer AB ülkeleriyle arası açıldıkça AKP, İslam birliği düşüncesinin Batı karşıtı ve sözde anti-emperyalist öğelerini daha da öne çıkarmaya başladı. Emperyalist Batı’yı, Müslüman ülkeleri geri bıraktıran, onları sömüren, fitne ve fesatla karıştıran, bölen, parçalayan, birbirine düşüren, işgal eden bir “Hıristiyan birliği” olarak resmetmeye yönelik vurgularını arttırdı. Böylece bu kez de İslam coğrafyasında gittikçe artan Batı-Amerikan karşıtlığından yararlanmak, Hıristiyan Batı’ya karşı Müslüman Doğu’nun savunucusu olmak rolüne soyundu.

Kurtuluş nerede? Din kardeşliği mi, sınıf kardeşliği mi?

İşçiler ve emekçiler açısından Müslümanların birliği kavramının, yani din kardeşliğinin uyandırdığı belli düzeyde bir sempati olsa da, burjuva egemenler için mevzu tamamen siyasidir ve yukarıda özetlemeye çalıştığımız gibi İslam birliği, emperyalist AKP burjuvazisinin ideolojisidir. Ve söz konusu burjuva kesimler tarafından işçi sınıfının aklının bulandırılıp sınıfın birliğinin sağlanmasının önüne geçmek için kullanılmaktadır. Nasıl ki dünyanın bir numaralı hegemon gücü olan Amerikan emperyalizmi kendini “demokrasi ve özgürlüklerin savunucusu” olarak görüyorsa ve tıpkı Irak-Afganistan örneklerinde olduğu gibi, bir ülkeyi işgal edeceği zaman bile buraya aslında “demokrasi ve özgürlük” götürdüğünü iddia ediyorsa, AKP de İslam birliği kavramını aynı şekilde kullanmaktadır.

Örneğin ABD’li egemenler demokrasi ve özgürlük kavramlarını, kendi ülkelerindeki işçi ve emekçilerin, yürüttükleri emperyalist saldırı politikalarına karşı tepki duymalarını engellemek için kullanmaktadırlar. “Afganistan’da ne işimiz var” diye soran Amerikalı bir işçiye, “oradaki baskıcı rejimi devirmek ve Afgan halkına özgürlüğünü vererek, demokrasiyi tesis etmek için” diye cevap verilmektedir. Aynı durum AKP ve Erdoğan için de geçerlidir. Benzer şekilde bir işçi “ne işimiz var Suriye’de” diye sorduğunda Erdoğan, “onlar bizim din kardeşimiz ve acı çekiyorlar, dinlerini yaşayamıyorlar, sırf inançları nedeniyle zulüm görüyorlar, üstelik tarihi bağlarımız var” diyebiliyor.

Bir işçi Türkiye’nin giriştiği emperyalist maceraları sorgulayacak olsa hemen “din kardeşliği” öne çıkartılarak, tarihsel bağlardan bahsedilerek, “Müslümanların birliğini sağlamamız lazım” denilerek önü kesiliyor. Ya da İslam coğrafyasındaki savaşlardan, çekilen acılardan, yoksulluktan, sefaletten ne zaman bahsedilecek olsa, tüm bu melanetlerin asıl sebebinin İslama uygun yaşanılmaması olduğu söyleniyor ve İslam birliği sağlanmadan bu sıkıntılardan kurtulmanın mümkün olmayacağı ileri sürülüyor. Bir işçi çıkıp da “sınıfımızın birliğini sağlayıp örgütlü mücadeleye atılmazsak sorunlarımızı çözemeyiz” dediğinde, önemli olanın din kardeşliğini sağlamak ve Müslümanları birleştirmek için mücadele etmek olduğu söyleniyor. Yani sınıf birliğine karşı din birliği, işçilerin birliğine karşı Müslümanların birliği, devrim mücadelesi yerine cihat konuluyor.

İslam coğrafyasında yer alan ülkelerdeki acı tablonun gerçek sebebi emperyalist-kapitalist sistemin kendisi olduğu halde, her şey din veya medeniyet çatışmasına indirgeniyor. Oysa “Hıristiyan” Batı ve “Müslüman” Doğu arasındaki farkların yahut eşitsizliklerin sebebi dinsel değil, tarihsel, ekonomik ve siyasaldır. Kapitalizm asıl olarak Batı’da geliştiği için önce Avrupa ve sonra da kuzey Amerika ülkeleri ekonomik olarak ilerlemiş, Doğu ise geri kalmıştır. Bu geri kalmışlığın kaçınılmaz bir sonucu olarak da, Doğu önce Batı’nın sömürgesi haline gelmiş sonra da (sömürgecilik dönemi sona ermesine rağmen) genel olarak emperyalizmin tahakkümü altında olmuştur. Ve bugün de emperyalist güçler arasındaki kapışmanın, paylaşımın alanı durumundadır. Bu nedenle savaşlar ve bitip tükenmek bilmez çatışmalar içinde acıyla kıvranmaktadır.

Batı’da Hıristiyanlığın, Doğu’da ise ağırlıklı olarak İslamiyetin hüküm sürmesinin, bu eşitsiz tarihsel gelişimle kuşkusuz bir bağlantısı vardır. Dinlerin doğmaları, gelişmeleri ve yayılmaları (bu arada da ilk ortaya çıktıkları halde kalmayıp dönüşmeleri) tarihsel bağlamından kopuk ele alınamaz. Ve her din, içinde bulunduğu tarihsel, nesnel ve siyasal koşulların bir bileşimi, varolan ihtiyaçların bir sonucu olarak doğar ve şekillenir. Yani her din, farklı bir tarihsel ve toplumsal gelişim çizgisine tekabül etmektedir. Bu bağlamda İslamiyet de Asyatik ve despotik Doğu toplumlarına göre şekillenmiştir.

Ancak uzun zamandır dünyamız bir bütün olarak kapitalizmin egemenliği altındadır. Uzun zamandır, sadece “Hıristiyan” Batı’da değil, “Müslüman” Doğu’da da kapitalizm hüküm sürmektedir. Dolayısıyla tüm dinler gibi İslamiyet de kapitalizmin ve sermayenin gelişiminin ihtiyaçları doğrultusunda dönüşmüş, modernize olmuştur. Kısacası artık bin yıl öncesinin İslamiyetinden bahsetmek mümkün olmadığı gibi, tarihin tekerleğini geriye döndürmek de mümkün değildir. Bugünün dünyasında dinsel yahut mezhepsel farklılıklar da, tıpkı ulusal veya diğer ayrımlar gibi, burjuvazinin siyasi çıkarlarına hizmet etmekten başka bir işe yaramazlar.

AKP’nin veya Erdoğan’ın dinden, kitaptan, Allahtan bu kadar bahsetmesinin sebebi, içlerindeki Allah sevgisi değil, para ve kâr hırsı, iktidar hırsı, tüm burjuvalarda olduğu gibi daha fazlasına hükmetme, daha fazlasına sahip olma ve sermayesini daha fazla büyütme hırsıdır. Hıristiyan birliği diye adlandırdığı Batı’yı düşmanlaştırma çabası da İslam coğrafyasında kendi nüfuzlarını arttırma, bölgenin hâkim gücü olma, pastadan daha fazla pay kapma niyetinin sonucudur.

İslam coğrafyasında yaşayan halkların ve işçi sınıfının çektiği çilelerin ve dertlerin asıl sebebi kapitalist sistem olduğundan, kurtuluş da kapitalizmin yıkılmasıyla mümkün olacaktır. Kapitalizmin yıkılabilmesi de ancak işçi sınıfının uluslararası birliğinin sağlanmasıyla mümkündür. Sınıf birliğinin yerine din kardeşliğinin geçirilmesi, Müslüman bir işçiyle Hıristiyan bir işçinin birleşmesini engeller ve bu da hangi dinden olursa olsun sadece burjuvaların işine yarar. Ümmetçi anlayış, milliyetçi dar kafalılığa göre bir nebze daha geniş bir çerçeve sunuyormuş gibi görünse de, hem özde ondan farklı değildir hem de işçi sınıfının enternasyonalist anlayışının kapsayıcılığı yanında son derece yetersizdir. Dünya işçi sınıfı İslam ümmetinden çok daha büyüktür. Üstelik din kardeşliği kavramı, egemenler tarafından, sınıfsal ayrımların üzerini örtmek için de kullanılmaktadır. Oysa gerçekte Müslüman bir burjuvayla Müslüman bir işçi arasında hiçbir çıkar ortaklığı yoktur, ama Müslüman bir işçiyle Hıristiyan bir işçi aynı büyük sınıfın evlâtlarıdır ve çıkarları tamamen ortaktır.

İslam birliği düşüncesinin tüm Müslümanların kaynaşması yönündeki hedefine ulaşılması da, bizzat bu Müslüman ülkelerin egemen sınıflarından kaynaklı olarak imkânsızdır. Çünkü bizzat dinsel ayrımların ve mezheplerin varlığının sebebi geçmişte egemen sınıflar arasındaki siyasal çekişmeler ve iktidar kavgalarıdır. Ve bu rekabet bugün de sürmektedir. Örneğin İslam birliğinden, İslam barışından, tüm İslam ümmetinin kardeşliğinden bahseden Türkiye, Ortadoğu’da Sünni-Şii temelindeki mezhep çatışmasının baş körükçülerindendir. İran Şiilik üzerinden, Türkiye ise Sünnilik üzerinden İslam coğrafyasına hâkim olmaya çalışmaktadırlar. Bu da yetmezmiş gibi, örneğin Sünni iki ülke olan Türkiye ve Suudi Arabistan, farklı Sünni mezhepleri desteklemek suretiyle aralarındaki rekabeti bu alanda da sürdürmektedirler. Kısacası bizzat mezhepsel ayrımları yaratan ve kışkırtan egemenlerden, bu ayrımları kaldırıp halklar arasında hangi türden olursa olsun bir kardeşleşme yaratmaları beklenemez. Bu alandaki kardeşleşmeyi yaratacak olan da işçi sınıfının enternasyonalizm ve sınıfın birliği anlayışı temelinde gelişecek devrimci mücadelesidir.

Benzer şekilde, İslam ülkelerinin birleşmesi ve aralarındaki sınırların kalkması da, kapitalizm hüküm sürdüğü müddetçe mümkün olmayacaktır. Burjuvaların çizdiği sınırların kalkması ve halkların özgürce kucaklaşması, kaynaşması kuşkusuz çok güzel olurdu. Ama kapitalizm altında bu tür birlikler ancak sınırlı ölçüde ve burjuvaların çıkarları temelinde olanaklıdır. Örnekse Avrupa Birliği gösterilebilir. Ne sınırlar tam anlamıyla kalkmış ne de halkların kardeşleşmesi söz konusu olmuştur. Aksine kriz ve savaş ortamında Avrupa Birliği kendi içinde çatırdamaya başlamıştır. Ayrıca İslam coğrafyasında Türkiye’nin öncülüğünde gerçekleşecek bir birliğin, işçi ve emekçi sınıflar için hiç de hayırlı olmayacağı açıktır. Bunun tek anlamı Türkiye emperyalizminin bölgeye hâkim olmasıdır ve bu durumda nefret edilen Amerikan emperyalizminden pek geri kalmayan işler yapacağı açıktır.

İslam birliğinden ya da Müslümanların birliğinden egemenlerin anladığıyla, samimi duygulara sahip dindar işçi ve emekçilerin anladığı şeyin farklı olduğu çok açıktır. Egemenlerin isteklerinin, niyetlerinin ve planlarının İslam coğrafyasında yaşayan işçi-emekçilerin hayrına olmadığı da çok açıktır. Geriye dindar işçilerin ve emekçilerin iyi niyetli hayalleri kalmaktadır ki, bu hayallerin altındaki sınıfsal güdülerle komünistlerin sorunu yoktur. Sadece İslam coğrafyasına değil tüm dünyaya barışın ve huzurun hâkim olması, halkların kardeşçe bir arada yaşamaları; savaşların, çekilen acıların, yoksulluğun, sefaletin son bulması en başta komünistlerin arzusudur. Ve zaten komünizm düşüncesinin temeli, böyle bir dünyanın yaratılmasıdır. Komünistlerin ve sosyalistlerin mücadelesinin hedefi de tastamam budur. Ancak böylesi bir dünyaya Müslümanların birliğini sağlamaya çalışarak ve aslında emperyalist burjuvazinin çıkarlarına hizmet ederek değil, işçi sınıfının uluslararası birliğini sağlamaya uğraşarak ve burjuva düzene karşı devrimci savaşımı büyüterek ulaşılabilir. Kurtuluş sınıfın birliğindedir.