Navigation

Despotlar ve Devşirmeleri

Erdoğan’ın izlediği tasfiye ve devşirmeleştirme süreci “geçici” veya “tesadüfî” yahut Erdoğan’a has bir olgu değildir. Politik tasfiyeler devam edecek ve öncekilerin yerini alan devşirmeler de tasfiye edilerek yerlerini başkalarına bırakacaktır. Bu sürecin bir işlevi de parti ve devlet aygıtının bütünleşmesidir ki aslında şimdilerde yaşanan da budur. “Partili cumhurbaşkanı” meselesini de bu temelde kavramak gerekir. Hem devletin hem de iktidar partisinin başı olarak Erdoğan, bu sayede, parti-devlet bütünleşmesini nihayetine erdirmeyi hedeflemektedir. Yavaş yavaş ortaya tek parti ve tek adam rejimlerindeki manzaralar çıkmaktadır. Dokunulmazlıkların kaldırılması vesilesiyle parlamentonun fiilen feshi süreci zaten başlamıştır. Türk tipi başkanlığa geçildiğinde de parlamento ya ortadan kalkmış ya da tamamen işlevsizleşmiş veya sadece AKP’li vekillerden oluşan bir aygıta dönüşmüş olacaktır.

Erdoğan “tek adam” olma yolunda ilerledikçe, birlikte yola çıktığı AKP’nin kurucu kadroları veya önemli isimleri birer ikişer tasfiye ediliyor. Gül, Arınç derken Davutoğlu da gitti. AKP’nin bu önde gelen isimlerine çeşitli düzeylerde onlarca isim daha eklemek mümkün. Yerlerini ise “Reis”e yüzde yüz biat etmiş “devşirmeler” alıyor. Ve görünen o ki, bugün “Reis”in gözdesi olan kimi isimler de işlevlerini tamamladıklarında aynı akıbeti paylaşacaklar.

Bu sürece medya ve bürokrasi içindeki tasfiyeler eşlik ediyor. Önce Gül’ün ekibi temizlendi, sonra Arınç’ın… Şimdi de “Reis”in talimatıyla Davutoğlu’na yakınlığıyla ya da onun adamı olarak bilinen herkes gazetelerden, televizyonlardan ve dışişleri başta olmak üzere bürokrasi içinden temizleniyor.

Erdoğan, parti içinde ve devlet aygıtında, kendisine rakip olabilecek yahut farklı bir söz söyleyebilecek, “ama” diyecek, iktidarda hak veya pay iddia edebilecek, gücünü ve kudretini gölgeleyecek kimse kalmasın istiyor. Bu amaçla da uzun zamandır kapsamlı ve sistemli bir temizlik yürütüyor. Partinin kurucu kadrolarını temizleyip yerine ya çapı ve iddiası olmayanları ya da İslamcı hareketle ve partinin tabanıyla ilgisi olmayan devşirmeleri getirmesi bundandır. Önce Davutoğlu gibi, yine de parti çevresinden isimleri bulmuş başa getirmiş (bu sayede Gül ve Arınç’ı etkisizleştirmiş), sonra da Davutoğlu gibileri dahi tasfiye ederek daha ziyade partinin ve İslamcı hareketin dışından isimleri çevresine toplamıştır.

Bu tür politik tasfiyeler ve yerlerini devşirmelerin alması, aslında her çeşit “tek adam” rejiminde neredeyse olmazsa olmaz diyebileceğimiz bir durumdur. Hitler ve Mussolini gibi faşist liderlerden tutun da Stalin veya Mao gibi diktatörlere ya da Kaddafi ve Saddam gibi daha yakın zaman diktatörlerine dek tüm tarihsel örneklerde benzer durumlar yaşanmıştır.

Ve maalesef tüm örneklerde bu führerler, duçeler, reisler veya sözde büyük liderler peşlerinden sürükledikleri halkın mahvına sebep olmuşlardır. Tüm bu diktatörlükler işçi-emekçi halklar açısından ağır yıkımlar, korkunç acılarla sonlanmıştır.

Kurucu kadroların yerini devşirmeler alıyor

Türkiye’de tek adamlığa giden sürecin kritik dönemeç noktalarından birisi, 7 Haziran seçimlerinin ardından Erdoğan’ın bir saray darbesiyle fiilen ülke yönetimine el koyması ve ardından Eylül ayında yapılan parti kongresinde parti teşkilatını neredeyse tamamen yeni bir temelde şekillendirmesidir. Böylece devletin de, hükümetin de, partinin de tüm iplerini kendi elinde toplamıştır.

Bu kongrede parti MKYK’sında önemli değişiklikler olmuş ve partinin kuruluşundan beri yer alan birçok isim dışarıda bırakılmıştır. Gül ve Arınç bu kongreden önce zaten etkisizleştirilmiştiler. Daha da önemlisi bu kongreyle parti teşkilatında yapılan değişiklikler, Erdoğan’ın partinin bel kemiğini oluşturan kurucu kadrolardan kurtulmak isteğini açıkça ortaya koyuyordu. Amaç, partinin yönetim mekanizmalarında, Erdoğan hariç sözüne itibar edilecek kimse bırakmamaktı. Böylece Erdoğan, taban üzerinde ideolojik-politik-örgütsel bir ağırlığı olan birçok isimden kurtulmuş oluyordu.

Bu değişikliklerle birlikte, parti yönetiminin, kadrolarının, bürokrasinin ve medyanın devşirmelerle doldurulması süreci de iyice önem kazandı ve hızlandı. Örneğin medyada da Mustafa Karaalioğlu, Mehmet Ocaktan, Yusuf Ziya Cömert gibi isimlerin işlerine son verildi. Hakan Albayrak istifa etti ve ana akım/yandaş medyanın dışına düştü. İslamcı gelenekten gelen birçok yazar hakkında da karalama kampanyaları başlatıldı. Sayıları binlerle ifade edilen “AKtroller”, tıpkı Gobbels’in propaganda ordusu gibi, sosyal medya üzerinden “tek adam”ın istediği doğrultuda, kamuoyunda algı oluşturmaya dönük binbir türlü operasyonlar düzenlediler.

Hareketin içinden gelen kadroların ve yazar-çizerlerin yerini ise Markar Esayan, Etyen Mahçupyan, Yiğit Bulut, Mahmut Övür, Orhan Miroğlu, Muhsin Kızılkaya gibi devşirmeler almıştı. Bürokraside de benzer bir tasfiye gerçekleştirildi. Örneğin THY’nin başındaki Hamdi Topçu, ki Erdoğan’a yakın çevreden biriydi, yerini Erdoğan’ın damadına yakın birine bıraktı. İslamcı kökeni olmasa da partinin kurucularından olan, hatta kuruluş dilekçesini içişleri bakanlığına bizzat vermiş olan eski dışişleri bakanı Yaşar Yakış partiden ihraç edildi. Kurucu liderlerden Ertuğrul Yalçınbayır ve Abdüllatif Şener ise çok daha önce tasfiye edilmişlerdi. Yine kurucu üyelerden ve partinin önde gelenlerinden İdris Naim Şahin 17 Aralık sürecinde partiden istifa etmek zorunda kalmıştı. Kalanlar kâğıt üstünde partide görünseler de aslında fiilen siyasetin dışına düşürülmüş durumdalar. Partinin önde gelenlerinin hocası kabul edilen Nevzat Yalçıntaş da kopanlardan biri.

Davutoğlu’nun azledilmesi ve ekibinin tasfiyesi ise bu sürecin son halkası olarak görülebilir. Erdoğan’ın yakın çevresinde kurucu kadrolardan kalmış tek kişi Binali Yıldırım. Onun da işlevini tamamladığında ne olacağı malumdur. Erdoğan’ın artık Davutoğlu, Yalçın Akdoğan gibilerine bile tahammülü yoktur.

Partiden ayrılan, ihraç edilen, tasfiye edilen veya etkisizleştirilen isimlerin ortak noktası ise Erdoğan’ın tek adamlığına örtülü veya açık muhalefetleridir. AKP’nin önde gelen bu kadroları gidişatı pekâlâ görmekte ama bir şey yapmamakta veya yapamamaktadırlar.

Gelinen noktada Erdoğan’ın etrafındaki halkada geçmişten gelen dava ve yol arkadaşlarının yerini, adına danışmanlar denen bir devşirme kapıkulu taifesi almıştır. Bu, Erdoğan’a rağmen değil, onun isteği doğrultusunda gelişen bir süreçtir. Ama bir kez süreç tamamlandığında artık geri dönülemez bir noktaya da ulaşılmış olunmaktadır ki şu andaki durum da budur. Erdoğan’ın etrafını sarmış olan bu danışmanlar sürüsü kendi geleceklerini, kaderlerini ve çıkarlarını “tek adam”a bağlamış olduklarından, onu alabildiğine pohpohlamakta, yüceltmekte ve haşmetli hünkâr mertebesine çıkarmaktalar. Böylece hem partide hem de toplumda bir lider kültü yaratılmaktadır ki, bu da tek adam rejiminin olmazsa olmazıdır. Amaç tüm toplumu “hünkâr”ın etrafında toplamak, kenetlemek ve “hünkâr”ın göstereceği doğrultuda ilerlemesini sağlamaktır. Bu tabloda “hünkâr”ın sözü üstüne söz söyleyebilecek, farklı bir görüş belirtebilecek, akıl-fikir-vizyon sahibi kişilere yer yoktur. “Hünkâr”a tam biat etmiş, verilen emirleri sorgusuz sualsiz yerine getirecek, gerektiğinde acımasız olabilecek kişilere ihtiyaç vardır. Böylece “hünkâr” işine geleni tutup gelmeyeni kolayca harcayabilmeli, gerektiğinde yanlışların faturası birilerine yıkılabilmeli ve bu “kullar” kullanılıp atıldığında, parti tabanında veya toplumda bir rahatsızlık yaratmamalıdır.

İşte Erdoğan çevresine bu niteliklere uygun kişileri toplamaktadır. Ve bu kişiler de, kendilerinden beklenene uygun olarak Erdoğan’a gerçekleri değil, onun görmek istediklerini aktarmaktadırlar. Bir yandan da kendi aralarında muazzam bir rekabet ve çekişme içerisindedirler. Böylece Erdoğan giderek gerçeklikten kopmakta, fanteziler ve hayaller gerçeklerin yerini almakta, Erdoğan’ın etrafında bir yalan ve ihtiras sarmalı oluşmakta ve o da bu sarmalın etkisiyle kendini olduğundan daha büyük görmeye devam etmektedir. İhtirasa açgözlülük, kibir ve nobranlık eşlik etmekte, narsisizm ve paranoya gitgide depreşmektedir. Her fırsatta güç çevredekiler ve rakipler üzerinde sınanmaya çalışılmaktadır. Bu anlamda sorunu kişiyle sınırlamamak gerekir, aslında o çevresindeki danışman topluluğuyla bir bütündür. Bu topluluğa hiç kuşkusuz partili kadroları, devlet içinde çöreklenmiş diğer bürokrat takımını ve bu iktidardan nemalanan burjuva kesimleri de eklemek gerekir.

Despotlar neden devşirmelere ihtiyaç duyar?

Politik tasfiye süreçleri ve buna eşlik eden devşirmeleştirme, tüm otokratik ve despotik rejimler için genelleştirilebilecek bir ortak özelliktir. İktidarın tek elde toplanması ve totaliter bir rejimin oluşması sürecinde despot, diktatör veya tek adam, bu süreci sekteye uğratabileceğini düşündüğü tüm kişi ve/veya ekipleri siyasetten tasfiye eder ve yerine de bağımsız bir varlığı, kökü olmayan devşirme kadroları geçirir.

Devşirme sisteminin tarihte çeşitli örnekleri vardır. Bizans’tan Selçuklu’ya, Osmanlı’ya kadar pek çok büyük devlet geleneğinde devşirme sistemi önemli bir yer tutmaktadır. Bu tarihsel örneklere, sömürgeci emperyalist güçlerin, sömürgeleştirdikleri ülkelerde kendilerine bağlı devşirme bir entelijansiya ve yönetici kesimi yaratması da eklenebilir. Kuşkusuz bu tarihsel örneklerdeki kapsamlı devşirme sistemleriyle bugün AKP’de yaşanan devşirmeleştirme süreci arasında ciddi ve niteliksel farklılıklar söz konusudur. Ama geçmişin despotuyla bugün tek adamlığa giden Erdoğan’ın aynı saikten beslendiğini söylemek mümkündür.

Erdoğan’ın, Abdullah Gül, Bülent Arınç, Davutoğlu gibi isimleri tasfiye edip uzaklaştırarak, yerlerine devşirmeleri geçirmesi de aynı saike dayanmaktadır: tek adamlığın ya da despotluğun tesisi. Bu tür isimler AKP’nin yönetiminde ya da hükümette, devlet aygıtının tepelerinde yer aldığı sürece Erdoğan “tek adam”lık rejimini istediği biçimde kuramayacaktır. Bunun bilincinde olan Erdoğan da eşyanın tabiatına uygun hareket ederek, bu unsurları birer birer siyasetten tasfiye etmektedir.

Osmanlı’da devşirme kapıkullarının Fatih’i İstanbul’un fethine itmeleri gibi, bugünün devşirme danışmanları da Erdoğan’ı sürekli “büyük, olağanüstü” projeler gerçekleştirmeye, başarılar kazanmaya itmektedirler. Çünkü ancak bu sayede AKP’nin kurucu kadroları tamamen gözden düşürülerek siyaseten infaz edilebilecek, parlamento ve hükümet devre dışı bırakılacak, en önemlisi de ordu Erdoğan’a bağlanabilecek, böylece gerçek anlamda tek adamlık başlayacaktır.

Despotluğun ve faşist diktatörlüklerin inşası sürecinde yaşanan politik tasfiyelere çok daha yakın tarihlerden örnekler vermek de mümkündür. Meselâ Hitler de diktatörlük kariyerine, 1919 yılında girdiği DAP’ın (Alman İşçi Partisi) kurucularından ve önde gelen kadrolarından (aynı zamanda kendisini siyasete hazırlayan kişiler) Drexler ve Esser gibi kişileri tasfiyeyle başlamıştır. Hitler’in bu tasfiyeci çizgisi Nazi partisinin iktidara tırmanma sürecinde de devam etmiş ve “Uzun Bıçaklar Gecesi”yle doruğuna ulaşmıştır.

Önce iktidarının önünü açan Von Papen’i sürgüne yollayan Hitler, ardından “Uzun Bıçaklar Gecesi” adı verilen operasyonla SA’ların şefi, en yakın arkadaşı ve hareketin ikinci kişisi pozisyonunda olan Röhm dâhil olmak üzere faşist hareketin birçok önde gelen ismini (yaklaşık 85 kişi) öldürtmüştür. Tabii bu sayıya muhalif kanattan çeşitli politikacıları da eklemek gerekir ki, bu şekilde (toplama kampına gönderilenler de dâhil edildiğinde) toplam sayı bini geçmektedir.

Hitler’in Drexler ve Esser gibileri tasfiye etmesindeki amacı (ki bu olay Hitler partiye girdikten 2 yıl sonra yaşanmıştır), parti üzerinde tam hâkimiyetini kurmaktı. Von Papen’in tasfiyesinin gerekçesi ise Hitler’in mutlak otorite sahibi bir diktatör olarak kimseye “borçlu” görünmek istememesi olarak ifade edilmektedir. Tüm diktatörler gibi Hitler’in de, “seni ben başa getirdim” diyebilecek birine tahammül etmesi mümkün değildir. Tıpkı Erdoğan’ın Abdullah Gül’ü bir kenara atması gibi… “Uzun Bıçaklar Gecesi”nin ardında yatan nedenlerden biri ise idam edilen Nazi şeflerinin çoğunlukla Hitler’in eski dava ve yol arkadaşları olması, hareketin içinden gelmeleri yani tabanda ciddi bir otoriteleri olmasıydı. Örneğin SA şefi Röhm, Hitler’e “sen” diye hitap edebilen az sayıda kişiden biridir. Bu tasfiyeyle birlikte Hitler’in tek adamlığı önünde hiçbir engel kalmamış, bu eski Nazi kadrolarından kurtulan Hitler bunların yerine (partinin devletle bütünleşme sürecinin bir parçası ve yansıması olarak) ordu ve devlet aygıtı içinden seçtiği kişileri getirmiştir.

Hitler’in kullandığı bu tasfiyeci yöntemler, faşizmin iktidara gelişinden sonra da devam etmiştir. Hitler, savaş bakanı Blomberg’i şantajla tehdit ederek (karısının fahişelik yaptığına dair kayıtlar olduğunu iddia ederek) istifaya zorlamış, üst düzey ordu komutanlarından General Fritsch’i de “homoseksüel” olduğu gerekçesiyle tasfiye etmiştir. Her iki tasfiyenin de asıl sebebi bu kişilerin Avrupa’nın işgaline sıcak bakmamalarıydı. Üst düzey yöneticilerin çeşitli suçlamalarla ve/veya şantajlarla tasfiyesi tek adam rejimlerine içkin bir özelliktir.

Bunun neredeyse genel bir kural olduğu, diğer tarihsel emsallerden de anlaşılabilir. Mussolini de iktidara yürüdüğü kadroları zamanı gelince tasfiye etmiş ve üstelik şu ünlü sözü sarfetmiştir: “Faşizm iktidara yürüdüğü kadrolarla iktidar olamaz.” Bir başka örnek de Stalin’dir. Ekim Devriminin yaşandığı Rusya’da iktidarı işçi sınıfının elinden alarak gaspeden bürokrasinin başındaki Stalin, devrimin yaratıcısı olan Bolşevik Partinin kurucu unsurlarını ve başta gelen kadrolarını da her fırsatta “temizlemiş”tir. Bu sürecin şahikasını da “Büyük Terör” denilen ve 1937’de gerçekleştirilen Moskova Mahkemeleri oluşturmuştur. Bu düzmece mahkemeler ve muhaliflere yönelik terör dalgası sona erdiğinde, Bolşevik Partinin devrimden önceki merkez komite üyelerinden Stalin hariç kimse hayatta değildi. (Troçki de yurt dışında olmasına rağmen gıyabında yargılanmış ve nihayetinde Stalin’in ajanlarınca katledilmiştir.) Stalin’in bürokratik diktatörlüğünün yürüttüğü tasfiye dalgası sonucu Bolşevik Partinin kadrolarının neredeyse tamamı yok edilmiş ve yerlerine kızıl görünümlü küçük-burjuva “devşirme” unsurlar getirilmiştir. Stalin açısından da bu büyük “temizlik” ve tasfiyelerin temel sebebi aynıdır: liderin yani tek adamın mutlak otoritesinin, iktidarının tesisi.

Kaddafi’nin “Devrimci Komite Konseyi”ndekileri (ki bu kişiler çoğunlukla dava arkadaşlarıydı) sindirerek veya öldürerek tasfiye etmesi ve yerine kendi yakınlarını, oğullarını getirmesi; Saddam’ın 1979’da devlet başkanı olur olmaz, “Devrim Komuta Konseyi”nde yer alanlar dâhil olmak üzere BAAS partisi ve orduda üst düzey görevli olan yüzlerce kişiyi öldürtmesi vb… Benzer süreçlere ilişkin pek çok farklı örnek vermek mümkündür. Örneklerin hepsinde de ortak nokta aynıdır; tek adamlığa giden yolda “lider” beraber yola çıktığı ya da mücadele verdiği dava arkadaşlarını, yol arkadaşlarını tasfiye ederek yerlerine tamamen kendisine biat etmiş olan “devşirmeleri” getirir.

Tek adam-tek parti rejimine doğru

Bu tarihsel örneklerin de gösterdiği üzere, Erdoğan’ın izlediği tasfiye ve devşirmeleştirme süreci “geçici” veya “tesadüfî” yahut Erdoğan’a has bir olgu değildir. Politik tasfiyeler devam edecek ve öncekilerin yerini alan devşirmeler de tasfiye edilerek yerlerini başkalarına bırakacaktır.

Bu sürecin bir işlevi de parti ve devlet aygıtının bütünleşmesidir ki aslında şimdilerde yaşanan da budur. “Partili cumhurbaşkanı” meselesini de bu temelde kavramak gerekir. Hem devletin hem de iktidar partisinin başı olarak Erdoğan, bu sayede, parti-devlet bütünleşmesini nihayetine erdirmeyi hedeflemektedir. Yavaş yavaş ortaya tek parti ve tek adam rejimlerindeki manzaralar çıkmaktadır. Dokunulmazlıkların kaldırılması vesilesiyle parlamentonun fiilen feshi süreci zaten başlamıştır. Türk tipi başkanlığa geçildiğinde de parlamento ya ortadan kalkmış ya da tamamen işlevsizleşmiş veya sadece AKP’li vekillerden oluşan bir aygıta dönüşmüş olacaktır.

Belirtmek gerekir ki, tek adam-tek parti rejimi veya benzeri diktatoryal rejimler, ancak tarihin bazı özel koşullarında, olağanüstü süreçlerde ortaya çıkmaktadır. Ortadoğu bölgesi ve Türkiye de şimdi böylesi bir süreçten geçmektedir. Dolayısıyla Erdoğan şimdilik bu süreci istediği yönde ilerletebilmektedir. Kısacası işçi-emekçi sınıflar açısından kolayından, mücadele vermeden içinden çıkılabilecek bir durum söz konusu değildir. Ama şunu da biliyoruz ki, tarihteki tüm diktatörler ve tek adamlar, “geldikleri gibi” gitmişlerdir.