Ömrünü Baskı ve Zorla Uzatmaya Çalışan Bir İktidar


Erdoğan-AKP her ne kadar emekçi kitlelerin bir bölümünü, “eskiye dönüş”, “terör”, “bölünme”, “dış düşman” gibi korkularla felçleştirerek peşinden gitmeye halen razı edebiliyorsa da, bu desteğin de uzun vadeli olamayacağı açıktır. Sonuçta, uluslararası konjonktür de, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal ve ekonomik koşullar da tümüyle değişmiş, AKP’yi iktidara getiren ve ona bu zamana kadar koltukta kalma olanağı veren nesnel zemin ortadan kalkmıştır. Ancak bu durum onun otomatikman tepetaklak olacağı anlamına gelmemektedir.



Türkiye’de 1994’te ve 2001’de yaşanan iki büyük ekonomik krizin, devletin içine sürüklendiği borç batağının, üç haneli rakamlara yaklaşan enflasyonun, artan işsizliğin ve bunlara eşlik eden siyasi krizin tüm toplum kesimlerinde yarattığı derin hoşnutsuzluğu ve değişim arzusunu, yerli ve uluslararası sermayenin aktif desteğiyle fırsata dönüştürerek 2002 Kasımında iktidara gelen AKP, 14 yıldır bu koltukta oturuyor. Çok partili döneme geçildiği 1946’dan bu yana bir partinin kesintisiz iktidarda kaldığı en uzun süre olma özelliğini de taşıyan bu süreç[1] boyunca, AKP kendisini hep büyük bir ekonomik-siyasi başarı projesi olarak pazarladı. Kritik aşamalarda devreye soktuğu “mağduriyet” edebiyatı bir kenara bırakılacak olursa, AKP’nin halk kitlelerini peşine takmak için başvurduğu argümanlar ve vaatler, uzunca bir dönem boyunca esas olarak “istikrar”, “büyüme”, “kalkınma” öyküleriyle ve “dünya gücü Türkiye”, “yeni Türkiye”, “2023 vizyonu” gibi sloganlarla bezeliydi. Ne var ki, 2013’ten bu yana dozu giderek yükselen sıkışmışlık durumu, iktidarı bariz bir söylem değişikliğine yöneltti. 2013 Mayısında patlak veren “Gezi” direnişi ve bunu takiben yaşanan 17-25 Aralık siyasi krizi bu açıdan önemli bir dönüm noktası oldu. O noktadan itibaren, “daha güzel günler” umudunu besleyen pozitif söylemin yerini, kaos, istikrarsızlık, bölünme gibi korkuları körüklemek üzere öne çıkarılan “negatif” bir propaganda aldı. Kuşkusuz her türlü muhalefete tahammülsüzlük ve azgın bir saldırganlık eşliğinde.

“İleri demokrasi” vaadiyle yola çıkan Erdoğan-AKP iktidarı, özelikle 2011’den sonra çeşitli otoriterleşme aşamalarından geçmiş ve nihayetinde totaliter bir diktatörlüğe evrilmiştir. Nisan ayında yapılması planlanan referandum ise, bu diktatörlüğün kurumsallaştırılıp kalıcılaştırılması amacıyla atılan en büyük adımı oluşturuyor. Erdoğan-AKP iktidarı, 7 Haziran 2015 seçimlerinde aldığı yenilgiden sonra bir kez daha tökezlerse ömrünün uzun olamayacağının farkında. Bu yüzden de referandumda “evet” oylarının olabildiğince yüksek çıkması için elinden gelen her şeyi yapıyor. Ne var ki “hayır” oyları şu anda önde gidiyor ve bu durum iktidarın paçalarını tutuşturuyor. Bunu değiştirmek içinse, sıkıştığı her durumda başvurduğu “korku, düşmanlık, kriz, kaos” algısını körükleme taktiğine başvuruyor. Ancak asıl açmaz, referandumdan “evet” sonucu da çıksa, gerek Erdoğan’ın gerekse AKP’nin iktidar koltuğunda rahat oturamayacak oluşudur. Bu yüzden algı operasyonlarına hız verilirken, saldırganlık da tüm cephelerde alabildiğine arttırılmaktadır.

İflas eden bir burjuva proje olarak Erdoğan-AKP iktidarı

Kurulduktan 15 ay sonra katıldığı ilk genel seçimlerden %35’e yakın bir oyla galip çıkan AKP, burjuvazinin yüksek mahfillerinde hazırlanan ve büyük umutlar bağlanan bir proje olarak şekillendirilmişti. Bu yeni projeyi koşullandıran şey, Türkiye kapitalizminin uzun süredir yaşadığı ekonomik ve siyasi krize mevcut düzen partilerinin yanıt verememesiydi. Mehmet Sinan’ın belirttiği gibi, dünya konjonktüründe köklü bir değişimin yaşandığı 90’lı yıllarda, büyük sermaye çevreleri, kendi düzenlerinin selâmeti bakımından tercihlerini Avrupa sermayesiyle entegrasyondan yana yapmışlardı. Bunlar, biriken sorunların çözümü için AB yanlısı bir ekonomik ve politik stratejinin vakit geçirilmeksizin uygulanmasını talep ediyorlardı. “Büyük sermayenin belli bir tarihten beri Türkiye’de «demokratik dönüşümleri» ısrarla savunur hale gelmesi ve bu bağlamda 12 Eylül rejiminin uzantısı konumunda olan mevcut burjuva siyasal yapının değişmesini istemesi ve Avrupa’daki gibi bir «burjuva demokrasisinin» Türkiye’de de işletilmesinin artık gerekli olduğunu «ilan» etmesi hep bu AB tercihi ile bağlantılıydı.” Bunun yanı sıra, ekonomi çarklarının döndürülmesi için, tıkanan borç kanallarını açmak gerekiyordu. “Ancak borçlanabilmek için istikrarlı bir siyasal ortama ve keza, borç para verenlerin (IMF’nin ve Dünya Bankasının) önerdiği programı aksatmadan ve sulandırmadan uygulayacak «güçlü» ve «irade sahibi» burjuva hükümetlere gereksinim vardı. Yani özetle söyleyecek olursak; borç batağına batmış kapitalist bir ülke olan Türkiye’de, siyasetle ekonominin kaderi ölümcül bir biçimde birbirine bağlı hale gelmişti.[2]

Statükoya teslim olan ve halk desteğini yitiren burjuva partilerden umudunu kesen büyük burjuvazi, bu noktada yeni bir arayış içine girmişti. “Kendisi de otoriter-statükocu devlet düzeninden mustarip olan ve siyasal varlığını bu «laik» devlete kabul ettirebilmek için meşruiyet savaşı veren İslami bir partinin (AKP) kuruluşu, TÜSİAD’a aradığı parti oluşumunu sunacaktı. AKP «yeni» bir siyasal oluşumdu ve üstelik halkın gözünde, «gadre uğramış» mütedeyyin insanların oluşturduğu bir parti imajı çiziyordu.” (age)

Bu partinin yerli ve emperyalist burjuvazinin yönlendiriciliğinde yürüttüğü pazarlama kampanyası, 2002 Kasımında yapılan erken genel seçimlerde hedefine ulaştı. Burjuva siyasete onyıllardır damgasını vuran düzen partilerinin CHP hariç tümü baraj altında kalırken, demokratik dönüşümlerden, AB üyeliğinden, ekonomik kalkınmadan dem vuran ve “mazlum”u oynayan AKP bu seçimlerden birinci parti olarak çıktı. %34,3 oyla iktidara gelmesine rağmen Mecliste %66 gibi ezici bir çoğunluğa sahip olması ise anti-demokratik seçim sistemi sayesinde ona sunulan ekstra bir armağandı. Söz konusu seçimlerde %10’luk baraja takılan partilerin aldıkları toplam oy oranı %46 olup, bu ağırlıkta bir toplum kesimi Mecliste temsil bulamamıştı.

Büyük sermayenin Türkiye kapitalizminin birikmiş sorunlarını çözme misyonunu yüklediği AKP, iktidara geldiğinde bu doğrultuda adımlar atmaya girişti. AB’ye katılım sürecinin gerektirdiği ekonomik, sosyal ve siyasal dönüşümler hükümetin politik takviminde önemli bir yer işgal ediyordu. 80’lerden beri Kürt illerinde kesintisiz devam eden OHAL’in kaldırılması, “terörle mücadele” kanununda değişiklikler yapılması, bazı anti-demokratik yasa ve uygulamaların kaldırılması bu sürecin önemli unsurlarındandı. Kürt sorununda ve Kıbrıs sorununda çözümden yana bir dil kullanılması ve buna uygun girişimlerde bulunulması da öyle. AKP o dönemde, demokrasi, insan hakları, adalet, özgürlük gibi sözcükleri dilinden düşürmüyordu. Sermayenin arzusu doğrultusunda hayata geçirilen neo-liberal saldırılar ise, özellikle belediye, sağlık ve bayındırlık hizmetlerindeki bazı kısmi iyileştirmelerin bire bin katılarak öne çıkarılması sayesinde emekçi kitlelerin gözlerinden saklanıyordu.

Avrupalı ve Amerikalı dostlarının bir dediğini iki etmemeye çalışan AKP, tıkanan borç kanallarını da açmış, uluslararası finans kurumları, sermayenin ihtiyaçları doğrultusundaki dönüşümleri “yapısal reformlar” adı altında hızla gerçekleştiren bu ülkeye memnuniyetle kredi verir hale gelmişlerdi. Ne de olsa alınan borçlar, işçi ve emekçilerin derin sömürüsü sayesinde vaktinde geri ödenir hale gelmişti. Ekonomik olarak iflas etmiş olan devlet, vergileri arttırarak, özelleştirmelere hız vererek ve kamu harcamalarında kesintiye giderek bu borcu döndürülebilir düzeylere çekmeyi başaracaktı. Buna mukabil özel sektörün ve “hanehalkı”nın borcu sıçramalı bir şekilde artacaktı. Ama yerli ve yabancı sermaye yatırımları artıyor, ekonomi büyüyordu ya, gerisinden kime neydi!

AKP ve destekçisi büyük sermaye, AB ile bütünleşerek emperyalist hiyerarşide yükselme amacını da güdüyordu. Elbette aynı amaçla, ABD’nin “BOP” adını verdiği emperyalist savaş projesine de gururla eşbaşkan olunuyordu! Eşbaşkan Erdoğan, bu emperyalist projenin “Ortadoğu barışına yönelik kurulduğunu, bunun yanında bölgenin ekonomik kalkınmasına, özgürlüğüne, kadın haklarına yönelik kurulmuş, eğitim özgürlüğünü daha ileri safhalara taşımak için atılmış bir adım olduğunu” savunuyordu. 

Söz konusu dönemde AKP, AB’yle de ABD’yle de canciğer kuzu sarmasıydı. Ne bugün dile getirmeyi pek sevdikleri emperyalistlikleri umurundaydı, ne ırkçılıkları, ne de İslamofobiklikleri… Aksine Batı demokrasisi övülüyor, model alındığı iddia ediliyordu. Dostluk, komşularla sıfır sorun, işbirliği, ortak amaçlar gibi pozitif söylemler revaçtaydı o günlerde. Kurulsun stratejik ortaklıklar, sıkılsın eller, dağıtılsın gülücükler…

Türkiye kapitalizmi bu süreçte uluslararası konjonktürden faydalanarak ve onunla uyum içinde izlenen ekonomik ve siyasi hat sayesinde, belirgin bir yükseliş trendine girmiş ve Türkiye alt-emperyalist bir güç haline gelmişti. AKP’nin kitle desteğini arttırarak yükselmesini koşullayan da bu yükseliş trendiydi. AKP, söz konusu döneme denk düşen “başarı” hikâyelerini anlatırken, ulusal ve uluslararası sermayeye verilen güvenceler ve bulunulan vaatler karşılığında alınan tam desteğin, ABD’nin düşük faiz-kur politikasının ve akan yabancı sermayenin bunun üzerindeki rolünden hiç söz etmiyordu elbette. Ona göre, yaşanan ekonomik büyüme izlenen akılcı politikalar sayesinde yakalanmıştı ve ilelebet devam edecekti. Her şey Erdoğan’ın vizyon sahibi oluşundan, ferasetinden, ustalığından, güçlü liderliğinden kaynaklanıyordu! Ekonomi politikalarında, iç ve dış siyasette izlediği doğru çizgi sayesinde Türkiye şöyle büyümüş, böyle kalkınmış, demokratikleşmiş vs. vs. idi! Türkiye bir dünya gücüydü, Erdoğan da dünya lideri!

Ne var ki konjonktür değiştiğinde her şey altüst olmaya başladı. 2008 krizi ABD gibi AB’yi de şiddetli bir şekilde vurdu ve ortada ne Kopenhag kriterleri kaldı ne Maastricht. AB’den gelen çatırdama sesleri her gün biraz daha şiddetlenir oldu. Göçmenlere, özellikle de Müslümanlara yönelik ırkçı, ayrımcı politikalar azgınlaştı; faşist akımlar güç kazandı; işsizliğin sıçramalı bir şekilde artması ve elbette işçi sınıfından yükselen tepkiler Batılı egemenlerin tüm ayarlarını bozdu. Demokratik hak ve özgürlükler sınırlanırken polis devleti uygulamalarına ağırlık verildi. 2011’de patlak veren Arap isyanı dalgasıyla eş zamanlı olarak güney Avrupa ülkelerinde emekçi kitlelerin yükselen mücadelesi, Batı burjuvazisinin çok boyutlu saldırılarını daha da azgınlaştırdı. Göçmen kriziyse bunun üstüne tüy dikti. Tüm bu konjonktür değişimi Türkiye ve onun dümenindeki AKP üzerinde de etkisini aynı çarpıcılıkta gösterdi. Üstelik 2012’den itibaren emperyal saldırganlığı doruklara tırmanan Erdoğan-AKP iktidarı Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da kendi başına iş kotarmaya kalkınca, Rusya, ABD ve AB’yle yaşanan gerginlikler bir üst düzeye tırmandı ve ipler sık sık kopma noktasına gelir oldu.

Elif Çağlı daha 2003 yılında kaleme aldığı “Avrupa Birliği Sorununda Marksist Tutum” adlı broşüründe, Türkiye’nin AB yolculuğunun emperyalist güçler arasında yürüyen hegemonya savaşından bağımsız bir gelişme kaydedemeyeceğini şöyle vurguluyordu: “Emperyalist güçler arasındaki hegemonya savaşının gidişatına bağlı olarak, Türkiye’nin AB yolculuğunun seyrinde yeni gelişmeler kaydedilebilecek olsa da, bu sorun basitçe bir AB’ye katılım sorunu değildir. Yıllardır çözümlenemeyen bu problem, artık doğrudan doğruya emperyalist savaşların alevleri arasında belirlenmek istenen «yeni dünya düzeni»nin bir parçası haline gelmiştir.” (Elif Çağlı, Tarih Bilinci Yay.)

Yaşanan süreç, bu tespiti doğrulamış ve emperyalist hegemonya ve paylaşım savaşının gidişatındaki değişimlere ve kapitalizmin içinde bulunduğu tarihsel krize paralel olarak, Türkiye AB treninden adım adım uzaklaşmıştır. Bugün gelinen noktada, AKP iktidarı AB projesini bir kenara bırakmış, Batı’yla ilişkilerde öne çıkan pozitif dilin yerini, tehdit, şantaj ve düşmanlıkla örülü bir dil almıştır. “Göçmenleri üzerinize salarız”, “bizim işimize burnunuzu sokmayın”la başlayıp, “artık hiçbir Avrupalı dünyanın hiçbir yerinde sokağa güvenle adım atamaz”, “hepiniz faşistsiniz, Nazisiniz”le devam eden tehdit, küfür ve hakaretlerle çizilen bir yeni dış politika hattı söz konusudur. Öyle ki, bu politika burjuva akiller tarafından, diplomasi tarihinde örneği görülmedik bir seviyesizlik ve edepsizlik olarak değerlendirilmektedir. Büyük emperyalist güçlerle aşık atmaya kalkan Türkiye bugün, sınır komşuları başta olmak üzere tüm ülkelerle kavgalı, her vesileyle şamarlanıp haddi bildirilen bir devlet haline gelmiştir. ABD ve Avrupa burjuvazisi, medya organları aracılığıyla Erdoğan’ı topa tutmaktadır. Her daim rotasını Batı olarak belirlemiş TÜSİAD burjuvazisinin de, iktidarın gazabından korunmak için ses çıkaramasa bile bu durumdan hoşnut olduğu söylenemez.

TÜSİAD burjuvazisinin hoşnutsuzluğunu arttıran daha da önemli unsur kuşkusuz, siyasi iktidarın elindeki gücü sermayenin el değiştirmesi için kullanarak sermaye içi dengeleri altüst etmesidir. İktidarın nimetlerinden nemalanma güdüsüyle ve büyük bir çekim hızıyla AKP’ye yanaşan ya da daha baştan onun yanında konumlanıp palazlanan yandaş sermaye grupları, TÜSİAD’da somutlanan geleneksel büyük sermaye gruplarına ciddi rakipler haline getirilmiştir. İnşaattan askeri sanayiye dek geniş bir yelpazede faaliyet gösteren yeni yetme şirketler, siyasi iktidarın kol kanat germesiyle ve devlet ihaleleriyle büyük sermaye güçleri haline gelerek, geleneksel büyük sermayenin pastadan aldığı payı azaltmışlardır. Bu durum sermaye içi kavgayı şiddetlendirmiştir. Medyadaki el değiştirmelerle ve büyük kaynaklar akıtılarak yaratılan “havuz medyası” ise iktidarın ideolojik savaş aygıtını oluşturarak, onun tüm çalkantı ve tıkanmalara rağmen bugüne dek iktidarda kalabilmesinde kilit bir rol oynamıştır.

Keza 15 Temmuz’dan sonra yaşananlar da TÜSİAD burjuvazisinde büyük bir tedirginliğe yol açmaktadır. Aralarında dev sermaye gruplarının da bulunduğu yüzlerce şirket ve vakfın mal varlıklarına bir kararnameyle el konulması, açıktır ki, kapitalizmin işleyiş kurallarını altüst ederek sermaye açısından güvencesiz, her türlü belirsizlikle dolu bir ortam yaratmıştır. Üstelik tüm bunlar kapitalizmin büyük bir kriz yaşadığı bir sürece denk gelmiştir. Erdoğan-AKP, tıkanan ekonomiyi açmak ve bunun yarattığı toplumsal sonuçları kendi iktidarına yönelik bir tehdit olmaktan çıkarmak için yatırımların ve istihdamın artmasını isterken, sermaye, karşı karşıya olduğu ekonomik kriz koşullarının yanı sıra izlenen siyasetin bir ürünü olan güvensizlik ve belirsizlik ortamında yatırımdan kaçma eğilimine girmiştir. Üstelik ekonomideki tıkanma, döviz kurundaki aşırı oynaklık, borçların çevrilemez hale gelmesi ve tüm bunlara rağmen Erdoğan-AKP’nin siyasi kriz üstüne kriz yaratmaya devam ederek ekonomik krizi derinleştirmesi, “yandaş” burjuvazi de dâhil olmak üzere tüm sermaye kesimlerinde, bunun sürdürülebilir ve katlanılabilir bir durum olmadığı düşüncesini pekiştirmektedir.

Borçlanma olanakları daralan hükümet, “Varlık Fonu”nu teminat göstererek borçlanmayı sürdürebilmeyi planlamakta, özelleştirme gelirleriyle ve borçlarla ekonomiyi döndürmeye çalışmaktadır. Ancak satıp savılacak kaynaklar son derece azaldığı gibi, Türkiye’nin kredi notunun tüm kredi kuruluşlarınca negatife çekilmesi borç olanaklarını kısıtlamakta ve Körfez sermayesinden ya da “belirsiz” kaynaklardan gelen paralar krizi atlatmaya yetmemektedir. Tüm bunların, dünya çapındaki ekonomik krizle çakışması Türkiye kapitalizminin içinde bulunduğu krizi ve AKP’nin sıkışıklığını daha da derinleştirmektedir.

Emekçiler cephesinde durum

Söz konusu koşullarda emekçi kitlelerin durumu da giderek kötüleşmiştir. İşyerlerinde canları çıkana kadar çalıştıkları halde yoksulluktan kurtulamayan, binlercesi işçi cinayetlerinde katledilen, tüm bunlara karşı greve çıktıklarında grevleri yasaklanan işçiler; borç batağına batan, iflas eden esnaf; gübre, mazot, elektrik gibi girdi masrafları ve büyük şirketlerin düşük fiyat politikası yüzünden ürünü beş para etmeyen köylüler; dağları, ormanları maden şirketlerinin, HES’lerin, termik santrallerin işgaline uğrayan emekçiler; gelecek güvencesi adına gittikleri üniversitelerden mezun olup yıllarca işsiz kalan ya da asgari ücrete talim etmek zorunda bırakılan gençler; iktidarın körüklediği gerici atmosferde boğulan, tacize, tecavüze, şiddete, aşağılanmaya maruz kalan kadınlar…

İşsizlik, düşük ücretler, artan enflasyon, dağ gibi biriken borçlar, işçilerin ve emekçilerin geleceğe güvensizlik ve çıkışsızlık duygusunu alabildiğine derinleştiriyor. Bugün gelinen noktada işsizlik oranı tekrar 2008 krizindeki düzeylere fırlamıştır. TÜİK’in bin bir dümenle düşük çıkardığı işsizlik oranı, buna rağmen Ocak ayında %12,7’ye, tarım dışı işsizlik oranı ise %14,9’a çıkmıştır. İşsiz sayısı ise rekor kırarak 4 milyona yaklaşmıştır. Bu arada genç işsizliğinin oranı %24’e, genç kadın işsizliği ise %29’a yükselmiştir. Bir aydan daha uzun süre işsiz kalanları işsiz kategorisine dâhil etmeyen TÜİK’i bir kenara bırakıp DİSK-AR’ın verilerine bakacak olursak durumun vahameti daha açık görülmektedir. Gerçeği çok daha doğru bir şekilde yansıtan bu verilere göre, işsizlik oranı %21, işsiz sayısı ise 7 milyondur.

Ortalama ücretlerin asgari ücret düzeyinde seyrettiği Türkiye’de burjuvazi kâr oranlarını işçi sınıfının yoğun sömürüsü temelinde yükseltmeye çalışırken, işçiler 12 saati aşan günlük çalışma sürelerine rağmen zorlukla geçinebilmektedirler. Asgari ücretle hayatta kalmanın mümkün olmadığı ortadadır. On milyonlarca emekçinin buna rağmen ayakta kalması ise, körüklenen kredi mekanizması sayesinde mümkün olabilmiştir. Ne var ki, bu korkunç bir borç sarmalını da beraberinde getirmiştir. İşçi ve emekçiler, şimdiye dek görülmedik ölçüde büyük bir borç batağı içindedirler. Burjuva iktisatçılar, ekonominin açmazlarına daha ziyade özel sektör borçları üzerinden işaret ederken, 14 yıllık AKP iktidarı altında borç miktarındaki en yüksek artışın “hanehalkı” borçlanmasında görülmesi, durumun emekçiler açısından arz ettiği feci durumu çarpıcı bir şekilde göstermektedir. 2002 yılında “hanehalkı”nın bankalara borcu 6,6 milyar lira iken, bu miktar sıçramalı artışlar kaydederek 2016’da 440 milyar liraya ulaşmıştır.

Görüldüğü gibi emekçiler artan enflasyon ve işsizliğe, devasa borçların altına girerek direnmeye çalışıyorlar. Ne var ki bu durum artık “sürdürülebilir” olmaktan çıkmıştır. Emekçiler cephesinde hoşnutsuzluk derinden derine artıyor. Kapitalizm derin bir tarihsel bunalım içinde debelenirken, bu sorunların üstesinden gelmesi olanaksız olan burjuva iktidar, tam da bu yüzdendir ki, işçi ve emekçilerin zihinlerini gerçek sorunlarından uzaklaştırarak, milliyetçiliği körüklüyor, hayali iç ve dış düşmanlar üreterek, onları korku temelinde peşinden sürüklemeye çalışıyor.

AKP, “eski Türkiye” olarak kodladığı Kemalist askeri-sivil bürokratik kesimlerin gücü kırılmış olmasına rağmen, iktidarını halen mağduriyet edebiyatına dayanarak sürdürmeye çabalıyor. Ne var ki, bu söylemin AKP tabanında eski cazibesini ve inandırıcılığını yitirmeye başladığı görülüyor. Tam da bu yüzdendir ki, yeni “mağduriyet” alanları yaratılıyor ve bunun üzerinden yeni endişeler, korkular beslenmeye çalışılıyor. Hollanda’yla çıkarılan ve tüm Avrupa ülkelerine yayılan son kriz bunun bariz bir örneğidir.

AKP iktidarı uzun zamandır, “insan hakları”, özgürlük”, “demokrasi”, “adalet” gibi pozitif söylemleri bir kenara fırlatarak bunların yerini, her alanda yoğunlaşan faşist baskılarla, “tek adam”ın meşrulaştırılmasına da hizmet eden Osmanlı övgüleriyle, idam çığırtkanlığıyla doldurmuştur. Ocak ayında yaptığı muhtarlar toplantısında Erdoğan özgürlük anlayışını şu noktaya indirgemişti: “Ne inanç ne fikir özgürlüğüne bu ülkede yasak gelmiştir, bundan sonra da gelmeyecektir. Özgürlük Yavuz Sultan Selim köprüsünden geçer, Marmaray’dan geçer, şimdi yapılıyor Çanakkale köprüsünden geçer.”

Binali Yıldırım da Çanakkale köprüsünün temel atma töreninde ustasının izinden giderek demokrasi anlayışlarına açıklık getirmiştir: “Dev proje ile Çanakkale’den dünyaya güçlü Türkiye, büyük Türkiye gerçeğini haykırıyoruz. Ey Avrupa bırak sen Türklere yasak koymayı, bırak sen demokrasi nutukları atmayı. Çanakkale’ye bak.”

Görüldüğü üzere, Erdoğan-AKP’nin inşa ettikleri totaliter diktatörlük altında, özgürlük ve demokrasi, insan aklıyla alay edercesine köprülere, duble yollara, tüp geçitlere indirgenmiştir. Üstelik Erdoğan rejiminin iradesine güya pek itibar ettiği “millet”, fahiş geçiş ücretleri nedeniyle ne bu köprülerden geçebilmektedir, ne o otobanları, tüp geçitleri kullanabilmektedir. Dahası, verilen taahhüdün altında kalan geçişlerin parasını da işletmeci şirkete tıkır tıkır ödemek zorunda bırakılmıştır. Hem de “yerli ve milli para birimimiz” üzerinden değil, cebinde bulunduranın “terörist” sayıldığı dolar ya da euro üzerinden!

Muhalefeti bastırıp sindirerek yok etmeye odaklanan AKP iktidarı “iç ve dış düşmanlar”a her gün bir yenisini ekliyor. Kalkınmanın, dünya gücü olmanın yolunun “güçlü lider”den geçtiği, onun mutlak iktidarının onaylanmasının hayat memat meselesi olduğu yalanını bozuk plak gibi tekrarlıyor. “Reis”e biat etmeyen, onu eleştiren herkes terörist ilan ediliyor. Bütün dünyanın bize karşı olduğu söyleniyor. “Üst akıl” kaos yaratıp bizi yok etmek istiyor, komplolar, oyunlar birbirini izliyor!

“Parlamenter sistem koalisyonlara yola açar ve istikrarı bozup krizlere neden olur” diyen hükümet sanki 14 yıldır tek parti iktidarı yokmuş gibi milleti aptal yerine koyuyor. İstediği başkanlık rejiminin burjuva demokrasisinin işlediği hiçbir ülkede söz konusu olmadığını, bunun adının tek adam sultası altında bir totaliter diktatörlük olduğunu gizlemeye çalışıyor.

Erdoğan-AKP her ne kadar emekçi kitlelerin bir bölümünü, “eskiye dönüş”, “terör”, “bölünme”, “dış düşman” gibi korkularla felçleştirerek peşinden gitmeye halen razı edebiliyorsa da, bu desteğin de uzun vadeli olamayacağı açıktır. Sonuçta, uluslararası konjonktür de, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal ve ekonomik koşullar da tümüyle değişmiş, AKP’yi iktidara getiren ve ona bu zamana kadar koltukta kalma olanağı veren nesnel zemin ortadan kalkmıştır. Ancak bu durum onun otomatikman tepetaklak olacağı anlamına gelmemektedir. Erdoğan ve AKP’nin, iktidardan düşmemek için elindeki her türlü olanağı sonuna kadar kullanacağı aşikârdır. Fakat emekçiler cephesinde de, ağırlaşarak biriken sorunlar (emek-sermaye çelişkisinin yarattığı sorunların yanı sıra çeşitli demokratik sorunlar) karşısında tepkilerin büyüyerek yayılmaya devam edeceğine şüphe yoktur.



[1]      Bir partinin iktidar koltuğunu kesintisiz bir şekilde bu denli uzun süre elinde tutması, burjuva demokrasilerinde sıkça görülen bir vaka değildir. Bu alışılmadık durumu yaratan nesnelliğin kavranabilmesi bakımından, Mehmet Sinan’ın AKP iktidarının önemli dönemeç noktalarını irdeleyen yazıları son derece önemli bir kaynak teşkil ediyor. Marksist Tutum’da yayınlanan yazılarında Mehmet Sinan bu “olağandışı” durumu yaratan nesnel koşulları sosyal, siyasal ve ekonomik temelleriyle çok yönlü olarak ele almaktadır.

[2]      Mehmet Sinan, Paşalar Cumhuriyetinden Burjuva Cumhuriyetine TC’nin Sivilleşme Sancısı, Temmuz 2007, marksist.com