Navigation

KHK’yla Taşeron İşçisine “Şartsız, Ayrımsız Kadro” Aldatmacası

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Yaşanan son süreç bir kez daha göstermektedir ki, taşeron işçilerinin ve 4-C’den 4-B’ye geçirilen işçilerin taleplerini eksiksiz elde edebilmeleri için, hükümetin yalanlarına kanmamaları ve sendikacı kılığı altındaki işbirlikçileri başlarından def ederek çok daha kitlesel ve örgütlü bir mücadele yürütmeleri zorunludur.

AKP hükümeti 24 Aralıkta, çok sayıda farklı konudaki yasal düzenlemeyi tek çuvalın içine tıkıştırdığı bir OHAL kararnamesi yayınladı. 696 sayılı bu KHK’da yer alan değişikliklerden birini de taşeron ve 4-C’li işçilere yönelik yeni düzenlemeler oluşturuyor. Bilindiği gibi, çeşitli kamu kuruluşlarında çalışan 900 bine yakın taşeron işçisi ve 20 bin civarında 4-C’li işçi, uzun zamandır “sürekli işçi” kadrosuna geçirilme beklentisi içindeydi. Hükümet 2015 seçimlerinden bu yana işçileri kamuda taşeronu kaldıracağız sözüyle oyalamaktaydı. İktidar temsilcilerinin çelişkili söylemleri ve son üç aydır iyice göze batan ertelemeci tutumları, aslında bu sözün verildiği şekliyle tutulmayacağını göstermekteydi.

Erdoğan ve bakanlarının “ha bu hafta ha önümüzdeki hafta” derken iki aydır açıklanmasını ve Meclis gündemine getirilmesini erteledikleri taşeron yasasının başına neden bunların geldiği, nihayetinde çıkarılan son kararnameyle anlaşılmış oldu. Yayınlanan KHK’nın girişindeki ibare, bunun 20 Kasım tarihli Bakanlar Kurulu toplantısında kararlaştırıldığını gösteriyor. Yani her şey belli olmasına rağmen işçiler bir aydır oyalanıyormuş.

Öncelikle belirtmek gerekiyor ki, pek çok noktada karışıklığa ve tartışmalara yol açacak bu düzenlemenin OHAL kararnamesi şeklinde çıkarılması, yasa yapım sürecinde Meclisi ve yasanın muhatabı olan işçileri/sendikaları devre dışı bırakarak tartışmaların önüne geçmeyi ve sonrasında da taşeron ve 4-C’li işçilerin haklarını aramak için başvuracakları hukuk kanallarını tıkamayı amaçlamaktadır. Hükümet kitlesel bir beklentinin yaratıldığı ama köklü bir çözüm de getirmeye yanaşmadığı tüm sorunlarda benzer bir yola gitmeyi alışkanlık haline getirmiştir. Aslında bu, rejimin karakterini gösteren tipik davranışlardan biridir.

Bu kararnamenin 17. ve 18. maddelerinde, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4. maddesinin C fıkrasının kaldırıldığı ve bu kapsamda çalışanların 4-B kategorisine dâhil edileceği belirtiliyor. Bu da, yıllardır sürekli işçi kadrosuna geçme umudu içindeki 20 bin işçiye “sözleşmeli personel”likle yetinmenin dayatılması demek oluyor. Dahası, gerek 4-B’nin tanımındaki gerekse çıkarılan KHK’nın ifadelerindeki muğlaklıklar, bu süreçte büyük bir karmaşanın yanı sıra sayısız hak gaspının da yaşanacağına işaret ediyor. Her şeyden önce, 657 sayılı kanunun 4-B fıkrasında tanımlanan “sözleşmeli personel”, ne işçi ne de memur sayılmaktadır. Bu garabetin amacı elbette söz konusu işçilerin ekonomik, sosyal ve sendikal haklarını gasp etmekti. Keza 4-C’li işçiler de aynı engellerle yüz yüzeydiler ve şimdi de 4-B’de yüz yüze kalmaya devam edecekler. Bunların işçi sendikalarında mı memur sendikalarında mı örgütlenecekleri ya da örgütlenip örgütlenemeyecekleri başlı başına bir mücadele konusu olacak gibi görünüyor.

KHK’nın 127. maddesi ise taşeron işçilerinin durumunu düzenlemektedir. Burada taşeron işçilerinde en büyük hayal kırıklığını yaratan şey, KİT’ler başta olmak üzere çok sayıda kurumda, belli nitelikteki işlerde ve “hizmet alım sözleşmesinde personel giderleri %70’in altında olan” taşeron firmalarda çalışan yüz binlerce işçinin kapsam dışı bırakılmasıdır kuşkusuz. Taşeron çalışmanın en yaygın olduğu belediyelerde ise, taşeron işçilerine kamu işçisi kadrosu verilmesi yerine belediye bünyesindeki şirketler adres gösterilmiştir. İl Özel İdareleri ve bağlı kurumlarında çalışan taşeron işçileri için de aynı durum geçerlidir. Başta belediyeler olmak üzere çok sayıda kurumdaki sayıları 450 bine yakın olduğu söylenen taşeron işçisinin kapsam dışında bırakılmasının temel nedenlerinden biri de, irili ufaklı binlerce yandaş taşeron şirkete kaynak aktarma mekanizmasının bozulmak istenmemesidir.

Söz konusu KHK’yla taşeron işçilere tanınan hak kayıtsız koşulsuz bir hak da değildir. Öncelikle işçilere yasalarda olmamasına rağmen güvenlik soruşturması şartı dayatılmaktadır. Hükümetin bu mekanizmayı, kendinden olmayanları, özellikle de Kürt, Alevi ve solcu işçileri devre dışı bırakmak için kullanma ihtimali işçileri tedirgin etmektedir. Ardından sınav engeli gelmektedir. Yazılı, sözlü ya da uygulamalı olacağı belirtilen bu sınavın içeriğine dair hiçbir şey belirtilmemektedir ki, siyasi iktidarın bunu da kendinden olmayanı eleme mekanizması olarak kullanması muhtemeldir.

Bunun ötesinde, taşeron işçilere, kadroya geçiş için, geçmişte açtıkları tüm davalardan ve icra takiplerinden feragat edeceklerine ve hiçbir hak ve alacak talebinde bulunmayacaklarına dair yazılı beyanda bulunmaları şart koşulmaktadır. Yani hak gaspları daha baştan başlamakta ve burada durmayıp devam etmektedir. Kadroya geçişin mevcut hak ve ücretlerle yapılacak olması ve bu durumun Yüksek Hakem Kurulu tarafından bağıtlanan eski toplu sözleşmenin sona ereceği 2019’a kadar devam edecek olması bunların başında gelmektedir.

Taşeron işçilerinin kadroya geçişte çok sayıda pratik engelle, dayatmayla ve sorunla karşı karşıya kalacaklarını gösteren ipuçları da şimdiden ortaya çıkmaya başlamıştır. Çeşitli üniversitelerde taşeron işçilerine kadroya geçiş için Hak-İş’e üyelik dayatmasında bulunulduğunu bizzat Türk-İş genel başkanı dile getirmiştir.

Bunun ötesinde, kadroya alınan taşeron işçilerin, çalıştıkları işyerinin bağlı bulunduğu işkolunda değil yaptıkları işin dâhil olduğu işkolundan sayılacak olmaları sendikal örgütlülük açısından da bir karışıklık doğuracaktır. Tıpkı eskiden olduğu gibi şimdi de hükümet işçileri bu yolla bölüp örgütlülüklerini zayıflatmak istiyor. Bunun yanı sıra, söz konusu düzenlemede, toplu sözleşme düzenini altüst edecek bir hükme de yer verilmiştir. Buna göre, kadroya alınan işçilerin taşeron şirketlerden kalan toplu iş sözleşmelerinin bitiminde, hükümet ile kamu işveren sendikaları ve işçi konfederasyonları arasında kadroya alınan işçileri kapsayan çerçeve anlaşma protokolü imzalanabilecek ve bu protokol konfederasyona üye sendikalar için bağlayıcı olacaktır. Yani bu süreçte ilgili sendikalar değil konfederasyonlar muhatap alınacaktır. Bunun yanı sıra, söz konusu protokollerde uyuşmazlık ve grev prosedürü uygulanmayacağı için bu süreçte grev hakkı da ortadan kaldırılmış olacaktır.

DİSK, yaptığı açıklamada, “toplu iş sözleşmesi hakkını alt üst edecek ve toplu iş sözleşmesi sistemine tamamen aykırı olan bu düzenlemelerin bazı sendikaları korumak ve kollamak için özellikle yapıldığına dair derin kaygılarımız var” diyerek endişelerini dile getirmiştir. Hükümetin şimdiye kadarki icraatlarının bu endişeyi fazlasıyla doğrular nitelikte olduğuna hiç şüphe yoktur. Söz konusu KHK’ların “bugüne kadar yaşanan hukuksuzlukların üzerine adeta tüy diktiğini” belirten KESK’in OHAL’e ve KHK rejimine yönelik eleştirilerinin yanı sıra DİSK’in ise özellikle taşeron düzenlemesine yönelik ayrıntılı değerlendirmeleri önemlidir. Hükümetin her fırsatta saldırdığı bu iki konfederasyon dışındaki konfederasyonların hali pürmelali ise, korporatizmin geldiği noktayı çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.

Türk-İş yönetimi, bu yeni parsadan kendisine pek pay düşmeyeceğinden duyduğu endişeyle olsa gerek biraz mızmızlansa da, “Başta Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere, yapılan düzenlemede emeği ve katkısı bulunanlara” teşekkürü borç bilmiştir!

AKP iktidara geldiğinden bu yana devletin resmi sendikası olarak takdis edilip kamu işçilerine baskı ve tehditle dayatılan Memur-Sen ve Hak-İş’e gelince.[*] Memur-Sen, 696 nolu KHK’yı, 4-C düzenlemesini “devrim” olarak öne çıkararak, “kazanımımız yasal düzenlemeye kavuştu” manşetiyle duyurmuştur.

Hak-İş ise bu noktada altın madalyayı hak etmiştir. Elbette hükümetin ellerinden! Genel başkan Mahmut Arslan’ın düzenlemeyi “tarihi bir adım”, “çalışma hayatının en büyük reformu” olarak niteleyerek sarf ettiği şu sözler ibret vericidir:

“Taşeron sorununun çözülmesi bütün dünyada ezberleri bozan bir iştir. Bu sorunun çözümü aynı zamanda bölgemiz ve bütün insanlık için tarihi bir adımdır. Çünkü kamu işlerinin kamu işçisi eliyle yapılmak istenmesi, dünyada güvencesizliği dayatan küresel güçlere karşı da bir meydan okumadır. Küreselleşmenin bize dayattığı kamunun küçültülmesi gibi dayatmalara karşı Sayın Cumhurbaşkanımız «Hayır, kamu hizmetlerini kamu işçileriyle yapacağız» demiştir. Bu sözü söyleyen milletin adamı, Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a bir kez daha teşekkür ediyoruz.”

Bu sözler, rejimin işçileri kandırıp peşine takmak için kullandığı yalan argümanların bir özeti niteliğindedir aslında. 15 yıldır işçi sınıfının haklarına dizginsizce saldıran iktidar, bunu milliyetçi söylemlerle gizlemek için bu korporatif aygıtlardan sonuna kadar yararlanmıştır. Hak-İş başkanının yukarıdaki sözleri, gerçekliğin işçi sınıfına nasıl çarpıtılarak yansıtıldığının çarpıcı bir örneğini sunmaktadır. Gerçeklik, AKP hükümetinin 2004 yılında 3 bin civarında olan kamudaki taşeron işçi sayısını 2017 yılında 850 bine çıkarmış olmasıdır. Ayrıca taşeron sistemi özel sektörde kaldırılmadığı gibi kamuda da kaldırılmamıştır. Hükümet, yaptığı düzenlemeyle kamuda 450 bine yakın taşeron işçisini o pozisyonda bırakmıştır. Özel sektördeki 2 milyona yakın taşeron işçisi için de herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. Ama yalan çarkları kesintisiz işletilmektedir. Kuyruklu yalansa, taşeron sisteminin emperyalist güçlerin AKP hükümetine zorla kabul ettirdikleri bir dayatma gibi yansıtılmasıdır. Bunu yapan bir “sendika” başkanıdır ve bununla da kalmayıp, taşeron sisteminin sözde kaldırılmasını küresel güçlere meydan okuma olarak nitelemektedir! Bütün bunlar bir yana, kamunun patronunu işçiye “milletin adamı” olarak pazarlamak “sendikacılığın” düşebileceği en pespaye nokta değilse nedir acaba?

Yaşanan son süreç bir kez daha göstermektedir ki, taşeron işçilerinin ve 4-C’den 4-B’ye geçirilen işçilerin taleplerini eksiksiz elde edebilmeleri için, hükümetin yalanlarına kanmamaları ve sendikacı kılığı altındaki işbirlikçileri başlarından def ederek çok daha kitlesel ve örgütlü bir mücadele yürütmeleri zorunludur. İşçi sınıfı, yasaklanan grevlerle, gasp edilen ekonomik, sosyal ve demokratik haklarla, işsizlik, düşük ücretler ve ağırlaştırılan vergi yüküyle ağır bir saldırı altındadır. Dolayısıyla, örgütlü mücadele zorunluluğu, işçi sınıfının tüm kesimleri ve bir bütün olarak emekçi sınıflar için geçerlidir.



[*]      Bu iki korporatif aygıtın üye sayıları özellikle 2010’dan itibaren katlamalı bir şekilde artmıştır. Öyle ki, Hak-İş’in 2011’de 140 bin civarında olan üye sayısı 2017’de yaklaşık olarak dört katına çıkarak 544 bine fırlamıştır. Aynı yıllar arasında Memur-Sen ise üye sayısını 392 binden 836 bine yükseltmiştir. Taşeron düzenlemesiyle açılan yüz binlerce işçilik yeni gelir kapısı da cabasıdır. Çoktandır korporatist aygıtlara dönüşmüş olan bu iki örgütün işçilerin haklarını savunmaları mümkün değildir. Nitekim her ikisinin de yöneticileri, yüz binlerce işçilik dev bir aidat gelirine kavuşturulmalarının karşılığını, “sınıf düşmanı” olarak değil “dava arkadaşı” olarak gördükleri egemenlere fazlasıyla ödemektedirler.