Navigation

Meksika’da Obrador’un Zaferinin Gösterdikleri

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Temmuz başında gerçekleştirilen Meksika seçimleri, Latin Amerika’da solun burjuvazinin ağır darbelerine maruz kaldığı bir dönemde Andrés Manuel López Obrador’un (namı diğer AMLO) başkanlık yarışını ezici bir üstünlükle kazanması nedeniyle ilgi odağı oldu. 1 Aralıkta göreve başlayacak olan Obrador, bu zaferle, onyıllardır iki düzen partisinin iktidar tekelini bozmuş oldu. Yolsuzluk, yoksulluk ve şiddet sarmalını sona erdireceği ve diktatörlük yerine demokrasi getireceği vaadiyle kitlelerden büyük bir destek alan Obrador, en yakın rakibi olan Ulusal Eylem Partisi (PAN) adayı Ricardo Anaya’ya 30 puan fark atarak %53 oyla başkan seçildi.

Meksika’da başkanlık seçimiyle eş zamanlı olarak parlamento, senato ve eyalet seçimlerinin yanı sıra yerel seçimler de yapıldı ve Obrador’un partisi MORENA (Ulusal Yeniden Doğuş Hareketi) bunların tümünü önde bitirdi. Mexico City’nin belediye başkanlığını da bir kadın adayla kazanan MORENA, seçimlere sosyalist İşçi Partisi ve Hıristiyan-muhafazakâr çizgideki Sosyal Buluşma Partisi (PES) ile ittifak halinde girmiş ve solun geniş kesimlerinin de desteğini almıştı.

Meksika’da ABD’yle organik ilişki içinde olan, mafyanın, büyük tekellerin ve devletin iç içe geçtiği oligarşik bir yapı hüküm sürüyor. Ülkenin 80 yıldan bu yana gördüğü en sol başkan olarak anılan Obrador, seçim süreci boyunca bu mahfillerin yalanlarla bezeli karalama kampanyalarının hedefi oldu. Bunlar, Venezuela ve Chavez benzetmeleriyle, ekonomiyi yıkıma sürükleyeceği algısı yaratarak Obrador’un altını oymaya çalıştılar. Emekçilerin lehine vaatlerini “popülizm”le damgaladıkları Obrador’un pek demokratik (!) Meksika’da “otoriter bir yönetim” kuracağı korkusunu yaydılar. Ne var ki Obrador tüm bunlara rağmen tahminleri aşan yükseklikteki bir oy oranıyla başkan seçildi.

Derinleşen çelişkiler ve emekçi kitlelerin hoşnutsuzluğu

Obrador’un açık ara farkla başkanlığı kazandığı Meksika, toplumsal çelişkilerin son derece derin olduğu bir ülke. Onu iktidara taşıyan ortamı yaratan da zaten bu durum. Meksika, gelir dağılımı eşitsizliğinde OECD ülkeleri arasında yıllardır ilk sırada yer alıyor. 1980’lerde başlayan ve milenyumla birlikte daha pervasız bir hal alan neoliberal saldırı politikaları neticesinde, son 30 yılda işçilerin alım gücünde %70’ten fazla düşüş yaşandı. Asgari ücretle geçinmenin olanaksız hale geldiği ülkede yoksulluk oranı sıçramalı bir artışla %50’lere çıktı. Büyük burjuvazi çeşitli indirim ve teşviklerle neredeyse vergiden muaf tutulurken, vergi yükü emekçilerin sırtına yüklendi.

Meksika aynı zamanda bir suç denizine dönüşmüş durumda. Burjuva hükümetlerin sözde uyuşturucu mafyasına savaş açtığı, gerçekteyse oligarşinin ve devletin mafyalaştığı bu ülke, ancak açık savaşlarda görülen katliam rakamlarıyla karşı karşıya. İşsiz gençlerin paramiliter çetelere katılmak dışında bir geçim şansı bulamadıkları ülkede, son on yılda 200 binden fazla insan bu organize çetelerin estirdikleri terör yüzünden hayatını kaybetti, 35 bini kaçırılıp kayıplara karıştı. Sadece son seçim sürecinde 138 siyasetçi katledilirken, kimi yerlerde uyuşturucu mafyası oy verenleri silah zoruyla istedikleri adaylara oy vermeye zorladı, hatta kaçırılanlar oldu. Kadınlara tecavüzün her 16 dakikada bir gerçekleşen bir eylem haline geldiği, yargı mekanizmasının çöktüğü ülkede adı konmamış bir savaş hüküm sürüyor. İnsanların çalışıp geçimlerini sağlayabilecekleri bir iş ve güvenli bir gelecek umutlarını söndüren bu koşullarda, yüz binlerce Meksikalı kurtuluşu Amerika’da görüp kaçak yollardan oraya gidiyor.

Tüm bunlar, Meksikalı emekçilerin geleneksel düzen partilerine ve bunların arkasındaki iktidar gruplarına duydukları öfkeyi katlanarak arttırmış durumda. İşte Obrador’un ve MORENA’nın galibiyeti de, bu hoşnutsuzluğun ve değişim arzusunun yansıması olarak gerçekleşti. Meksika’da 71 yıl boyunca PRI’nin (Kurumsal Devrimci Partinin) tek parti rejimi hüküm sürmüştü. 2000 yılında yapılan seçimlerde değişim vaadiyle iktidara gelen ancak neoliberalizmin şampiyonluğunu yapan sağcı PAN da 12 yıl boyunca koltukta kalmıştı. 2012’de ise yine PRI görevi devralmıştı. PRI “reform” vaadiyle gelmesine rağmen aynı ekonomik ve sosyal politikaları devam ettirirken, sosyal demokrat PRD (Demokratik Devrim Partisi) de onun saldırı paketlerine destek verecek denli sağa kaymıştı. Bütün bu yapıyı “mafya iktidarı” olarak niteleyen Obrador, yolsuzlukları ve yoksulluğu ortadan kaldırıp halka güvenli bir gelecek sunma vaadiyle ortaya çıktı. Yeni iş olanakları, sosyal güvence, parasız eğitim, gençlere burs, yaşlılar için sosyal hizmetler, çiftçilere tarımsal destek gibi vaatlerle emekçi kitlelerden büyük bir destek aldı.

Meksika’da ortaya çıkan tablo, aslında kapitalizmin içinde bulunduğu tarihsel kriz koşullarıyla doğrudan bağlantılıdır. Tüm dünyada ekonominin yanı sıra siyaset arenasını da şiddetli çalkantılara sürükleyen tarihsel kriz olgusu, Meksika’da da geleneksel burjuva siyaset tablosunu sarsan sonuçlar üretmiştir. Meksika’da Obrador’un şahsının ve seçim sonuçlarının ötesine geçen yeni durum, kıtanın tüm emekçilerini de yakından ilgilendiriyor. Bilindiği gibi milenyumun başlarından itibaren Latin Amerika’da yükselişe geçen sol dalga Venezuela, Ekvador, Brezilya, Bolivya, Arjantin gibi ülkeleri etkisi altına almıştı. Meksika’da ise burjuva iktidar bu doğrultuda bir dönüşüme uğramamıştı. ABD’nin kapı komşusu olarak onunla çok yakın ticari ve siyasi ilişkilere sahip olması, ekonomisinin büyüklüğü ve gelişmişliği sebebiyle onun bu dalgadan kurtarılması burjuvazi açısından büyük bir önem taşıyordu. Son sürece dek bunu başarmış olan oligarşi ve emperyalist odaklar, pek çok Latin Amerika ülkesinde uzun süredir iktidarda olan sol parti ve liderleri de alaşağı etmek üzere kapsamlı bir saldırı planını devreye sokmuşlardı. Bu ülkelerin pek çoğunda istedikleri amaca ulaşmaya da başlamışlardı. Fakat şimdilerde Meksika’da yükselişe geçen ters dalga, yeni bir duruma işaret etmektedir.

Obrador’un iktidara yükseliş basamaklarına bakınca, aslında bunun keskinleşen sınıf mücadelesi üzerine oturduğunu görüyoruz. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Meksika’da milenyum sürecinde diğer Latin Amerika ülkelerinden farklı olarak burjuva sol bir iktidar değişimi yaşanmamıştı. Ne var ki orada da sınıf mücadelesi şiddetlenmiş ve hatta devrimci durumlara gebe ortamlar oluşmuştu. Bugün başkan seçilen Obrador’un popülaritesinin kökeninde de aslında 2000’lerin başlarına denk düşen o süreç yatıyor.

Yükselen hareket Obrador’u öne çıkartıyor

Siyasi hayatına 70’li yıllarda PRI içinde başlayan, ardından PRD’ye geçen Obrador, 2000 yılında bu partiden Mexico City’nin belediye başkanlığına seçilmişti. Siyasi kariyerinde bu görevin önemli bir dönemeç noktası teşkil ettiği Obrador, 2006’da aynı partiden devlet başkanı adayı oldu. ABD destekli sağcı Fox başkanlığındaki PAN hükümetinin ekarte etmek için elinden gelen her şeyi yaptığı Obrador, kapitalist saldırılar nedeniyle sağcı hükümete ateş püsküren emekçi kitlelerden büyük destek almaktaydı. Böylesine gergin bir ortamda gidilen seçimlerde, bin bir dümenle Obrador mağlup ilan edilmiş ve sağcı Calderon %1’in altında bir farkla başkan ilan edilmişti. Seçimlere hile karıştırıldığının açığa çıkmasının ardından sonuçlara itiraz eden milyonlarca Meksikalı, sayımın yinelenmesi ve Obrador’un başkan ilan edilmesi talebiyle kitlesel bir protesto dalgası başlatmıştı. [1] Başkent Mexico City’nin merkezinde, kentin en işlek caddelerini işgal eden bir çadır kent kurulurken yüz binlerce insanın katıldığı mitingler düzenlenmekte ve eylemler hızla boyut değiştirmekteydi. Eylül ortalarında ülkenin dört bir yanından gelen 1 milyondan fazla delegenin de aralarında bulunduğu 1,5 milyon kişilik dev mitingde, Ulusal Demokratik Kongre (UDK) adı altında yeni bir meclis ilan edilmişti. Hükümetin tüm engelleme girişimlerine rağmen gerçekleştirilen bu toplantıda Obrador başkanlığında “meşru bir hükümet” seçilmesi kararlaştırılmıştı. Buna göre, ilan edilen “hükümet” Meksika Devriminin yıldönümü olan 20 Kasımda faaliyete başlayacak ve 1 Aralıkta gerçekleştirilecek büyük bir mitingle Calderon’un başkanlığı devralması engellenecekti.

Obrador’un sınıf doğası belliydi, fakat hareket onu aşıp geçen bir nitelik kazanmıştı. Doğal olarak bu durum burjuvaziyi fazlasıyla tedirgin ediyordu. Obrador’un hareketi düzen sınırları içinde tutmak için elinden geleni yapacağına güvenleri tam olmasına rağmen, bu boyuta ulaşmış bir kitle hareketinin denetimden çıkmamasının hiçbir garantisi yoktu. Üstelik bu hareketin öncesinde ve birkaç adım önünde, 4 milyon nüfuslu Oaxaca eyaletinde öğretmen grevi olarak patlak veren ve kısa sürede son derece radikalleşip yayılmaya başlayan bir sınıf hareketi yükselmişken!

Aslında Meksika’da gelişen hareketliliğin en önemli boyutunu Oaxaca’da yaşanan gelişmeler oluşturuyordu. İlkbahar sonunda greve çıkan ve okul-sokak işgallerine girişen öğretmenler, Haziran ayında devlet güçlerinin vahşi saldırısına uğramışlardı. Bu saldırının ardından salt bir öğretmen grevi olmaktan çıkan ve işçi sınıfının tüm kesimlerine yayılan bu hareketin talepleri de öğretmenlerin başlangıçtaki ekonomik taleplerinin çok ötesine geçti. Kitle hareketi, oluşturulan Oaxaca Halk Meclisi (APPO) aracılığıyla örgütlü bir güce dönüşürken, APPO’nun etkinliği Oaxaca eyaletinin merkezinden çevre yerleşim yerlerine doğru hızla yayılmıştı. Kamusal işleri örgütlemeye başlayan, ulaşımın sorumluluğunu üzerine alan, kenti barikatlarla çeviren, kurulan milis gücüyle güvenliği sağlayan APPO aracılığıyla işçiler aslında bir ikili iktidar durumu yaratmışlardı. APPO, sendikaların, mahalle örgütlerinin, çeşitli köylü örgütlerinin, ev kadınlarının, öğrencilerin vs. temsil edildiği bir meclisti. Ekonomik taleplerle başlayan bir hareket kısa süre içinde hızla politikleşmiş ve ulusal ölçeğe yayılamamış da olsa devrimci bir durum doğurmuştu. 

Elbette bunlar olurken burjuvazi de boş durmadı ve nihayetinde Oaxaca’nın merkezinde direnişçi işçiler tarafından oluşturulan büyük çadır kentin üzerine helikopterlerle gaz bombaları atılırken, 29 Ekimde kent polis güçleri tarafından işgal edildi ve barikatlar yıkıldı. Bu ve ardından gelen saldırılar aynı zamanda Oaxaca hareketinin başkentteki hareketle kaynaşmasının önünü de almayı amaçlıyordu. 20 Kasımda başkentte düzenlenen devasa mitinge Oaxacalı işçiler de katıldılar, ama APPO artık doğrudan hedef tahtasına konmuş, çok sayıda işçi katledilmiş, onlarcası kaçırılıp kaybedilmiş, yüzlercesi tutuklanmıştı.

1 Aralıkta, Calderon’un başkanlığı devralmasını engellemek üzere Oaxaca’dan ve Meksika’nın dört bir yanından yüz binlerce insan başkente aktı. Fakat başkanlık koltuğuna oturacak olan Calderon, aldığı polisiye önlemlerle kitleyi Başkanlık Sarayından uzak tutmayı başardı ve görevi sorunsuz bir şekilde devraldı. Kuşkusuz bunda, Obrador’un sükûnet çağrıları ve mitingi barışçıl bir protesto gösterisine dönüştürme yolundaki çabaları çok daha büyük bir rol oynadı.

Görevi devralan Calderon’un ilk işi, büyük bir tuzak kurarak, görüşmek üzere Mexico City’ye çağırdığı APPO liderlerini tutuklatmak oldu. Bu ve takip eden saldırılarla Oaxaca hareketi ezildi. APPO’ya hiçbir zaman sıcak bakmayan ve kendi ekseninde örgütlenen hareketi sürekli olarak Oaxacalılardan uzak tutmaya çalışan Obrador ise buna karşı hiçbir tepki örgütlemedi. Obrador daha başından beri kitle hareketinin “yoldan çıkmamasını” sağlamak ve onu denetim altında tutmak için elinden geleni yapmıştı. Daha önce, “iktidar bu yasal hükümete geçmezse devrim olur” diyecek kadar radikal pozlar kesen Obrador, 1 Aralıktan sonra “biz gölge kabine olarak Calderon hükümetinin attığı her adımı izleyeceğiz ve keskin bir muhalefet yürüteceğiz” demeye başlamıştı. Dolayısıyla UDK hareketi de 1 Aralıktan sonra Obrador eliyle sönümlendirilmişti.

Obrador 2012 seçimlerinde bir kez daha başkan adayı oldu. Bu süreçte onu desteklemek üzere tabandan bir hareket oluştu: MORENA, yani Ulusal Yeniden Doğuş Hareketi. Ne var ki seçimleri 7 puan farkla PRI adayı Enrique Pena Nieto kazandı. Seçimlerin ardından Obrador PRD’den ayrılarak MORENA’nın başına geçti.

Krizlerle boğuşan ülke ekonomisini ayağa kaldıracağı iddiasıyla işbaşına gelen ve yerli ve yabancı sermayenin tam desteğini alan Nieto, neoliberal kapitalist politikaları uygulamayı var gücüyle sürdürdü. Ekonomisinin önemli bir bölümü petrole dayanan Meksika’da, Nieto iktidarı, petrol ve gaz üzerindeki devlet tekelini ortadan kaldırdı ve enerji sektörünün kapılarını yerli ve uluslararası şirketlere açtı. Özelleştirme, serbestleştirme, gümrük vergilerinde ve ticari kontrollerde gevşeme gibi adımlar iş gücünün ucuzluğuyla birleşince Meksika Latin Amerika’nın en büyük ihracat ve ithalatçısı haline geldi.

Nieto, emekçilere yönelik neoliberal saldırıları da tırmandırmıştı. Eğitim alanının özelleştirilmesi doğrultusunda atılan adımlar da bunun bir parçasıydı. Bu adımlar işçi sınıfının büyük tepkisiyle karşılaştı ve yüz binlerce öğrenci, öğretmen ve işçi sokağa döküldü. 2014 Eylülünde, hükümetin “eğitim reformu”nu protesto etmek için kitlesel bir miting düzenlendi. Bu mitingin ardından Ayotzinapa Öğretmen Okulunda okuyan 43 öğrenci polis tarafından kaçırıldı. Bu öğrencilerin uyuşturucu mafyasının da dahil olduğu bir operasyonla katledildiklerinin ortaya çıkmasının ardından Meksika aylar boyunca devam eden protesto gösterileriyle sarsıldı, sokaklar “yeter, bıktık” sloganlarıyla inledi.[2] Bu süreç Obrador açısından bir diğer önemli dönüm noktasını teşkil etti ve onun başında olduğu MORENA hareketi bu süreçte partileşti.

Obrador o dönemden bu yana aslında seçimlere oynamayı devam ettirdi. Bir yandan emekçi kitlelere güzel günler vaat ederken bir yandan da sermayeye güvenceler vermeyi ihmal etmedi. Ve nihayetinde de, on iki yılın ardından, başkanlık koltuğuna oturmayı başardı.

Obrador’un açmazları

Peki Obrador, durumları her geçen gün daha da kötüye giden işçi ve emekçilere verdiği sözleri yerine getirebilir mi? Mafyayla, yani aslında oligarşiyle ve devlet bürokrasisiyle hesaplaşabilir mi? Yoksulluğu ve işsizliği ortadan kaldırabilir mi? Aslında bunları gerçekleştiremeyeceğini söylemek için hiç de müneccim olmak gerekmiyor. Sosyal demokrat bir çizginin ötesine geçip burjuva düzenin karşısına dikilmek gibi bir yaklaşımı olmayan Obrador, emekçilerin sorunlarına köklü çözümler üretme potansiyeline sahip değildir. O, sermayeye dokunmadan köklü bir reform gerçekleştirme mucizesi göstereceğini iddia etmektedir. Ama mucizeler ancak hikâyelerde olur, gerçek hayatta değil. Hele hele kapitalizm gerçekliğinde hiç değil.

Özü “daha insani bir kapitalizm” olan sosyal demokrat bir reform programı vaat ederek iktidara gelen Obrador, yolsuzluklara son vererek ve çok yüksek ücretli bürokratların maaşlarını düşürerek buradan gelecek kaynağı yoksulluğu azaltmak ve toplumsal eşitsizliği gidermek için kullanacağını söylemektedir. Neden sonuç ilişkisini baş aşağı çeviren Obrador, seçim zaferinin ardından yaptığı konuşmada da aynı çarpıtmayı yinelemiştir: “Yolsuzluk kültürel bir fenomen değil, çürüyen bir siyasi rejimin sonucudur. Bu sorunun, bugün acısını çektiğimiz toplumsal ve ekonomik eşitsizliğin ve şiddetin temel nedeni olduğuna kesinlikle eminiz. Sonuç olarak, yolsuzluğu ve cezasızlığı ortadan kaldırmak, yeni hükümetin asli görevi olacaktır.” Obrador’un “çürüyen siyasi rejim”le kastının bir sistem olarak kapitalizm değil “mafya iktidarı” olarak da adlandırdığı önceki burjuva parti ve liderlerin iktidarları olduğu açıktır. Oysa yolsuzluğun da, işsizliğin de, eşitsizliğin de kaynağı kapitalizmdir. Obrador’un söyleminin vardığı nokta ise, bu yapısal sorunları ortadan kaldırmak için radikal değişikliklere, hele hele de devrime gerek olmadığı, bunların yolsuzlukları ortadan kaldırmakla hallolacağıdır.

Kapitalizm, sosyal demokrasinin altın çağı olan II. Dünya Savaşı sonrası dönem gibi bir yükseliş döneminden geçmiyor. O günler bir daha dönülmemek üzere geride kalalı çok oluyor. Kapitalizm, milenyum dönemecinden bu yana derin bir tarihsel sistem krizi içinde debeleniyor. Bu dönemin karakteristiği reformlar değil, işçi ve emekçi sınıflara dört bir koldan saldırıdır. Kapitalizmin böylesi reformlara takati kalmamıştır. Üstelik şimdi bu genel tablo, periyodik kriz süreciyle de çakışmıştır ve Meksika, yaklaşan ekonomik çöküşün fay hattındaki ülkelerin ilk sıralarında yer almaktadır. Bunun anlamı burjuvazinin en ufak bir kırıntıya bile razı gelmemesi, tersine, krizin yükünü emekçi sınıfların sırtına yüklemeye devam etmesi olacaktır. Peki Obrador buna karşı ne yapacaktır ya da en azından ne yapmayı vaat etmektedir? Açıkçası bıraktık muhtemel icraatlarını, mevcut söylemi bile umut verici olmaktan son derece uzaktır.

1 Aralıkta görevi devralacak olan Obrador, daha şimdiden yerli ve yabancı sermayeye güvenceler vererek işe başlamıştır. Vergi oranlarını arttırmayacağını, istikrarlı bir ekonomik yapı oluşturacağını, mali disiplini sağlayacağını ve merkez bankasının özerkliğine dokunmayacağını söyleyen Obrador, böylelikle mevcut ekonomi politikalarında köklü değişikliklere gitmeyeceğinin de mesajını vermektedir. PAN ve PRI’li bürokratlarla birlikte çalışacağını dile getirmesi, maliyenin başına PES’li (ittifaktaki Hıristiyan-muhafazakâr parti) bir bakanın getirileceğini söylemesi de bunu güçlendirmektedir. Keza ülkenin en büyük gelir kaynağı durumundaki petrolde özelleştirmeleri geri almak yerine “yeni özelleştirmelere gitmeme ve eski anlaşmaları incelemeye alma” sözüyle yetinmesi de Obrador’un burjuvaziyi ferahlatan tutumları arasında yer almaktadır.

Obador’un seçilmesine kesin gözüyle bakılmaya başlandığı andan itibaren tüm burjuva medya, bunun Meksika-ABD ilişkilerine nasıl yansıyacağına odaklanmıştı. Bilindiği gibi, Trump’ın Meksika sınırına duvar örmeye girişmesi ve bunun maliyetini Meksika’ya yıkmaya çalışması iki ülke arasındaki ilişkilerin gerilmesine yol açmıştı. Ne var ki seçildikten sonra Obrador’u arayıp tebrik eden Trump, gayet yumuşak bir üslupla yaptığı açıklamalarla iki ülke arasındaki ilişkilerin daha da yakınlaşması için çalışacaklarını söyledi. Obrador da bilmukabele, ABD’yle ilişkileri geliştirmek istediğini dile getirdi. Keza, duvar meselesinde de ipleri germek yerine, Meksika’dan ABD’ye göçü içeride iş olanaklarını arttırarak sınırlayacağını dile getirerek yumuşak bir yaklaşım sergiledi.

Meksika’yı Venezuela’yla karıştıranlar, ABD’nin Chavez’e gösterdiği tutumu Obrador’a da göstereceğini düşünüyor olsalar gerek. Oysa ne Meksika Venezuela’dır, ne Obrador Chavez’dir, ne de ABD bunlara o ikisine gösterdiği tutumu gösterebilir. Meksika ve ABD arasında çok derin siyasi ve ekonomik ilişkiler söz konusudur. Meksika, ithalatının %50’ye yakınını, ihracatının ise %73’ünü ABD ile gerçekleştiriyor. ABD için de Meksika, Latin Amerika’ya açılan önemli bir kapı olmanın yanı sıra, 130 milyona yakın nüfusuyla büyük bir pazar ve kârlı bir yatırım alanı olma özelliği taşıyor: “ABD, ihtiyaç duyduğu ucuz malların önemli bir bölümünü Asya’da ürettirip oradan taşımak yerine, bu işi Meksika’da gerçekleştirmeyi çok daha kârlı buluyor. Bu durum Meksika burjuvazisini ihya ediyor. Meksika ABD’ye gidecek malları en ucuza üreten ülke konumunda olmanın avantajlarını yaşıyor. Meksika’da nitelikli ve ucuz işgücü bulma sıkıntısı bulunmuyor. Bu durum tüm metal, otomotiv ve petrol devlerini ülkede yatırım ve üretim yapmaya teşvik ediyor.”[3]

ABD’nin böyle bir ülkeyi gözden çıkarması olanaksız olduğu gibi, Meksikalı egemenlerin de ABD’yle ipleri koparması olanaksızdır. Trump’ın, “NAFTA’yı feshetsek bile Meksika’yla özel ticaret anlaşması imzalarız” minvalindeki sözleri de bunun bir ifadesidir. Kuşkusuz Obrador’un emekçi kitlelerin basıncıyla daha ileri adımlar atmak zorunda kalması ihtimali sıfır değildir. Ancak o zaman da cezasını kesecek olan bizzat Meksika oligarşisi olacaktır.

Dünya sadece son 20 yılda, sistem içi olmakla birlikte çok daha radikal vaatlerde bulunan nice reformist lider/partiye tanıklık etti. Ancak her biri, sermayeye dokunup dokunmama noktasında kilitlenip kaldı. Söz konusu deneyimler, bu yapılmaksızın emekçi kitlelerin yaşam standartlarını yükseltmenin olanaksız olduğunu apaçık şekilde gösterdi. Petrol fiyatlarının yükseldiği bir dönemde, dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri olmanın avantajını kullanan Chavez, yoksullar lehine önemli adımlar atmaya girişebildi. Ancak oligarşi de bu girişimlere karşı hamlelerle yanıt verdi. Üretimi sabote etmek, tekelleri altındaki medyayla her türlü karalama kampanyasını sınırsızca yürütmek, paramiliter çeteleri sokağa salmak vb. bunların başında geliyordu. Petrol fiyatları düşüp de yoksullara akıtılabilecek kamu kaynaklarının suyu çekilince Chavez gerçeklikle yüz yüze kaldı: Ya tekellerden başlayarak büyük sermayenin kamulaştırılmasına girişilecek ve bu kaynak hem yeni iş olanaklarına hem de sosyal hizmetlere dönüştürülecekti, ya da burjuvazinin blokajı karşısında yenik düşülecekti. Yapılabilecek tek şeyi yapmaktan imtina eden Bolivarcı rejim nihayetinde beklenen sonla karşı karşıya kaldı. Şimdilerde Venezuela’nın başında “Direniş Ertuğrul”la mest olan, Erdoğan’la “kanka” haline gelen bir “Bolivarcı” başkan var, parlamento ise burjuva sağın hâkimiyetinde. Aynı şey Arjantin’den Brezilya’ya dek sol rüzgârların estiği tüm ülkelerde yaşandı.

Emekçilerin toplumsal gelirden aldıkları payı arttırmanın tek yolunun sermayenin gasp ettiği payı azaltmaktan geçtiği açıktır. Peki bu nasıl yapılır? İşçi ücretlerini arttırarak ve artan oranlı bir vergilendirmeyle sermayeye yüklenip sosyal fonlar için kaynak yaratarak! Bu olmaksızın emekçilerin hayatında küçük iyileştirmeler yapılması bile olanaksızdır. Keza, mafyaya, yani gerçekte oligarşi ve devlet bürokrasisine karşı direngen bir mücadeleye girişmeksizin, halkı canından bezdiren uyuşturucu, şiddet ve suç terörünü hafifletmek dahi mümkün değildir. Yolsuzluk, yoksulluk, mafya, derin devlet gibi olguları ortadan kaldırmak içinse kapitalizmi ortadan kaldırmak zorunludur. Ne var ki, Obrador’un böyle bir hedefi de yoktur, mücadele perspektifi de.

Obrador’un sınıf karakteri de politik duruşu da gayet net bellidir: Sosyal demokratlığın ötesine geçmeyen bir düzen solculuğu. Yaklaşmakta olan ekonomik çöküş sürecinde onun asıl işlevinin yükselişe geçme potansiyeli artan işçi hareketini düzen sınırları içinde tutmak olacağı da açıktır. Ancak Obrador’u iktidara taşıyan dinamikler onun şahsından çok öte bir anlam ve önem taşımaktadır. Öyle görünüyor ki Meksika’yı daha da hareketli günler beklemektedir. Sınıf mücadelesi açısından keskinleşen çelişkileri ve emekçi sınıfların ruh halindeki değişimi yansıtan bu tablonun devrimci bir bakış açısıyla değerlendirilmesi elzemdir. Sınıf devrimcilerine düşen görev emekçileri reformistlerin sultasından kurtarıp gerçek kurtuluşlarının yolunu açmaktır. Kuşkusuz bu, ha deyince olabilecek bir iş değildir. Fakat giderek çok daha fazla sayıda ülkede yükselen mücadeleler, aynı zamanda devrimci örgütlülüğün güçlenip sağlamlaşmasına da zemin sunmaktadır.



[1]      bkz. İlkay Meriç, Latin Amerika: Sevinç Fırtınalarının Gölgede Bıraktıkları (Ocak 2007), marksist.com

[2]      bkz. Gülhan Dildar, Meksika’da Öğrenciler Ayağa Kalktı (24 Ekim 2014) ve Ezgi Şanlı, Meksika Aynasında Çürüyen Kapitalizm (26 Aralık 2014), marksist.com

[3]      Ezgi Şanlı, Meksika Aynasında Çürüyen Kapitalizm