Navigation

AKP “Muhbir Vatandaş”tan Medet Umuyor

Saldırı dalgası faşizan genelgelerle, yönetmeliklerle de destekleniyor. Yayınladığı bir genelgeyle polise “tereddütsüz silah kullan” emri veren hükümet, son olarak polis, ordu, jandarma, başsavcılık ve MİT’e gönderdiği bir genelgede de “her vesile ile devletin otoritesinin pekiştirilmesini, bütün kolluk kuvvetleri ve Türk Silahlı Kuvvetleri birliklerinin ihtiyaç duyulan her yerde görevlendirilmesini, herkesin kurallara uymasının sağlanmasını ve önceden belirlenmiş yerler ve güzergâhlar dışında toplantı ve gösterilere kesinlikle izin verilmemesini” buyurdu. İktidarını kaybetmemek uğruna ülkeyi yangın yerine dönüştürmekten çekinmeyen Erdoğan-AKP, faşizan adımlarını “ödüllü muhbirlik” yönetmeliğiyle taçlandırmayı da ihmal etmedi.

Son iktidar döneminde otoriter yönelimini iyice pekiştiren AKP ve büyük şefi Erdoğan, iktidarını yitirmemek için son üç aydır Kürdistan’da savaşı yeniden alevlendirirken, ülke genelinde de faşizan uygulamaları doruğa tırmandırıyor. Kürt illerinde her türlü hukuk dışılık ve devlet terörü eşliğinde sürdürülen fiili OHAL, basına yönelik sansürün ve baskıların daha da artması, muhalif gazetecilerin işten atılması, internet sitelerinin kapatılması, gösterilerin engellenmesi, gözaltılar, tutuklamalar… Erdoğan, yazarıyla, çizeriyle, düşünürüyle, sanatçısıyla tüm topluma, “ya devletin yanında yer alacaksın ya da terör örgütünün” diyor. Aynı zat bir zamanlar demokrat rolleri keserek oy toplamaya çalışırken “biz devletin değil milletin yanındayız, onun hizmetkârıyız” diyordu. Ancak devletleşince işler değişti; şimdilerde “ya bizden yana olursun ya da sana vatan haini muamelesi yaparız” diye sopa sallanıyor halka.

Saldırı dalgası faşizan genelgelerle, yönetmeliklerle de destekleniyor. Yayınladığı bir genelgeyle polise “tereddütsüz silah kullan” emri veren hükümet, son olarak polis, ordu, jandarma, başsavcılık ve MİT’e gönderdiği bir genelgede de “her vesile ile devletin otoritesinin pekiştirilmesini, bütün kolluk kuvvetleri ve Türk Silahlı Kuvvetleri birliklerinin ihtiyaç duyulan her yerde görevlendirilmesini, herkesin kurallara uymasının sağlanmasını ve önceden belirlenmiş yerler ve güzergâhlar dışında toplantı ve gösterilere kesinlikle izin verilmemesini” buyurdu. İktidarını kaybetmemek uğruna ülkeyi yangın yerine dönüştürmekten çekinmeyen Erdoğan-AKP, faşizan adımlarını “ödüllü muhbirlik” yönetmeliğiyle taçlandırmayı da ihmal etmedi.

31 Ağustosta Resmi Gazete’de yayınlanan ve “terörle mücadele kapsamına giren suç faillerinin yakalanmasına yardımcı olanlara veya yerlerini yahut kimliklerini bildirenlere verilecek para ödülünün miktar usul ve esaslarını” düzenleyen bu yönetmelik, içeriğinin yanı sıra zamanlaması bakımından da dikkat çekiyor. Zira söz konusu yönetmelik, Erdoğan’ın sarayında topladığı muhtarlara attığı nutukta dile getirdiği bir hususun, ödül mekanizmasıyla teşvik edilmesi anlamına geliyor. Hatırlanacağı üzere, Erdoğan, 12 Ağustosta yaptığı toplantıda muhtarlara seslenmiş ve devletin yürüttüğü operasyonlara destek vermelerini isteyerek, “benim muhtarım hangi evde kim var, nedir, ne değildir, bunu gelecek kaymakamına, valisine, emniyet müdürüne bildirecek. El birliği yapacağız, dayanışma içinde olacağız. Bunları siz gayet iyi bilirsiniz” demişti. AKP hükümeti belli ki, bu sözlü teşviği ödülle güçlendirmek ve daha geniş toplum kesimlerine yaymak amacıyla vakit geçirmeden işe koyulmuş ve 4 milyon liraya kadar çıkabilecek bir ödül vaadiyle halkı muhbirliği teşvik eden bu yönetmeliği hazırlamış.

Tek başına sürdürdüğü iktidarını ilelebet kaybetmekle yüz yüze olan AKP, darbe rejimlerinin uygulamalarını teker teker hayata geçirmeye koyulmuş görünüyor. Söz konusu yönetmelik de, 12 Mart 1971 askeri darbesi ve 12 Eylül faşist rejimi döneminde darbecilerin halkı “sayın muhbir vatandaş” benzeri hitaplarla, devrimcileri, sosyalistleri ihbar etmeye çağıran duyurularını akla getiriyor. O dönemlerde binlerce insan, bu tür ihbarlar sonucunda gözaltına alınıp tutuklanmış, işkencelerden geçirilmiş, katledilmiş, fişlenmiş, işten atılmış ve kara listelere alınıp işsizliğe mahkûm edilmişti.

Kıyafetine, saçına, sakalına, okuduğu gazeteye, dinlediği müziğe, evinde çok kitabın bulunmasına, eve çok sayıda misafir gelmesine ya da hiç kimsenin gelmemesine vb. bakarak bunlardan insanların “anarşist, terörist, komünist” olduğu sonucunu çıkaran “muhbir vatandaş”lar, bu “hayati bilgiyi” derhal kutsal devletlerine ulaştırmayı görev bellemişlerdi. Komşusunu, arkadaşını ya da hiç tanımadığı insanları devlet güçlerine gammazlayan muhbirler yüzünden nice sosyalist, Kürt, demokrat tarifsiz eziyetlere maruz kalırken, Kızıldere’de ihbar edilen Mahirler gibi katledilirken, çok sayıda sıradan insan da, çeşitli kişisel husumetler nedeniyle ters düştükleri kişilerin asılsız ihbarları yüzünden devletin gadrine uğramıştı. Herkesi “fahri polis” haline getirmeye çalışan devlet özellikle muhtarlara, apartman yöneticilerine, kapıcılara bu misyonu yüklemişti. Tıpkı bugünlerde Erdoğan’ın yaptığı gibi!

Bir zamanlar Nazi Almanya’sında ve Mussolini İtalya’sında çocuklara “şüpheli” gördükleri ebeveynlerini ihbar etmeleri, saygın vatandaşlığın gereği olarak belletilmişti. İktidarlarını sürdüremeyeceğini anlayan zorbalar, kapıldıkları paranoya ve içine düştükleri cinnet haliyle muhbirliği çocuklara kadar indirmişlerdi. Ancak bütün bunlar onları kurtarmaya yetmedi ve on milyonlarca insanın sürüklendiği onmaz acılar ve katliamlar pahasına, zorbalar, karanlık rejimleriyle birlikte tarihe gömüldüler.

Toplumsal muhalefeti bastırmak için alabildiğine otoriterleşen AKP’nin teşvik ettiği muhbirlik ve buna eşlik eden baskıcı uygulamalar, ABD’nin en karanlık dönemlerinden biri olarak tarihe geçen McCarthy dönemini (1947-1956) de akla getirmektedir. Amerikan Karşıtı Faaliyetleri Soruşturma Komitesi’nde (HUAC) Cumhuriyetçi Parti senatörlerinden Joseph McCarthy başkanlığında yürütülen sorgulamalarda, yüzlerce insan muhbirlerin verdiği ifadelere dayanarak Komünist Parti üyeliğiyle ya da sempatizanlığıyla suçlanmış, bu gerekçeyle işten atılmış, kara listelere alınmış, tutuklanmış, para ve hapis cezalarına mahkûm edilmişti. Suçlanan insanlar suçlarını kabul edip af dilemeye ve çevrelerindeki “komünistleri” ihbar etmeye zorlanıyorlardı. Yaratılan anti-komünist histeri dalgasının kurbanı olanlar arasında pek çok ünlü bilimci, sanatçı ve aydın da bulunuyordu.

Faşizm Almanya ve İtalya tarihinde nasıl bir kara leke olarak anılıyorsa, bugün McCarthy dönemi de ABD tarihinin kara lekesi olarak görülmektedir. Bütün zorbalıklarına ve insan onurunu ayaklar altına alan uygulamalara rağmen otoriter rejimlerin varlıklarını sonsuza dek sürdürmeleri olanaksızdır. Onlar, eninde sonunda, toplumların nezdinde bir daha asla hatırlanmak istenmeyen kara sayfalar olarak tarihe gömülürler. Erdoğan-AKP de icraatlarıyla bu noktaya doğru yol almaktadır.