Navigation

1930’larda ABD’de “Beyaz Yakalı”ların ve Hizmet Sektöründeki İşçilerin Mücadelesi

Özellikle 2008 krizinden bu yana işçi sınıfının “beyaz yakalı” diye anılan kesimlerinin de pek çok ülkede birbiri ardına mücadeleye atıldığına tanık oluyoruz. O dönemde ABD’de ortaya çıkan “Wall Street’i işgal et” eylemleri, “biz %99’uz” hareketi ve sonrasında pek çok ülkede yaşanan benzer formdaki eylemlerde katılımcıların ağırlığını beyaz yakalı işçiler ve işsizler oluşturdular. 2011’de patlak veren Arap isyanlarında da bu kesimler önemli bir yer tutarken, öğretmenler, sağlıkçılar ve hizmet sektörünün diğer kollarında çalışan işçiler pek çok ülkede direngen mücadeleler veriyorlar. ABD’de on binlerce öğretmenin eylemleri uzun bir süredir ülkenin tüm eyaletlerine yayılmış bir şekilde devam ediyor. İngiltere’de sağlık çalışanları ulusal sağlık sisteminin neoliberal politikalarla felç edilmesi karşısında tepkilerini grevlerle ve çeşitli eylemlerle gösteriyorlar. Çeşitli sektörlerden milyonlarca kamu çalışanının grev sesleri Avrupa’dan Asya’ya diğer pek çok ülkede de sık sık yankılanıyor. Tunus, Cezayir, Sudan gibi kuzey Afrika ülkelerinde ise beyaz yakalılar son dönemlerdeki halk isyanlarında başı çektiler. Bugün Sudan’da yaşanan isyana da doktorların, avukatların, öğretmenlerin vb. meslek örgütü olan “Sudan Meslek Örgütleri (Profesyoneller) Birliği” önderlik ediyor.

“Beyaz yakalı” işçiler giderek daha güçlü bir sınıf tutumu alarak harekete geçerken, “orta sınıf”a mensup oldukları yanılsamalı algısından da pratikte kurtulmaya başlıyorlar. Aslında benzer koşullar ve mücadele süreçleri her zaman benzer değişimlere yol açıyor. Örneğin 1929 büyük buhranı da böyle bir sonuca yol açmış, fakat İkinci Dünya Savaşı sonrasında ve özellikle de SSCB’nin çöküşünün ardından bu algı yeniden beslenmişti. Bunda savaş sonrasında burjuvazinin dizginlerinden boşalan ideolojik bombardımanının yanı sıra ekonomik yükseliş döneminin getirdiği görece refahın bilhassa bu kesimlerin yaşam tarzını ve düşünce yapısını değiştirmesi de önemli bir rol oynamıştı. Bu nesnel zemin üzerinde, işçi sınıfının yapısına, bileşimine, devrimci rolüne ilişkin burjuva tezler akademik Marksizmi de esir alarak çok daha yıkıcı bir etki yaratmıştı. Elif Çağlı’nın aşağıdaki satırlarda dile getirdiği gibi, bu tezlerde kapitalizmin gelişmesiyle birlikte işçi sınıfının değil “orta sınıf”ların büyüdüğü iddia ediliyordu:

Bu tür icatlarda bir hayli önde koşan İngiliz «düşünürleri», örneğin II. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere’de kol işçilerinin reel gelirlerinde önemli yükselişler görüldüğü gerekçesiyle sınıf tanımını tüketim ölçüsüne göre yapma «uyanıklığını» göstermişlerdi. «Eskiye göre daha çok tüketiyorlar, o halde işçi olamazlar» bahanesiyle kol işçileri dâhil işçi sınıfının büyük bölümünü kendi devşirmeleri olan bir «orta sınıf» tanımının içine tıkıştırıverdiler. Böylece, işçi sınıfının çok daha düşük ücret düzeyiyle yaşamını sürdüren kesimlerine oranla, görece daha fazla ücret elde eden ve daha çok tüketen kesimleri, «orta sınıf» diye bir kategoriye terfi ettiriliverdi. Burjuva «âlimleri», bilimsel kanıt olarak yaldızladıkları bol rakamlı tüketim istatistikleriyle, işçi sınıfını ayırt etmeyi sağlayan nesnel ölçütleri geçersiz ilân ettiler.

Burjuva ideolojisinin egemenliği ölçüsünde toplumda kabul gören bu türden düşünceler bir yandan muazzam proleterleşme gerçeğini gözlerden gizlemeye hizmet ederken, diğer yandan bu türden palavralara kanan bir kısım işçilerin kendilerini «orta sınıf»tan hissetmeleri sonucunu da doğurdu. Böylece, beyaz yakalı işçilerin (örneğin mühendisler, öğretmenler, hemşireler, memur statüsünde çalıştırılan kamu emekçileri, büro elemanları vb.) bir kısmı, kendilerini aslında ait oldukları işçi sınıfının genel mücadelesinden soyutladılar. Bilinci çarpılmış bu tür işçiler, işçi sendikalarında örgütlenmekten uzak durmayı, toplumsal yaşamda daha yüksek bir statü sahibi olmanın bir göstergesi olarak benimseyebildiler.[1]

SSCB’nin çöküşünün ardından gerek ideolojik mevzilerin zayıflaması gerekse sınıf hareketinin dibe vurması, bu fikirler için çok daha verimli bir gübrelik yarattı. Ne var ki Çağlı’nın vurguladığı gibi gerçekler acımasızdır. “Kapitalizmin gerçek yüzü krizlerle, işçilerin düşen yaşam standartlarıyla ve kaybolan sosyal haklarla vb. kendini açığa vurdukça, acı ilacı yutan daha pek çok işçinin aklı başına gelecektir” diyordu Çağlı 1999 yılında kaleme aldığı “Büyüyen İşçi Sınıfı” kitabında. 2008’den bu yana yaşananlar bu tespiti çarpıcı bir şekilde doğrularken, Marksizmin gücünü de bir kez daha gösteriyor. Nitekim Marksizmin işçi sınıfının yapısına, niteliğine ve devrimci rolüne ilişkin saptamaları geçmişten bugüne döne döne kanıtlanan doğrular olarak karşımızda durduğu gibi, sınıf mücadelesinin yükseldiği dönemlerde proletaryanın diğer unsurlarıyla birlikte beyaz yakalı kesimlerinin de çeşitli düzeylerde harekete geçtikleri tarihsel deneyimlerle sabittir.

1929 büyük buhranı esnasında ABD’de yaşananlar, o dönemde bu kesimlerin nasıl bir değişim geçirdiğine ve bunun gerek ekonomik gerekse politik örgütlenme alanına yansımalarına ilişkin dikkat çeken örnekler sunmaktadır. Krizin yıkıma uğrattığı ücretli emeğin tüm kesimlerinde ciddi bir bilinç sıçramasının yaşandığı 1930’larda Komünist Partinin çalışmaları çarpıcı sonuçlar doğurmuştu. Özellikle büyük marketlerde çalışan işçilerin sendikalarda örgütlenip ses getiren grevler gerçekleştirmeleri ve “beyaz yakalı işçiler işçi sınıfının üyeleridir” söylemini yaygın bir şekilde kullanmaları, aksi yöndeki kanının zayıflamasını ve söz konusu işçilerin çok geniş bir kesimden destek bulmalarını sağlamıştı. Keza kriz döneminde gerçekleştirilen ilk başkanlık seçimlerine giderken başlatılan bir kampanya da entelektüel camiada büyük bir ses getirerek aydınların ve “profesyonel” işçilerin harekete geçmesinde önemli bir işlev görmüştü. O dönemde yaşananlar işçi sınıfının tarihsel hafızası bakımından olduğu kadar, işçi sınıfının yapısı, kapsamı ve devrimci dinamiği üzerine yürütülen tartışmalar açısından da önem taşıyor.

1929 krizinde ABD: Aydınlar sınıf saflarına çağrılıyor

ABD’de 1932 başkanlık seçimleri öncesinde, sanatçılardan, yazarlardan ve bilimcilerden oluşan 53 solcu aydın, “Foster ve Ford[2] için Profesyonel Gruplar Birliği” aracılığıyla bir kampanya başlatmışlardı. Kültür ve Kriz: Yazarlar, Sanatçılar, Öğretmenler, Doktorlar, Mühendisler, Bilimciler ve Amerika’nın Diğer Profesyonel İşçilerine Çağrı başlıklı bir broşür yayınlayan bu aydınlar, “tüm profesyonel işçileri, yaratıcılıklarını ve ustalıklarını işçi sınıfına hizmet için kullanmaya ve komünist başkan ve başkan yardımcısı adaylarını desteklemeye” çağırıyorlardı. Bu kesimlerin “kafa işçileri” olarak nitelendirildiği bildirinin terminolojisi bile yerleşik algılara meydan okumaktaydı. Zira yaygın kanı, bu kesimlerin işçi sınıfının parçası olarak görülmemesiydi. Oysa bildiri, yaşanan büyük krizden tıpkı kol işçileri gibi etkilenip sefalete sürüklenen bu kesimlerin de işçi sınıfının bir parçası olduğunu söyleyerek, kapitalizm gerçeğini çeşitli bakımlardan gözler önüne seriyordu:

Ekmek kuyruğunda öğretmenler, «Hoovervilles»deki sac barakaları yamayan mühendisler, «cangıllarda» keman çalan müzisyenler var. … Bütün bu işsizlik ve sefalet, bütün bu eğitim ve yeteneğin heba olması, çok fazla doktor, öğretmen, sanatçı, yazar vb. olduğu için değil, bu ülke halkına kültürel ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek kadar çok eğitimli aydın ve profesyoneli henüz sunamamış olmasına rağmen böyledir.[3]

“Ya kapitalist sınıfın kültür teğmenleri olacaksınız ya da işçi sınıfının müttefiki ve destekçisi olacaksınız, seçim yapmalısınız” diyen bu bildiri, yazarıyla, sanatçısıyla tüm aydınları ve “profesyonel” işçileri “yeni bir dünya” ve “yeni bir kültür” inşa etmeye çağırıyordu. “Kapitalizmin ya sömürdüğü ya da başkalarını sömürmek zorunda bıraktığı profesyonel işçiler”in, sosyalizm altında, özel hünerlerini serbestçe ve yaratıcı bir biçimde sergileme özgürlüğüne kavuşacakları söyleniyordu.

Arkasında Komünist Partinin olduğu bu kampanya entelektüel dünyada büyük bir ses getirecek, izleyen dönemde KP’nin çevresinde bu kesimden önemli bir sempatizan halka oluşacaktı. Bunda iki temel etken rol oynamıştı: 1929 krizinin yarattığı yıkım ortamı ve Avrupa’da faşizmin iktidara gelişi. Bu olgular, KP’yi politika değişikliğine gitmek zorunda bırakmış, çok daha geniş emekçi kesimleri kucaklamak ve o zamana dek göz ardı edilen siyahı, kadını, beyaz yakalısı, işsiziyle işçi sınıfının tüm kesimlerini örgütlemek üzere harekete geçirmişti.

Milyonlarca işçinin işsiz kaldığı bu kriz döneminde güçlü bir işsizler hareketi örgütlenmiş, 1933’ten sonra ise bunu sıçramalı bir şekilde büyüyen sendikalaşma, grev-işgal dalgası ve her alana yayılan bir örgütlenme seferberliği izlemişti.[4] Bu dönemde KP, bir önceki dönemde izlediği sekter politikaları terk etmiş, ama bunun yerine faşizme karşı “halk cephesi” taktiğiyle sınıf işbirlikçi politikalar izlemeye koyulmuştu. Ne var ki tepedekiler burjuvaziyle işbirliğinin teorisini yaparken, sekter politikaların terki işçi sınıfının tabandaki mücadelesi açısından çok büyük olanaklar yaratmıştı. Daha önce düşman gözüyle bakılan çeşitli politik görüşlerden sendikacılara ve işçilere artık böyle yaklaşılmıyor, burjuvazinin saldırıları karşısında ortak hareket etme eğilimi güç kazanıyor, bu da mücadele açısından son derece uygun bir zemin hazırlıyordu. O dönemde KP, beyaz yakalı işçiler ve aydınlar arasında da kapsamlı bir örgütlenme kampanyası başlatmıştı. Bu süreçte pek çok aydını çevresine toplayan bu parti, entelektüel camiada hegemonik bir üstünlük kurmayı başarmıştı. “Kültür ve Kriz” broşürüyle yapılan çağrı da böylesi bir ortamda gerçekleşmişti. Kafa işçilerini kol işçileriyle birlik olmaya ve KP’yle ittifaka davet eden bu broşür, aydınları da kapitalizme karşı mücadele ekseninde seçimlerde KP adaylarını desteklemeye çağırıyordu.

1932 seçimlerinde KP’nin başkan ve başkan yardımcısı adayları 103 bin oy alsalar da yaratılan politik etki bunu çok aşmıştı. Kriz ve faşizmin yarattığı toplumsal deprem ve çöküş tablosu karşısında içinde yaşadıkları düzenin yanı sıra kendi varoluşlarını da sorgulayan çok sayıda aydın için sosyalizmin bir çekim merkezi haline geldiği görülüyordu. 1935’te KP’nin örgütlemesiyle New York’ta toplanan Amerikan Yazarlar Kongresi ve bunu takiben oluşturulan Amerikan Yazarlar Birliği bunun somut bir ifadesiydi. Çok sayıda ünlü yazarın, 5000’e yakın izleyicinin ve aralarında Louis Aragon, Andre Gide, Andre Malraux gibi dünyaca ünlü konuk yazarların katılımıyla gerçekleştirilen kongre, Amerikan Yazarlar Birliğinin kurulması kararıyla sona ermişti. Hepsi doğrudan üye olmasa bile KP’nin çekim gücüne kapılan sanatçıların, yazarların, çeşitli mesleklerden eğitimlilerin ve üniversite öğrencilerinin sayısı gün geçtikçe artıyordu. O dönemlerde yayınlanan “Rebel America” (Asi Amerika) adlı kitapta, bu kesimin yaşadığı sarsıntı ve değişim şöyle anlatılmaktaydı:

Çoğunlukla görece güvenli bir ortamda yetişen ve sosyal evrende belirli bir yere alışmış olan profesyoneller ve orta sınıf üyelerine, 1920’lerin ekonomik bolluğu ve genişlemesi, saflarındaki çoğalmayı belirli ölçülerde rahatlatan yeni sınırlar açmıştı. Özgüvenleri şimdiye kadar henüz ciddi biçimde sarsılmamıştı. 1930’lu yılların başında dünyaları temellerinden sarsıldığı zaman, doğal olarak, devrimi ilk düşünen ve konuşan onlar oldular. ...

1932 yılının sonbaharında kapitalizmin çöküşü hakkında kötümser yorumlar yapanlar, işsiz mühendisler, mimarlar, gazeteciler ve reklamcılar, maaşlarında büyük kesintiler yapılan öğretmenler, hastası olmayan doktorlar, müvekkili olmayan avukatlar, pazar bulamayan sanatçılar, iş yükü ağırlaşmış sosyal hizmet uzmanları ve hatta motivasyonunu yitirmiş tahvil satıcılarıydı...

Entelektüel ve sanatsal cephe[de] ... genel olarak devrim ve özel olarak da komünizm [yandaşlığı], zamana uygun şık bir gösteriş haline geldi. Sosyalizm üst orta sınıf ve akademik çevrelerde daha popülerdi ama komünizmin yıldızı edebi ve sanatsal çevrelerle toplumsal baremin üst basamaklarında parladı... Bunalım’ın ilk üç yılının militanlığı, esas olarak [kendi sınıfsal] yok oluş[larına] karşı savaşan Amerikan orta ve profesyonel sınıflarının militanlığıydı.[5]

1932 başında beş büyük bölgede yapılan bir çalışma KP’nin üye sayısının yüzde 5’inden biraz fazlasının “beyaz yakalı” olduğunu gösterirken, bu oran 1935’te yüzde 11’e çıkmıştı.[6] Bu dönemde partinin üye sayısı 25 bini aşıyordu. Devletin ve burjuvazinin ağır baskılarının devam ettiği koşullarda komünistler siyasi kimliklerini her zaman açık bir şekilde kullanamasalar da, sendikal mücadeleden demokratik mücadelelere, kitlesel protestolara, kampanyalara vb. uzanan çok geniş bir alanda çalışmalar yürütüyorlardı.

Hizmet sektöründeki işçiler örgütleniyor

KP’nin o dönemde örgütlemeye giriştiği diğer bir sınıf kesimi ise hizmet sektöründe çalışan işçilerdi. Bu işçiler son derece kötü şartlarda çalışıyorlardı. Günümüzün Walmart’ına, Carrefour’una benzeyen perakende satış mağazalarında yüzlercesi bir arada çalıştığı halde örgütsüzlük had safhadaydı. Zira o dönemlerde imalat sanayi ve inşaat sektörü dışında çalışanların işçiden sayılmaması ve perakende satış alanında çalışanların çoğunluğunu kadınların oluşturması, sendikaları bu sektörde örgütlenme çabasından uzak tutuyordu. Oysa büyük krizin yarattığı altüstlük tüm toplumun ruh halini ve tepkilerini değiştirdiği gibi bu değişim söz konusu alanda da yansımasını bulmuştu. Öfkeyle dolup taşan ve çıkış yolu arayanlar sadece sanayi işçileri değildi. Hizmet sektöründe çalışan bu işçileri sendikal alanda örgütlemeye girişen en etkili politik güç ise KP idi.[7] Öyle ki, 1930’ların sonlarına doğru New York’taki en büyük mağazaların çoğuna komünistlerin önderlik ettiği sendikalar girmişti. Tüm bunlar, doğru bir yaklaşım ve doğru bir çalışma anlayışı benimsenip uygun koşullar değerlendirildiğinde pek çoklarını şaşırtacak kadar başarılı sonuçlar alınabileceğini kanıtlamaktaydı. Bu arada esas başarının, pek çok durumda engel haline gelen bürokratik Stalinist KP yönetimine değil tabandaki devrimci militan komünistlere ait olduğunun da altını çizmek gerekir.

New York’taki Klein’s ve Ohrbach’s mağazalarında 1934-35 yıllarında patlak veren grevler ilk büyük grevlerdi. Komünistlerin çabasıyla örgütlenen bu mağazalarda, çoğunluğunu kadınların oluşturduğu işçiler, sendikanın tanınması için greve gitmişlerdi. Yaklaşık altı ay boyunca devam eden militan bir grevle işçiler taleplerinin bir bölümünü kabul ettirmeyi başarmışlardı. Ama daha da önemlisi diğer mağazalardaki işçilere de örnek olarak yaygın bir sendikalaşma hareketi başlatmışlardı.

Bu sektörde kadın işçiler sendikal örgütlenmede ve eylemlerde kilit bir rol oynadılar ve pek çok önyargıyı kırdılar. Sendika örgütçülerinin yanı sıra önemli sendika liderlerinden bazıları da kadındı. “Zaten sektör kadın ağırlıklı, bundan doğal ne olabilir” diye düşünülebilir, ama durum hiç de öyle değildi. Sendikalar erkeklerin egemenlik alanı olarak görülüyordu. Kadın işçiler, tutucu erkek sendikacılar tarafından bile işçi olarak görülmüyor, onlara “evlenip, çocuk doğurup gidecek geçici işgücü” gözüyle bakılıyordu. Kadınların sendikal örgütlenmeye gelebilecekleri, grev gibi eylemlerde dirayetli olabilecekleri asla düşünülmüyordu. Oysa onlar, patronlara geri adım attıran çeşitli eylemleriyle hem kadın işçiler olarak hem de hizmet sektörü işçileri olarak “var olduklarını” ve başarabildiklerini güçlü bir şekilde kanıtladılar.

Bunun ilk örneklerinden biri de Woolworth’s işgali idi.[8] Günümüzün Walmart’ı denebilecek bu büyük zincir marketin Detroit’teki en büyük mağazası 27 Şubat 1937’de “grev” sesleriyle çalkalandı. O an vardiyada bulunan 108 genç kadın işçinin başlattıkları bu grevi sıra dışı kılan şey, söz konusu sektörde bir ilki oluşturan bir yönteme başvurmalarıydı: İşgal! O günlerde başta otomotiv sektörü olmak üzere pek çok fabrikada yaygınlık kazanan işgaller ilk kez bir market grevinde de hayata geçmiş oluyordu. Üstelik bunu yapanların tümünün kadın işçiler olması bir başka ilk anlamına gelmekteydi.

İşçiler sendikanın tanınması, ücret artışı, 8 saatlik işgünü, 48 saatlik çalışmanın ardından tatil, fazla mesai ücreti, üniformaların işyeri tarafından ücretsiz karşılanması ve yıkanması, kıdem hakları, işe yeni alınacak tüm işçilerin sendikalı olması ve işe döndükten sonra grevci işçilere ayrımcılık yapılmaması temel talepleriyle iş bırakmış ve bu talepleri karşılanana kadar işyerini terk etmeyeceklerini bildirmişlerdi. Yönetim önce oyalama taktiklerine sonra da tehditlere başvurdu. Derhal dışarı çıkmazlarsa sadece bu mağazadaki işçilerin değil diğer mağazalardakilerin de işten atılacağı söylendi. Ama işçiler bu tehditlere “sonuna kadar greve devam” diyerek yanıt verdiler. “İşgal sürdükçe müzakere yok” diyen patronların bu tehditleri de işçilere geri adım attıramadı ve basında geniş yer bulan bu grev ülkenin temel gündemlerinden biri haline geldi. Her sektörden işçiler dayanışma için mağazanın önüne geliyor, grevdekilere yiyecek, battaniye gibi malzemelerin yanı sıra para yardımında da bulunuyordu.

İşgal eylemi grevi pek çok açıdan avantajlı kılmaktaydı. İşçiler sürekli bir arada oldukları için birbirlerine ve kendilerine güvenleri artıyor, bu da onların direnme azmini kamçılıyordu. Ayrıca işçiler içerde oldukları için onların yerine grev kırıcılar sokulamamaktaydı. Patronlar mağazanın hasar görmemesini istediğinden polisi işçilerin üstüne de salamamaktaydı.

Woolworth’s grevini örgütleyen, Garsonlar Sendikasına üye bir kadın işçiydi. Birkaç gün boyunca patronlar geri adım atmayınca sendika daha aktif bir tutum almaya karar verdi. Patronlara, eğer talepleri karşılanmazsa şirketin Detroit’teki kırk mağazasının işçiler tarafından kapatılacağı duyuruldu ve daha küçük bir mağazada 20’ye yakın işçiyle bir grev daha başlatıldı. Ardından da ülke çapındaki tüm mağazalarda işgal eylemlerinin başlatılacağı söylendi. Bu arada sınıf dayanışması büyüyor, işçilere destek gün geçtikçe artıyordu. Burunlarından kıl aldırmayıp tehditler savuran patronlar bir hafta sonra geri adım attılar ve 5 Martta şirketle sendika arasında anlaşmaya varıldığı açıklandı. İşçilerin tüm talepleri kabul edilmişti. Üstelik anlaşma sadece grevdeki iki mağaza için değil kentteki tüm şubeler için geçerli olacaktı. Bu grevin kazanımları sadece Woolworth’s mağazaları için de olmadı; söz konusu grev ülkedeki tüm mağazalar ve restoranlar için örnek oldu.

Tabandaki militanlık sendika yönetimlerine basınç bindirerek burada da değişimi tetiklemişti. AFL’nin yüksek vasıflı ve beyaz işçileri örgütlemeye odaklı gerici ve işbirlikçi sendikal anlayışına karşı çıkan sendikacılar tarafından kurulan ve çoğu 1934’teki grev dalgasında aktif olarak rol alan komünist işçi önderlerinin öncülüğünde bir örgütlenme atılımı başlatan CIO, sanayi işçileri arasında örgütlü bir federasyondu. Fakat tam da o dönemde hizmet sektöründeki işçilerin örgütlenme arayışlarının ve mücadelelerinin hız kazanması, CIO’yu bu sektördeki işçileri dikkate almak zorunda bırakmış ve onların işkolunda faaliyet gösterecek yeni bir sendika kurmaya itmişti.

Mücadelenin ilerlemesiyle birlikte, büyük marketlerde çalışan işçiler 8 saatlik işgünü ve 40 saatlik çalışma haftasının yanı sıra ücretlerin ve çalışma koşullarının düzeltilmesini de sağlayarak çok önemli kazanımlar elde ettiler. Ancak İkinci Dünya Savaşı bütün bu sürece ağır bir darbe indirdi. Stalin ile emperyalist güçlerin anlaşması sonucu 1943’te Komintern’in kendini feshetmesinin ardından aynı tasfiye dalgasının bizzat genel sekreteri eliyle ve Stalin’in emriyle Amerikan Komünist Partisine de sirayet etmesi ise, nasıl bir politik ortamdan geçildiğini gayet çarpıcı bir şekilde gösteriyordu. İşçi sınıfı, burjuvaziyle işbirliği temelinde savunmasız bırakılıp milliyetçiliğin azgın sularına terk ediliyordu. Bu durum işçi sınıfı hareketinin geri çekildiği ve anti-komünist histerinin azgın hale geldiği savaş sonrası dönemde, daha önce elde edilen kazanımların teker teker kaybedilmesine yol açtı. Faşizan Taft-Hartley Yasasının yürürlüğe konduğu o dönemde sendikacılar komünist olmadıklarını beyan etmeye zorlanırken, pek çok komünist örgütçü ve mücadeleci işçi de işten atıldı. Herkesin itirafçı ve iftiracı olmaya zorlandığı, komünistlerin demir parmaklıklar arkasına gönderildiği McCarthy döneminde (1948-53) ise, grevlerin bile yasaklandığı ağır baskılar hüküm sürecek ve bu tüm sınıf hareketinde de yansımasını bulacaktı.

* * *

Bugünse kapitalizm tarihsel sistem krizi dediğimiz bir çıkışsızlık içinde. Milenyumla birlikte başlayan bu dönemde tüm dünyaya egemen olan neoliberal politikalar ve birbiri ardına yaşanan ekonomik krizler proleterleşme sürecini alabildiğine hızlandırırken, sadece sanayi işçilerini değil hizmet sektöründeki işçileri de korkunç çalışma koşullarına, son derece düşük ücretlere ve güvencesizliğe mahkûm ediyor. Bunun yanı sıra, işçi sınıfının parçası durumundaki eğitimli kesimlerin ayrıcalıklı konumlarını da büyük ölçüde ortadan kaldırıyor. Kapitalizmin pek çok işi vasıfsızlaştırması ve yükseköğrenimin yaygınlaşmasıyla birlikte “seçkin azınlık” olmaktan çıkan bu kesimler, statüsüzleşme durumu, asgari ücrete yakın bir ücret tablosu ve daha da ötesi kronik bir işsizlik olgusuyla karşı karşıyalar. Kriz, savaş, faşizan baskılar ve ağır ekonomik saldırılar işçi sınıfının hiçbir kesimine kapitalizme karşı mücadeleden başka bir seçenek bırakmıyor. Ve Marksizm onlara bugün her zamankinden çok daha güçlü bir şekilde sesleniyor: Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok, kazanacağınız ise koca bir dünya!


[1]      Elif Çağlı, Büyüyen İşçi Sınıfı, Tarih Bilinci Yay.

[2]      William Z. Foster, Komünist Partinin başkan adayı ve sendikacı kökenli bir lideriydi. Başkan yardımcısı adayı James W. Ford ise siyah bir komünist işçiydi ve parti bu tercihiyle Amerika’da bir ilki gerçekleştirmişti. Bu seçimlerde yerel düzeyde de çok sayıda siyah aday göstermişti.

[3]      Michael Denning, The Cultural Front: The Laboring of American Culture in the Twentieth Century. İşsiz kaldıkları gibi evlerini de kaybeden işçi yığınlarının mezbeleliklerde kurdukları baraka mahallelere, bu sefaletin sorumlusu olarak görülen başkan Hoover’e atfen Hoovervilles, yani “Hoover kasabaları” deniyordu.

[4]      Bkz. İlkay Meriç, 1929 Krizinde Amerikan İşçi Sınıfı: “Mücadele Et, Açlıktan Ölme”, marksist.com

[5]      Akt. Haluk Gerger, Canavarın Ağzında (ABD Komünist Partisi Tarihi 1919-1959), c.2, Yordam Yay., s.343-344

[6]      Haluk Gerger, age, s.342. Takip eden yıllarda da artmaya devam eden bu oran 1938’de yüzde 22’ye, 194l’de ise yüzde 44’e ulaşacaktı.

[7]      Bu bölümdeki bilgiler için bkz. Daniel J. Opler, For All White-Collar Workers, The Ohio State University Press

[8]      Bkz., Dana Frank, “Girl Strikers Occupy Chain Strore, Win Big”, Howard Zinn, Dana Frank, Robin Kelley; Three Strikes içinde.