Navigation

Orta Afrika Cumhuriyeti’nde Neler Oluyor?

Afrika toprakları asırlarca Batılı egemenler tarafından yağmalandı, talan edildi. Bu da yetmedi, “uygarlık” götüren “beyaz adamlar” tarafından “kara derililer” köleleştirildiler, gemilere bindirilip denizaşırı ülkelere götürüldüler. Kapitalizm gelişti, “uygarlık” ilerledi, lâkin Afrika’nın kara bahtında yüzyıllardır bir değişiklik olmuyor. 1950’li, 60’lı yıllarda bağımsızlıklarını kazanan Afrika ülkeleri gerçek anlamda özgürleşemediler ve kapitalist sömürüden kurtulamadılar. Açlıktan, yoksulluktan, hastalıktan kırılan Afrikalıların acıları dinmiyor. Sefalet ve çaresizlik içerisindeki Afrika halkları, tüm bu yaşananlarla birlikte bir de uzun yıllardır savaş cenderesinin ortasındalar.

Kapitalizmin krizinin derinleşmesiyle emperyalistler arası rekabet kızışmakta ve nüfuz alanlarını yeniden paylaşmak üzere yürütülen savaşlar dünyanın pek çok bölgesine yayılmaktadır. Afrika’nın pek çok ülkesi de emperyalistlerin pazar ve hegemonya savaşının bir alanıdır. Emperyalistler tarafından bölgedeki halklar arasında etnik ve dinsel ayrımlar kışkırtılmakta ve yıllarca birlikte yaşayan halklar vahşice birbirlerine boğazlatılmaktadırlar. Üstelik utanmadan bu katliamlar kabilelerin “ilkelliği” olarak sunulmaktadır. Kongo, Ruanda, Sierra Leone, Nijerya, Somali, Fildişi Sahilleri, Kenya, Mali, son olarak Güney Sudan ve Orta Afrika Cumhuriyeti (OAC) kan gölüne dönmüş durumda. Yeraltı kaynakları bakımından zengin olan bu ülkelerde sık sık katliam düzeyinde vahşetlerin yaşanması tesadüf olmasa gerek.

Kara kıta Afrika, son yıllarda dünyada ekonomisi hızla büyüyen ve nüfuz alanları genişleyen Çin ile ABD, Fransa ve İngiltere gibi emperyalist ülkeler arasındaki nüfuz paylaşımına sahne olmaktadır. Batılı emperyalist güçler, geleneksel olarak etkin oldukları Kenya, Somali, Sudan, Güney Afrika, Nijerya gibi Afrika ülkelerindeki yıllık 100 milyar doların üstündeki ticaret hacmiyle, karşılarına dikilen Çin’in etkisini kırmaya ve yayılmasını durdurmaya çalışıyorlar. Kıtanın zengin petrol, doğalgaz ve maden kaynaklarını kontrol altında tutmaya çalışan emperyalist güçler, temellerini büyük ölçüde kendilerinin döşediği çatışmaları ve husumetleri zamanı ve yeri geldiğinde kaşıyarak “böl ve yönet” politikalarını hayata geçirmeye çalışıyorlar. Yüzyıllardır bu politikanın esiri haline getirilmiş Afrikalılar, kolaylıkla birbirlerine kırdırılıyor. Kıtadaki çatışmaları körükleyen emperyalistler, bu durumu fırsata çevirerek “demokrasi ve özgürlük götürme” ya da “yardım etme” bahanesiyle bölgedeki askeri güçlerini sürekli olarak arttırarak, çıkarlarını bizzat silahların gücüyle koruyorlar.

Hıristiyan ve Müslüman halklar birbirlerine boğazlatılıyor

Fransa’nın Afrika’daki emperyalist müdahaleleri özellikle son iki yıldır artmış durumda. Avrupa Birliği ülkeleri arasında Afrika’da en büyük askeri varlığa sahip ülke konumunda bulunan Fransa, 2011’de Fildişi Sahilleri’ne ve Libya’ya saldırmıştı. Suriye’ye müdahale konusunda da oldukça heveskâr olan Fransa, 2013 başında ise İslamcı terörizm bahanesiyle Mali’ye girmişti. Fransa, 5 Aralıkta ise Birleşmiş Milletler’den aldığı izinle Afrika Birliği ile birlikte Orta Afrika Cumhuriyeti’ne askeri müdahalede bulunmaya başladı ve vatandaşlarını koruma bahanesiyle hazırda tuttuğu 400 kişilik askeri birliğinin büyüklüğünü hızla 1600’e çıkardı. Batı Afrika ülkesi Burkina Faso’daki Fransız üssünden özel birlikler ve helikopterler, Senegal ve Fildişi Sahilleri üssünden paraşütçüler ve zırhlı araçlar Orta Afrika Cumhuriyeti’ne kaydırıldı. Afrika ülkelerinden derlenen askerlerden oluşan ve bizzat Pentagon tarafından eğitilip finanse edilen “Afrika Birliği” ise OAC’de 4 bin civarında asker bulunduruyor ve bu sayıyı 9 bine çıkarmayı planlıyor.

1910’da Fransız sömürgesi haline gelen OAC, 1960’ta bağımsızlığına kavuştu. Ancak, bağımsızlığını kazanan ülke, yıllarca monarşi ile yönetildi, darbeler ve güç kavgalarına sahne oldu. İlk çok partili seçimler 1993 yılında yapıldı ve seçim sonucunda Ange-Félix Patassé devlet başkanlığına geçti. Yaklaşık 10 yıl iktidarda kalan Patassé, 2003 yılında bir askeri darbe ile devrildi ve askeri darbeyi örgütleyen cuntanın lideri François Bozizé ülke idaresini eline aldı. Fransa’nın desteğini alan Bozizé, 2005 yılındaki seçimlerde de iktidarını korumayı başardı. Ancak 2010 yılında yeniden yapılması beklenen seçimleri “ülkenin kaos içinde olduğu” gerekçesiyle iptal eden Bozizé, 2011 yılında gecikmeli olarak yapılan seçimleri kazandı. Ne var ki tüm uğraşlarına karşın, 2013 Martında, Seleka (İttifak) adını taşıyan ve çoğunlukla Müslümanlardan oluşan bir silahlı örgütün gerçekleştirdiği darbeyi engelleyemedi ve koltuğunu bırakarak Kamerun’a kaçtı. Bozizé yerine ise bir Müslüman olan Seleka önderi Michel Djotodia kendini başkan ilan etti.

Seleka milislerinin Mart ayında iktidarı ele geçirmelerinden bu yana ülkedeki Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki şiddet giderek tırmanırken, “böl ve yönet” taktiğini çok iyi uygulayan emperyalist ülkelerden biri olan Fransa, eski sömürgesinde yaşananların katliam boyutuna vardığını gerekçe göstererek askeri müdahalede bulundu. Müdahaleyi haklı göstermeye çalışan Fransa Başkanı Hollande, Fransa’nın “bizi yardıma çağıran bu küçük, dost ülkeye, dünyanın bu en fakir ülkesine yardım ve dayanışma götürme görevi” ile hareket ettiğini iddia etti: “Fransa bir insani felâketi önlemek için harekete geçmelidir ve geçecektir. Bu operasyon için askerlerimize güvenim tam.” Hollande’ın burjuva siyasetine yaraşır bir ikiyüzlülükle yaptığı açıklamalar, emperyalist planlarının üzerini örtme çabasından başka bir şey ifade etmemektedir.

5 milyon nüfusa sahip Orta Afrika Cumhuriyeti’nde, nüfusun yaklaşık yüzde 60’ını Hıristiyanlar, yüzde 10’unu ise Müslümanlar oluşturuyor. Ülkede Hıristiyan Anti-Balaka milisleri Müslüman mahallelerine, evlerine saldırırken, Seleka milisleri de aynı şekilde Hıristiyanlara saldırmaktadır. Hıristiyan ve Müslüman halklar arasında tırmandırılan şiddet nedeniyle yaklaşık 2 milyon insan evlerini terk etmiş, 40 binden fazla insan ise başkent Bangui Havalimanına sıkışıp kalmış durumda. BM’nin verilerine göre yaklaşık 370 bin kişi Bangui’den kaçtı ve Bangui dışındaki şehirlerde de yaklaşık 400 bin insan evlerini terk etmek zorunda kaldı. Nüfusun yüzde 15’i açlık riskiyle yüz yüze. Bossangoa’da evlerinden ayrılmak zorunda kalan 40 bin Hıristiyan kiliselere sığındı.

OAC’de Hıristiyan ve Müslüman gruplar arasında çıkan çatışmalarda yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesi, evlerini terk etmek zorunda kalması üzerine BM, “ülkedeki sivillerin korunması ve güvenliğin sağlanması” gerekçesiyle Fransa ve Afrika Birliği’nin ülkeye askeri çıkartma yapmasına izin verdi. ABD de Fransa’nın talebi üzerine asker desteğinde bulunma kararı aldı. Ayrıca Fransa, gerçekleştirdiği operasyonlar için Avrupa Birliği’nden maddi destek talep etti.

Emperyalist kapışma bu kez OAC’de devam ediyor

Egemenlerin, geçmişten günümüze toplumlara etnik, dinsel, mezhepsel ayrılık tohumları ektikleri aşikârdır ve bu ayrılıklar zamanı geldiğinde emperyalist çıkarlar uğruna milyonlarca insanın katledilmesi pahasına kullanılmaktadır. Tüm yaşanan acılar, katliamlar ise emperyalist saldırganlığın gerekçesi olarak kamuoyuna sunulmakta ve “insani yardım” ya da “demokrasi ve özgürlük götürme” iddiası emperyalist çıkarların üstünü örten bir şal olarak kullanılmaktadır. Emperyalistler, utanmadan bir de tek amaçlarının “insan hayatını kurtarmak” olduğunu söylüyorlar. Fransa Savunma Bakanı Jean Yves Le Drian, işçi ve emekçi kitlelerle dalga geçercesine gerçekleri çarpıtıyor ve operasyonun amacının “ülkeye insani yardım götürmek için gerekli asgari güvenliği sağlamak ve insanların hastaneye gidebileceği şekilde sokakları güvence altına almak” olduğunu söylemekten çekinmiyor.

Oysaki Fransa’nın başını çektiği emperyalist güçlerin Afrika ataklarının temel amacı nüfuzunu güçlendirmektir. Bizzat Hollande, geçtiğimiz haftalarda Fransa Ekonomi Bakanlığı ve işveren örgütü Medef tarafından düzenlenen ve Fransa’nın Afrika’daki ekonomik konumunu güçlendirmeye ve onun Çin karşısında ekonomik payını kaybetmesini tersine çevirmeye odaklanan bir ekonomi konferansına katılarak, Afrika’ya yapılan Fransız yatırımlarını yıllık 20 milyar avro civarına yükseltme planlarını açıkladı. Fransa, 2008-2013 arasında, Afrika’ya 10 milyar avroluk yatırım yapmıştı. Çin’in 1990’da yüzde 2’nin altında olan Sahra-altı Afrika’daki pazar payı 2011’de yüzde 16’ya çıkarken, Fransa’nınki 2000’den 2011’e kadar yüzde 10,1’den yüzde 4,7’ye düşmüştü.

Elmas, altın, uranyum, kereste ve petrol gibi doğal kaynaklara ev sahipliği yapan OAC’de de son dönemde Çin’in pazar payı artmaktaydı. Bozize, Çin ile petrol anlaşmaları yapmış ve gerçekleştirilen darbe sonucu devrilmişti. Çin’in artan nüfuzuyla salt ekonomik önlemlerle başa çıkamayacağını anlayan Fransa ve diğer Batılı emperyalist güçler askeri önlemler de almaya başladılar. Kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden yönetimleri destekleyip, diğer tarafı darbe yöntemleriyle devre dışı bırakmakta ustalaşmış durumdalar. Lakin Çin de boş durmamakta, kıtadaki ABD-Batı karşıtı güçleri desteklemekte ve kışkırtmaktadır. Emperyalistler arasındaki bu kapışma şiddetlendikçe savaş alanları genişlemekte, Afrika halkı daha da yoksullaşmakta, sefaletin en derin uçurumlarına sürüklenmekte, açlığın pençesinde kıvranmakta ve her gün oluk oluk kanı akmaktadır.

Bugün Orta Afrika Cumhuriyeti’nde yaşananlar, egemenlerin çeşitli bahanelerle operasyonlar gerçekleştirdikleri Afrika’nın en büyük üçüncü altın üreticisi Mali’de yaşananlardan ya da yıllar önce Ruanda’da yaşananlardan farklı değildir. Yaşlı kıta Afrika’nın kurak toprakları 200 yıldır milyonlarca “kara derili”nin kanıyla sulandı ve sulanmaya devam ediyor.

Kerem Dağlı’nın, Afrika’da Yürüyen Emperyalist Kapışma başlıklı yazısında belirttiği gibi, “Afrika kıtasında yürüyen bu emperyalist kapışmanın Afrikalı halklara neye mal olduğu az çok herkesin malûmudur. Emperyalist rekabet Afrika’daki siyasi istikrarsızlığı daha da pekiştirmektedir. Kıtanın her yanı bitmek bilmeyen iç savaşlarla, etnik-dini çatışmalarla, savaş ağalarıyla, sözde «özgürlük» veya «kurtuluş» ordularıyla doludur. Ülkelerin çoğu oldukça zengin kaynaklara sahip olmalarına rağmen burjuva rejimler elde ettikleri gelirleri silahlanmaya ve iktidarlarını korumaya harcamaktadırlar. Kıtadaki açlığı, sefaleti, ağır yoksulluğu ve işsizliği, salgın hastalıkları bir nebze olsun azaltacak bir ekonomik düzelme sağlayacak yönde gelişmelerden bahsetmek oldukça zordur. Sermaye yatırımları ağırlıklı olarak yeraltı kaynaklarının çıkarılmasına, işlenmesine ve ithalatına yöneliktir. İşsizliğin ve yoksulluğun önemli sebeplerinden biri budur. Tarım alanlarının maden işletmelerine çevrilmesi, tarıma kapatılması ya da gıda dışı tarıma ayrılması açlığın katlanmasına katkıda bulunmaktadır. Afrika’nın ekonomik-siyasal-toplumsal sorunları adeta birbirini besleyen bir sarmal haline gelmiştir ve burjuva iktidarlar eliyle, hele ki emperyalist kapışmanın gittikçe kızıştığı bir ortamda, bu tablonun değişmesi mümkün değildir. Bu kısır döngüyü kıracak olan tek şey Afrikalı işçi ve emekçilerin örgütlü mücadelesidir.” (MT, Kasım 2013)

Dünyanın her tarafında emperyalist-kapitalistler, işçi ve emekçileri kendi çıkarları için başlattıkları savaşların, katliamların, kirli hesaplarının parçası haline getirmeye ve kapışmalarının bir tarafı yapmaya çalışmaktalar. Uzun yıllardır görüyoruz ki, egemenlerin siyasetinin bir parçası olmak dünyanın hiçbir yerinde işçi ve emekçilerin menfaatine olmamıştır. Afrikalı işçi ve emekçilerin kurtuluşu da ancak kapitalist sömürü düzenine karşı verecekleri toplumsal kurtuluş mücadelesiyle mümkün olacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Ocak 2014, no: 106