Navigation

Bosna-Hersek’te Emekçilerin Öfkesi Büyüyor

Yugoslavya’nın dağılmasının ardından yaşanan sancılı süreç sonrasında ortaya çıkan devletlerden biri olan Bosna-Hersek, Şubat ayının başlarında, son dönemin en büyük kitle eylemlerine sahne oldu. Ülkenin eski bir sanayi kenti olan Tuzla’da yer alan bir fabrikanın özelleştirilip kapatılması ve binlerce işçinin işsiz kalması işçilerin öfkesini daha da körükledi. Yaklaşık on bin işçinin fabrikanın kapanmasıyla birlikte ücretlerini alamaması ve işsiz kalması, yıllardır işsizlik, sefalet, yoksulluk cangılında boğuşan işçileri sokağa döken patlama noktası oldu. Tuzla’da başlayan eylemler basit bir fabrika kapatmasına karşı gerçekleştirilen protestolar değildi. Yugoslavya döneminde kurulmuş olan pek çok fabrika, savaş yıllarında tahrip olmuş ve eski sanayi kentleri adeta yok olmuş durumda. Geriye kalan fabrikaların ise büyük kısmı dağılma sürecinden günümüze kadar bir bir yolsuzluk ve rüşvet ilişkileriyle birlikte özelleştirilmekte. Özelleştirmeler ise fabrikaların iflaslarını ilan etmeleri, işçilerin kitlesel olarak işsiz kalması, ücretlerini, tazminatlarını alamaması ile sonuçlanmakta.

İşsizliğe, yoksulluğa, yolsuzluğa karşı işçilerin Tuzla’da başlattığı eylemler, hükümetlerin istifasını da kapsayan bir içerik kazanarak, hızla başkent Saraybosna, özerk Brcko bölgesi, Zenitsa, Mostar başta olmak üzere yirmiden fazla şehre yayıldı. İşsizlerin, öğrencilerin de yer aldığı ve ülke geneline yayılan eylemlerde, kanton parlamento binalarının ve hatta Cumhurbaşkanlığı binasının da dâhil olduğu pek çok devlet binasının ateşe verilmesi, yolsuzluk ve rüşvet batağında çürümüş kanton yönetimlerine duyulan öfkenin göstergesiydi. Kısa süre sonra ise Tuzla ve Zenitsa-Doboy kantonu başbakanları dâhil pek çok kantonun yöneticileri istifa etmek zorunda kaldılar.

İşsizlik ve yolsuzluğa karşı tepki büyüyor

Bosna-Hersek’te işçi emekçi kitleleri sokağa döken en büyük etmenlerden biri işsizlik. Ülkede resmi rakamlara göre yüzde 27,5 olan işsizlik oranı, gerçekte yüzde 40’ın üzerinde (çeşitli kaynaklarda işsizlik oranının yüzde 48’e vardığı belirtilmektedir). 18-29 yaş arası gençlerde ise işsizlik oranı yüzde 57’ye çıkmış durumda. Yani her iki kişiden biri işsiz. Bu nedenle de çok sayıda insan ülkeyi terk ederek diğer Avrupa ülkelerine yerleşiyor. Savaştan önce 4,3 milyon olan ülke nüfusu şu an 3,8 milyon civarında. Aradaki farkı, savaşta hayatını kaybedenleri çıkarttığımızda göç edenler oluşturuyor. Devlet tarafından oluşturulan Gençliğin Sorunlarının Eşgüdümü Komisyonu’nun hazırladığı bir rapora göre, gençlerin yaklaşık yüzde 70’i Bosna-Hersek’i terk etmek isterim diyor. Yüzde 95’lik bir kesim, ancak birisine rüşvet verirse iş bulabileceğine inanıyor. Üniversite eğitimine başlayan dört gençten sadece biri eğitimini tamamlayabiliyor. Ülkede, nüfusun yarısı açlık sınırında, her beş kişiden biri ise açlık sınırının dahi altında yaşam kavgası veriyor. Genç nüfustaki işsizliğin bu denli yüksek olması, doğal olarak eylemlerde gençlerin ön saflarda yer almasını sağlıyor.

Eylemlerin diğer bir önemli nedeni de adam kayırmacılık, yolsuzluk ve rüşvet ilişkileridir. 90’larda yaşanan savaşta sanayisi harap edilen Bosna-Hersek’te halk uluslararası yardım fonlarıyla yaşamını sürdürmeye çalıştı. Savaş sonrasında da kurulan kantonlar üzerinden yardımlar devam etti. Bugün azalmakla birlikte hâlâ süren yardımların adaletsiz bir biçimde dağıtılması, usulsüzlüklerin, yolsuzlukların yapılması kitleleri öfkelendirmektedir. Kapitalizmin dünya çapında içine girdiği ekonomik krizin de derinleşmesiyle Avrupa Birliği’nden gelen fonların azalması kitlelerdeki tepkiyi büyütmekte ve çelişkileri keskinleştirmektedir. Rüşvet ve yolsuzluğun ayyuka çıktığı ülkede, etnik ayrılıklar üzerinden siyaset yürüten burjuva devlet kitlelerin ekonomik koşullarını görmezden gelmektedir. Despotik-bürokratik bir devlet olan Yugoslavya’nın dağılması sonrasında bağımsızlığını ilan eden Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin evveliyatını ve bugünkü yapısını bilmek, bugün işçilerin ortaya koymuş olduğu tepkinin nedenlerini ve anlamını kavrayabilmek açısından önemlidir.

Bosna-Hersek’in bağımsızlığının ilanı ve idari yapısı

Pek çok etnik kimliğin bir arada yaşadığı Balkanlar’da, halklar arasına ekilen düşmanlık tohumları Osmanlı dönemine kadar uzanır. Osmanlı İmparatorluğu egemenliğini kalıcı kılmak amacıyla yoğunlukla bir arada yaşayan halkları dağıtmış ve yıllarca bunun bedelini halklar birbirlerini boğazlayarak ödemişlerdir. Ne var ki, egemenler tarafından kışkırtılan milliyetçilikle bölünmeye çalışılan halklar, gerçek düşman olan burjuvaziye ve onun kanlı rejimi faşizme karşı tek vücut halinde birleşerek mücadele edebileceklerini de kanıtlamışlardır. Nitekim 1939’da gerçekleştirilen Nazi işgaline karşı tüm güney Slav halkları (Hırvatlar, Sırplar, Boşnaklar, Makedonlar, Slovenler, Karadağlılar ve diğerleri) faşizme karşı mücadele bayrağı altında birleştiler ve Komünist Partinin önderliğindeki Partizanlara katılan halkın faşizme karşı direnişi başarıya ulaştı. 1942’de Tito önderliğindeki Komünist Parti fiilen iktidarı ele geçirdi. 1945’te yapılan seçimlere Komünist Parti “Halk Cephesi” adıyla katıldı ve oyların %90’ını alarak Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni ilan etti. 1946’da çıkarılan anayasayla devletin adı Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti olarak değiştirildi. Ülke 6 ayrı cumhuriyetin (Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Makedonya, Bosna-Hersek ve Voyvodina) federatif birliğinden oluşuyordu:

“Halkların ortak ve örgütlü mücadelesi temelinde kurulan bu federasyonda, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı tanınmış ve istendiğinde referanduma gidilerek ayrılma hakkı anayasal olarak güvenceye alınmıştı. Federasyonda dört resmi dil kabul edilmişti ve her ulusal grup kendi ana dilinde eğitim görmekte ve kendi kültürünü geliştirmekte özgürdü. Kendi basınına, radyosuna ve televizyonuna sahipti. Ayrıca siyasi iktidarın uygulanışında da, federasyonu oluşturan farklı uluslardan gelen temsilcilerin çeşitli üst düzey devlet görevlerini dönüşümlü olarak yürütmelerine ve her ulusa belli kotalar ayrılmasına olanak tanınmıştı. Ülkeyi yöneten kolektif başkanlık kurulu altı cumhuriyetten gelen birer temsilciden (1974 anayasasıyla birlikte bunlara ilaveten iki özerk bölge temsilcileri) oluşuyordu. Bu kolektif başkanlık kurulu her yıl kendi içinden birini federasyon başkanı seçiyor ve bu kişi de bir yıllığına görev yapıyordu. Ancak temelde verilmiş olan ortak mücadelenin ürünü olarak ortaya çıkan bu eşitlikçi düzenlemeler, bürokratik diktatörlük rejimi pekiştikçe sadece kağıt üzerinde kaldı ve halklar arasında gerçek bir kaynaşmayı sağlayamadı.” (Kerem Dağlı, Emperyalizmin Balkanlaştırma Operasyonu Devam Ediyor, MT, Haziran 2006)

1946’da resmen ilan edilen Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti, emekçilerin kahramanca mücadelesi sonucunda kurulmuştu. Ancak kurulan devlet ne yazık ki işçi ve emekçilerin iktidarı anlamına gelen bir işçi devleti değildi. “Bunun yerine, daha baştan bürokratik tarzda örgütlenmiş olan askeri-siyasi kadroların egemenliğinde bir despotik-bürokratik diktatörlük kuruldu. Bu bürokrasi, egemenliğini pekiştirme sürecinde attığı her adımda halklar arasındaki tarihi düşmanlıkların ve milliyetçi, şövenist önyargıların yeniden yeşermesine uygun zemini yarattı.” (agm)

Tıpkı diğer despotik-bürokratik diktatörlüklerde olduğu gibi, Yugoslavya’da da bu düzen, doğası gereği kapitalist dünya ekonomisi karşısında krizlere girdi ve sonunda çökmeye mahkûm oldu:

“Yugoslavya’nın Tito’nun karizmatik kişiliği ile sembolize olan milli meselelere ilişkin «denge politikası», 90’lı yıllara gelindiğinde –Tito’nun da ölümüyle–­ tamamen iflas etmiş ve federasyon, 1991 yılında Hırvatistan, Slovenya ve Makedonya’nın art arda bağımsızlıklarını ilan etmesiyle fiilen dağılmıştır. Bunu bir yıl sonra (3 Mart 1992) Bosna-Hersek izlemiş, eski Yugoslavya’dan geriye kalan Sırbistan, Karadağ, Kosova ve Voyvodina da Yugoslav Federal Cumhuriyeti (YFC) adını almıştır. Bu isim sonradan Sırbistan-Karadağ Cumhuriyeti olarak değiştirilmiştir.”

“Bosna-Hersek’in bağımsızlığını ilan etmesinin ardından, üç farklı etnik grubu içinde barındıran (Hırvatlar, Sırplar ve Boşnaklar) bu ülke de, kendini üç buçuk yıl sürecek bir iç savaşın içinde buldu. Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar karşılıklı olarak birbirlerini katlettiler. İnisiyatifi Almanya’ya kaptırmak istemeyen ABD’nin müdahalesiyle savaş uzatıldı. Her iki taraftan 20 ila 50 bin civarında kadın sistemli olarak tecavüze uğradı. Sanayinin ve şehirlerin %65’i tamamen tahrip edildi. Her iki taraftan toplam 200 bine yakın insan toplama kamplarında ve çatışmalarda hayatını kaybetti. Sadece Serebrenitsa şehrinde, BM’ye bağlı UNPROFOR gücünün çekilmesinin ardından Sırplar, iki hafta içinde 8 bine yakın insanı katlettiler. Sonuçta, emperyalist güçlerin bastırmasıyla (BM’nin yerini NATO’ya bağlı kuvvetler aldı) Kasım 1995’te yapılan Dayton anlaşmasıyla Bosna-Hersek’in bağımsızlığı kabul edilerek bir federasyon kurulmasına karar verildi ve toprakların %49’u Sırp cumhuriyetine %51’i ise Boşnak-Hırvat cumhuriyetine bırakıldı.” (agm)

Son derece küçük bir devlet olmasına rağmen fazlasıyla karmaşık bir idari yapıya sahip olan Bosna-Hersek Cumhuriyeti temel olarak iki bileşenden oluşuyor. Bunlardan biri Sırpların yaşadığı Bosna Sırp Cumhuriyeti ve diğeri de çoğunluk olarak Boşnakların ve azınlıkta Hırvatların yaşadığı Bosna-Hersek Federasyonu’dur. Bunlar haricinde bir de özerk bir yönetime sahip olan Brcko şehri bulunmaktadır. Bosna Sırp Cumhuriyeti tek bir yönetimsel yapıya sahipken, Bosna-Hersek Federasyonu küçük şehirlerden oluşmasına rağmen 10 kantondan oluşmaktadır. Her bir kantonun kendisine ait parlamentosu, hükümeti ve polisi bulunmaktadır (10 kantonda 16 ayrı parlamento, 13 hükümet mevcut). Bu kantonların üzerinde ise federe bir birim olan Bosna-Hersek Federasyonu’nun hükümeti, parlamentosu ve yönetimsel kurumları yer alıyor. Her iki entitenin üzerinde ise Bosna-Hersek Federal Parlamentosu, hükümeti, anayasası ve üç etnik grubun temsilcilerinden oluşan başkanlık konseyi yer alıyor. Devlet başkanı bu üçlü başkanlık konseyi içerisinden sırayla belirleniyor. Bu idari yapılanma, yüzlerce milletvekilini, bakanı, onlarca hükümeti, birden çok anayasayı, farklı yönetimlere bağlı çok sayıda polis gücünü beraberinde getiriyor. Bu hantal yapı işlerin çok ağır işlemesine yol açarken, aynı zamanda bölgeler arasındaki rekabeti de doğuruyor.

Doğu Bloku ülkelerinin yıkılışı sürecinde, başta ABD ve Almanya olmak üzere yeni devrimlerden, ayaklanmalardan korkan Batılı emperyalist güçler, bu devletlerin sessiz sedasız kapitalist sisteme entegrasyonunu arzulamıştı. Fakat bugün kitleler ekonomik kriz koşullarında yaşam koşullarının ağırlaşmasına, işsizliğe, sefalete boyun eğmek istemediklerini haykırıyorlar. Özelleştirmelerin durdurulması, ücretlerin arttırılması, sağlık ve emeklilik tazminatı, siyasetçilerin sahip olduğu ayrıcalıkların kaldırılması (siyasetçilerin ücretlerinin ortalama işçi ücretlerine çekilmesi), yerel ve federal hükümetlerin derhal istifası taleplerinde bulunuyorlar. Ayrıca eylemler sırasında uygulanan polis şiddetinin sorumlularının cezalandırılmasını, gözaltıların serbest bırakılmasını ve eylemlerden sonra herhangi bir cadı avına girişilmemesini de şart koşuyorlar.

Bosna-Hersek’te yoğunlukla Boşnak işçilerin gerçekleştirdiği eylemlerde, işçiler tarihsel olarak aralarına ekilen milliyetçi, şovenist duyguları bir kenara bırakmış görünüyorlar. Bu anlamıyla ateşe verilen kanton binasına yazılan “milliyetçiliğe ölüm” yazısı manidardır. 2. Dünya Savaşı döneminde faşizme karşı mücadele bayrağı arkasında birleşen Slav halkları, bugün de kapitalizme karşı enternasyonalist mücadele bayrağı arkasında birleşmelidirler. Aksi halde “böl-yönet” taktiğinde ustalaşmış emperyalist güçlerin işçi emekçi kitleleri birbirlerine düşürmeleri zor değildir. Kitlelerin bu tuzağa düşmeleri inanılmaz bir vahşete sebep olacak iç savaşların önünü açabilir. İşçi ve emekçiler için bunun anlamı yine acı, zulüm ve gözyaşı demektir. Burjuvazinin ve emperyalist güçlerin oyunlarının boşa çıkarılmasının, savaşların, krizlerin, işsizliğin, sefaletin olmadığı bambaşka bir dünya yaratılmasının yolu işçi sınıfının örgütlü devrimci mücadelesinden geçmektedir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 108, Mart 2014