Erdoğan’ın “Hız” Tutkusu


Malûm, “başkan babalık” arzusu yerine gelirse, Erdoğan neredeyse sultanlık yetkileriyle donatılmış bir başkan olacak. Arzuladığı “Türk tipi” başkanlık sisteminde, Erdoğan’ın denetlenmesi neredeyse imkânsız olacak. Böylece hakikaten çok hızlı kararlar ve uygulamalar birbirini izleyecek. İşçi sınıfına yönelik saldırıları ve anti-demokratik yasaları arka arkaya çıkaran ve süratle uygulayan AKP’nin ve Erdoğan’ın daha da hızlanmasının anlamının daha çok saldırı, daha çok keyfilik, daha çok denetimsizlik olduğu açıktır.



Tayyip Erdoğan, son günlerde her fırsatta meydan meydan gezerek konuşmalar yapıyor. Tüm açılış törenlerini, tüm kürsüleri kullanıyor. “Büyüyen Türkiye”ye en uygun yönetim biçiminin parlamenter sistem değil başkanlık sistemi olduğunu anlatıyor. Başkanlık sisteminin bir anayasal değişiklikle hayata geçirilebilmesi için, halktan AKP’ye oy vererek 400 milletvekilini Meclis’e göndermelerini istiyor. 7 Martta Gaziantep’te düzenlenen ve gazetelere yansıyan haberlere göre civar belediyelerden, fabrikalardan binlerce işçinin zorla götürüldüğü mitingde yaptığı konuşmada Erdoğan, başkanlık sistemini neden bu kadar arzu ettiğini bir kez daha ortaya koydu: “Daha hızlı karar almak, daha hızlı uygulamak ve daha hızlı netice almak!”

Gaziantep’teki konuşmasında Erdoğan, başbakanlığı döneminde davulun kendi sırtında tokmağın başkasının elinde olduğundan yakındı. Parlamenter sistemde ve anayasada yapılan pek çok düzenleme ve değişikliğe rağmen çabalarının yetersiz kaldığından dert yandı. Mevcut anayasayı ve parlamenter sistemi “yamalı bohça” diye tanımladı, “artık yürümüyor, gitmiyor” diye şikâyet etti. Başkanlık sistemine itiraz eden muhalefet partilerini suçladı ve açıkça iktidar partisi için 400 milletvekili hedefiyle oy istedi. Gaziantep halkına başkanlık sistemi için çalışmalarını buyurdu.

Malûm, “başkan babalık” arzusu yerine gelirse, Erdoğan neredeyse sultanlık yetkileriyle donatılmış bir başkan olacak. Arzuladığı “Türk tipi” başkanlık sisteminde, Erdoğan’ın denetlenmesi neredeyse imkânsız olacak. Böylece hakikaten çok hızlı kararlar ve uygulamalar birbirini izleyecek. İşçi sınıfına yönelik saldırıları ve anti-demokratik yasaları arka arkaya çıkaran ve süratle uygulayan AKP’nin ve Erdoğan’ın daha da hızlanmasının anlamının daha çok saldırı, daha çok keyfilik, daha çok denetimsizlik olduğu açıktır.

Erdoğan ve AKP hükümeti, politikalarını hayata geçirirken hiçbir engelle karşı karşıya kalmak istemiyor. İç politikada olduğu gibi dış politikada da hiçbir ayakbağı olmadan rahatça hareket etmeyi arzuluyor. Erdoğan, bölgesel bir güç olarak sivrilmeye çalışan Türkiye’nin daha saldırgan bir dış politika izleyebilmesi, rakip güçlere kafa tutabilmesi için daha başına buyruk davranabileceği türde bir başkanlık sistemi istiyor. Örneğin güçlü yetkilere sahip bir başkan olarak, emperyalist paylaşım savaşına daha aktif bir şekilde katılmak doğrultusunda rahatça adım atmak, 2003 yılındaki gibi bir tezkere krizinin önüne geçmek, nereye, ne kadar asker gönderileceği, yabancı güçlere askeri üslerin kullandırılıp kullandırılmaması gibi konularda dilediği gibi hareket etmek istiyor. Yani binlerce insanı ölüme gönderme konusunda daha “yetkili” olmayı amaçlıyor.

Erdoğan, sermayenin hiçbir engelle karşılaşmadan dilediğini yapabilmesi için de, sınırsız yetkilere sahip olup gücünü bu doğrultuda kullanmak istiyor. Hükümetin düzlediği yollardan geçerek ekonomik gücünü büyütmek ve rekabet kapasitesini arttırmak isteyen sermaye, doğayı tam anlamıyla yıkıma sürükleyerek, işçileri ölüme göndererek enerji kaynaklarını talan ediyor. En verimsiz ve doğaya en zararlı kömür cinslerinin çıktığı alanlarda bile yeni maden ocakları açılıyor. Bu madenlerin açılması o topraklardaki canlı yaşamı geri dönüşü neredeyse imkânsız bir biçimde yok ediyor. Sular kirleniyor ve yüzeyden yeraltına çekiliyor. Çıkan kömürün kullanıldığı termik santraller çevreye zehir ve ölüm saçıyor. Kanser ve sakat doğum vakaları ürkütücü bir biçimde artıyor. İnşa edilen HES’ler dereleri, akarsuları kurutuyor, yeşili yok ediyor, insanları, canlıları susuz bırakıyor. Kaya gazı çıkarmak için yeraltında dinamitler patlatılıyor. Gazın yüzeye çıkarılması için yapılan çalışmalar tarım arazilerini mahvediyor. İnsanlara gıda sağlayan tarım arazilerinin bir kısmı biyoyakıt üretimine ayrılıyor. Kentlerde rantsal dönüşüm çalışmaları hız kesmeden devam ediyor. Kentler bir beton yığınına, aşırı enerji ve insan yutan canavarlara dönüşüyor.

Elbette tüm bunlar yapılırken hükümetin karşısına bazı “pürüzler” çıkıyor. Bu pürüzler pek çok durumda yasal düzenlemeler beklenmeden kolayca gideriliyor. Çevre Etki Değerlendirme Raporları kılıfına uyduruluyor, yandaş uzmanlara ve kurumlara hazırlatılıyor ya da yok sayılıyor. Yönetmelikler değiştiriliyor. Mahkemeler yürütmeyi durdurma kararı verse de doğayı tahrip eden projeler ilerlemeye devam ediyor. Yaşam alanlarının yok edilmesine karşı çıkan insanlar türlü eziyetlerle, karga tulumba karakollara taşınarak engelleniyor. Erdoğan, halkın ve İstanbulluların büyük kısmının itirazına rağmen kuzey ormanlarını katlederek yapılan üçüncü köprü inşaatını hızlandırma talimatı verdiğinde, İstanbul’un akciğerleri gibi, iki işçi de bu hızın kurbanı oldu. Ama tüm bu fiili hukuksuzluklar, uygulamalar açgözlü sermayeye yetmiyor. Erdoğan ve sermaye büyüme yolunda “sıfır sorun” istiyor. En ufak bir itirazla karşılaşmadan çılgınca kârlar sağlayan projeleri hayata geçirmeyi arzuluyor.

Sermaye işçi sınıfını sınırsız bir şekilde sömürmek için elinin alabildiğine rahatlatılmasını istiyor. Erdoğan ve AKP hükümeti, bunu sağlamak üzere enerjik bir biçimde çalışıyor. İş Kanununun ve ilgili pek çok yönetmeliğin bu doğrultuda değiştirilmesinde, grev yasaklamalarında hiçbir dirençle karşılaşmak istemeyen AKP ve Erdoğan, ilerisi için sermayenin elini daha da rahatlatmaya uğraşıyor. Kıdem tazminatını fona devretmeyi, özel istihdam bürolarını, taşeronluğu, güvencesiz çalışmayı ve örgütsüzlüğü daha da yaygınlaştırmayı amaçlıyor. Bunları yaparken sendikaları, muhalefeti ikna etmekle, açılan davalarla vakit kaybetmek istemiyor. Geçtiğimiz günlerde uyduruk bir gerekçe ile metal grevini yasaklayan Bakanlar Kurulu, Danıştay’ın savunma istemesi karşısında öfkelenmiştir. Bu kadarcık açıklama yapmak zorunda kalmak bile Bakanlar Kurulunu kızdırmıştır. Bu alanda da sermayenin ve Erdoğan’ın isteği planlarının hayata geçmesini daha da hızlandırmaktır.

Sermayenin temsilcisi olan Erdoğan ve AKP hükümeti, rakipleriyle filler gibi tepişirken, toplum ayakları altındaki çimenler kadar sessiz ve etkisiz olsun istiyor. Bunlar muhafazakâr, itaat ve biat içinde bir toplum üzerinde tam ve sarsılmaz bir otorite kurmak derdindeler. Ne var ki “çılgın proje”lere, eğitim alanındaki gerici düzenlemelere, polis devleti uygulamalarına ve bunun gibi pek çok baskıya karşı tepki giderek artıyor. Bu durum hükümete pek çok zorluk çıkarıyor, “tatsız” durumlar yaratıyor. Bu “tatsızlıklar” Meclis’e yansıyor, kavgalar çıkıyor, yasaların geçmesi yavaşlıyor. Daha da önemlisi ekonomik kriz derinleştikçe, krizin kabaran faturası işçi kitlelerinin sırtına bindikçe, bu kitlelerin huzursuzluğu ve başkaldırı ihtimali artıyor. İşte Erdoğan, başkanlık sistemini tüm bunların önünü almanın aracı olarak görüyor. Yaygın itirazlara rağmen İç Güvenlik Yasası’nı Meclis’ten geçirmeye çalışma ısrarının nedeni de aynıdır. AKP, her nerede bir toplumsal muhalefet şekillenirse sermayenin balyozu oraya insin istiyor. Erdoğan’ın “hız” tutkusu işte bu anlama geliyor.

Giderek otoriterleşen, otoriterleştikçe zalimleşen, zalimleştikçe paranoyası büyüyen, paranoyası kadar kurumu ve kibri de büyüyen tüm diktatörler, sultanlıkları sonsuza kadar sürecek sanırlar. Oysa her şeyin bir sonu vardır. Sınıf mücadelesinin yükselen dalgaları, iktidarlarının sonsuza dek süreceğini düşünen diktatörleri eninde sonunda alaşağı etmiştir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Ne Erdoğan bu tarihsel gerçekliğe karşı şerbetlidir ne de temsil ettiği sınıf mezar kazıcısının dalga dalga kabarmasını engelleyebilecektir.