Navigation

Arakan Sorunu ve Egemenlerin İkiyüzlülüğü

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Arakan sorununu Türkiye dâhil her birinin sicili diğerinden bozuk burjuva devletlerin kınamaları, insani yardım çağrıları çözemez, zaten böyle bir niyetleri de yoktur. Kerem Dağlı’nın da dediği gibi “bu yüzden, açıkça söylemek gerekir ki, emperyalist-kapitalist sistem son bulmadıkça ve emekçi sınıfları, halkları ezen, sömüren egemenler ortadan kaldırılmadıkça, ne ezilen halkların acısı ne de emekçi sınıfların çilesi son bulacaktır.”

25 Ağustosta Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu (ARSA) adlı İslamcı grubun polis ve sınır karakollarına düzenlediği saldırıların ardından Myanmar devleti bir kez daha Arakanlı Müslümanlara (Rohingya halkı) yönelik katliam boyutuna varan saldırılar başlattı. Myanmar ordusu öldürülenlerin sayısını 400 olarak verirken Avrupa Rohingya Konseyi Sözcüsü Dr. Anita Schug, 3000’e yakın insanın katledildiğini açıkladı. Rohingyaların evleri yakıldı, köyleri boşaltıldı ve on binlerce insan göç yollarına düştü. Bangladeş’teki kamplara varabilenlerin sayısı 370 bin olarak veriliyor ve bu sayı her geçen gün artıyor. Buna karşılık Bangladeş sınırından içeri alınmayan, sınırda sıkışıp kalmış Rohingyaların sayısı tam olarak bilinmiyor. Myanmar ordusu ARSA’yla yaşanan çatışmaları bahane ederek katliam ithamını reddediyor. Ancak ARSA tek taraflı ateşkes ilan ettiğini açıklamış olmasına rağmen Myanmar ordusu bu ateşkesi tanımadı. Çatışmaların ortasında sıkışıp kalan Rohingyaların sayısının ise 400 bin olduğu tahmin ediliyor.

Yüz binlerce insan bu acıları yaşarken, Türkiye’de bir kez daha bir halkın acılarının, uğradığı zulüm ve katliamın AKP iktidarı tarafından iç siyaset malzemesi haline getirildiğine tanık oluyoruz. Özellikle AKP medyasında yalan yanlış bilgiler veriliyor, gerçekler çarpıtılıyor ve kitlelerin bir etnik grubun gördüğü zulüm karşısında bir başka etnik gruba nefreti körükleniyor. Sosyal medyada Arakan’la ilgisi olmayan resimler ve görüntüler paylaşılarak insanların vicdanı suiistimal ediliyor. Budistlere lanetler yağdırılıyor, bütün dünya sessiz kalırken Türkiye’nin İslam dünyasının sözcüsü ve vicdanı olduğu propagandası yapılarak kitleler manipüle ediliyor. Örneğin Yeni Akit yazarı Abdurrahman Dilipak 3 Eylül tarihli yazısında şöyle diyor: “Myanmarlı Budistler Arakan Müslümanlarına karşı Esed rejiminden daha merhametli değil. Kadın, çocuk, yaşlı dinlemiyorlar. Bir katliam yaşanıyor bölgede. BM sessiz. İslam konferansı sessiz, Arab birliği sessiz. Bir soykırıma dönüşüyor bu olay. Kaba bir tehcir söz konusu. Bangladeş Türkiye’nin Suriyeli kardeşlerine davrandığı gibi davranmıyor. Bangladeş yönetimi İslam düşmanlığında Myanmar’daki Budist teröristlerden daha merhametli değil. Onlar Müslüman diye sürüyorlar, bunlar Müslüman diye kapılarını kapatıyorlar, dünya Müslüman bunlar diye kafasını kuma gömüyor.”

Bir taraftan bütün dünyanın Müslümanlara karşı olduğu söylenirken diğer taraftan Türkiye’nin Müslüman kardeşlerine karşı ne kadar duyarlı bir ülke olduğu propagandası yapılarak AKP iktidarı cilalanıyor. Katliam haberleri geldiğinde başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere AKP’li bakanlar, yandaş medya yazarları hemen atağa geçtiler. Erdoğan’ın BM Genel Sekreteri’yle telefonda görüştüğü ve BM’yi ve uluslararası toplumu bu zulme karşı harekete geçmeye çağırdığı açıklandı. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Bangladeş’le görüşerek “kapılarınızı açın, ne kadar masrafınız varsa biz karşılayacağız” dediği yazılıp çizildi. Emine Erdoğan ve Bilal Erdoğan’ın içinde yer aldığı bir heyet Bangladeş’teki kamplarda kalan Arakanlı Müslümanları ziyaret ederek yardım paketleri götürdü. Her zamanki gibi duygusal sahneler çekilmesi sahnelerin reklâm malzemesi haline getirilmesi ihmal edilmedi. Erdoğan’ın Myanmar lideriyle de görüşerek saldırıları kınadığı ve bu görüşmenin ardından 1000 tonluk insani yardım malzemesinin Arakan’a gönderileceği söylendi. Bütün bu haberleri takip eden, görüntüleri izleyen işçi ve emekçilerde tam da iktidarın istediği gibi bir algı oluşacağı malûmdur. Diğer taraftan ise yandaş medyanın kime hizmet ettiğinin farkında olan AKP iktidarına tepkili işçi ve emekçilerde ise “acaba gerçekten böyle bir sorun var mı? Yoksa bütün bu görüntüler ve anlatılanlar yalan mı?” sorusu oluşmuştur.

Rohingyalar 2012 yılında da benzer bir katliam ve göç ettirme saldırısıyla karşılaşmış, binden fazla kişi öldürülmüş, yaklaşık 100 bin insan yerinden edilmişti. O zaman da bu saldırı yandaş medyada çokça konu edilmiş, AKP iktidarı her zamanki gibi Müslümanların hamiliğine soyunmak için fırsatı kaçırmamıştı. Ve tıpkı bugünkü gibi medyanın bu meseleyi abartılı bir şekilde gündemine alması kafalarda karışıklık yaratmış ve gerçekten böyle bir sorun olup olmadığı da sorulmuştu. Kerem Dağlı Marksist Tutum’da bu konuya ilişkin yazdığı makalesinde hem bu karışıklığı giderecek şekilde açıklık getirmiş hem de Rohingyaların uğradığı zulmün arka planını, Myanmar devletinin ırkçı saldırgan politikalarını, emperyalistlerin ve AKP iktidarının çıkar hesaplarını detaylı bir şekilde anlatmıştı.[1] Kerem Dağlı’nın da belirttiği gibi Rohingyaların gördüğü şiddet ve baskı yeni değildir. Rohingyalar BM tarafından dünyanın en çok zulüm gören halklarından biri olarak gösterilmektedir. Ancak ne yazık ki tıpkı başka ezilen halkların başına geldiği gibi Rohingyaların da yaşadıkları baskı ve zulüm ancak emperyalist kapitalist devletlerin işine geldiği oranda gündem olmakta, çoğunlukla iç politika malzemesi ya da emperyalist çıkar çatışmalarının kurbanı olmaktadırlar.

İngilizlerin 1820’lerde sömürgeleştirdiği Myanmar’da o zamana kadar farklı etnik gruplar arasında ciddi sorunlar yaşanmamıştı. Ancak hâkimiyetini sağlama almak isteyen İngiliz emperyalizmi burada da etnik ve dinsel ayrımları kullanarak halkları birbirine karşı kışkırttı. 1948’de bağımsızlığını kazanan Myanmar’da 1962 yılında yapılan bir darbeyle ordu yönetime el koydu ve ülke 2008 yılına kadar “sosyalizm” kılıfı altında askeri diktatörlükle yönetildi. 2008’de yapılan yeni anayasanın ardından 2010 yılında bir seçim yapılarak sivil yönetime geçildiği iddia edilse de ordunun yönetimdeki hâkimiyeti devam etmektedir. Askeri diktatörlük döneminde bütün etnik azınlıklar ayrımcılığa ve baskıya maruz kaldılar. Bu baskı ve ayrımcılık politikalarından en fazla nasibini alan ise Rohingyalar oldu. Hem nüfus bakımından az sayıdaydılar hem de etnik olarak farklılıklar olsa da ülkenin %90’ı Budist olduğundan Müslümanlar iktidarın milliyetçi kışkırtmaları için en kolay hedef durumundaydılar.

Myanmar askeri diktatörlüğünün ırkçı ve asimilasyoncu politikalarıyla Rohingyaları bir nevi açık cezaevinde yaşamaya mahkûm ettiğini gazeteci yazar İbrahim Sediyani T24’e verdiği röportajda anlatıyor. Askeri darbeden sonra Rohingyaların elindeki bütün işletmelere ve mal varlıklarına el konuldu. Medya aracılığıyla kitlelere Rohingyaların ülkeye Bangladeş’ten gelen “yabancılar” oldukları propagandası yapıldı. Devlet kurumlarında görevli tüm Rohingyalar görevlerinden uzaklaştırılarak yerlerine Budistler getirildi. 1982 yılında çıkarılan “Yeni Vatandaşlık Kanunu” ile Myanmar’da yaşayan 135 topluluk “milli unsur” olarak kabul edilirken Rohingyalar bunun dışında bırakıldı. O günden bu yana Rohingyalar vatandaş olarak tanınmadıkları için sosyal, kültürel, ekonomik, siyasi hiçbir haktan yararlanamıyorlar. Örneğin en fazla liseye kadar okuma hakları bulunuyor, üniversiteye gidemiyorlar. Beton ev yapmaları yasak ve yaptıkları ahşap evler kendilerine değil devlete ait olarak görüldüğü için örneğin bir yangın çıkması durumunda devlet malına zarar verdikleri gerekçesiyle hapis cezası alıyorlar. Devlet dairelerinde çalışmaları, tek başlarına işyeri açmaları yasak. Bunun için bir Budistle ortak olmaları gerekiyor. Sahip oldukları hayvanlar için de devlete her yıl vergi ödemek zorundalar. Sabit telefon, cep telefonu, bilgisayar ve motorlu taşıt sahibi olma hakları yok. Devletten izin almadan evlenemezler. Hem izin almak hem de vergi ödemek zorundalar. Doğan her çocuk ve ölen her aile ferdi için de devlete ayrıca vergi verme zorunluluğu var. Seyahat özgürlükleri yok ve devletten seyahat kartı almaksızın Arakan’ın dışına çıkmaları yasaklanmış durumda. Asimilasyon politikalarının bir parçası olarak bölgedeki yerleşim yerlerinin Rohingya dilindeki adları değiştirilerek Burma dilinde isimler verilmiş. Rohingya halkının din ve ibadet özgürlükleri de yok. Bu politikalara karşı çıkan herkes cezalandırılıyor. Sediyani, Myanmar devletinin ırkçı politikalarına karşı çıktıkları ve zulüm gören Müslüman ve Hıristiyan halkların haklarını savundukları için bugün yaklaşık 300 Budist rahibin cezaevlerinde yattığını söylüyor.[2]

Türkiye’de yandaş medya meşrebine uygun olarak Arakan’da yaşananları Budist halkın zulmü olarak vererek hem Budistlere yönelik düşmanlığı kışkırtıyor hem de işçi-emekçi kitlelerin sorunun asıl kaynağını görmelerini engelliyor. Nitekim birkaç gün önce bir kişinin festivalde sergilenen bir Buda heykeline öfkeyle saldırarak insanları heykeli parçalamaya çağırdığı görüntüler televizyon kanallarının haberlerinde verildi. Oysa Rohingyalara yönelik saldırıların sahibi de sorumlusu da Myanmar halkı değil Myanmar devletidir.

Bu arada Myanmar medyası da yalan makinelerini tersinden işletiyor. Sorunun kaynağının Müslümanlar olduğunu söyleyerek Rohingya halkını terörize ediyor. Böylece Myanmar’da emekçiler burunlarının dibinde yaşanan katliamı göremiyor. Myanmar’ın en büyük kenti ve aynı zamanda sanayi bölgesi olan Yangon’da halkın olan bitene ilişkin ne düşündüğünü anlatan bir haber yayınlandı BBC’de. Haberde anlatılanlar devletin ve onun güdümündeki medyanın yarattığı algı operasyonunun nasıl etkili olduğunu da gözler önüne seriyor. BBC muhabiri Yan Naing, Yangon’da “Rohingya” kelimesini dahi duymanın mümkün olmadığını, çünkü insanların Rohingyaları Bangladeş’ten gelen göçmenler, yabancılar olarak gördüğünü ve “Bengalli” olarak tanımladığını yazıyor. Yani Myanmar devletinin yıllarca tekrarladığı yalan sonunda benimsenmiş ve yüzyıllardır bu bölgede yaşayan bir halk “yabancı” olarak görülmeye başlanmış. Halkın çoğunluğu yaşananları insan hakları sorunu olarak değil “ulusal egemenlik” meselesi olarak görüyor ve operasyonları destekliyor. Gazeteler ve televizyonlar Bengalli teröristlerin köyleri yakıp yıktığını anlatan haberler yapıyorlar. Örneğin Myawady Daily gazetesinde yayınlanan “Aşırılık yanlısı Bengalli teröristlerin büyük şehirlere saldırmayı planladığı” haberi gibi pek çok haber yapılıyor. Bütün bu medya seferberliği kaçınılmaz olarak algıyı da belirliyor. Örneğin Arakan’da yaşayan Budist halk, Müslümanların nüfusunun artmasıyla sahip oldukları toprakları ellerinden alacaklarından korkuyor. Yan Naing sokakta yaptığı röportajlarda 30 yaşlarındaki bir kadının “Eğitim almıyorlar, iş bulamıyorlar, çok çocuk yapıyorlar” dediğini belirtiyor. Bir başka kadın “Bence bu insanlar sorunlu ve kötüler, onları sevmiyorum” diyor.[3] Ezilip dışlanan bir etnik gruba dair bu ırkçı fikirler, argümanlar ne kadar tanıdık geliyor değil mi?

Bu topraklarda Kürt halkının onyıllardır gördüğü zulüm karşısında medyanın üç maymunu oynaması, devlet ağzıyla konuşması, bir zamanlar “Kürt yoktur, kart kurt vardır” diyen egemen zihniyetin bugün “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” zihniyetiyle yer değiştirmiş olması, Erdoğan’ın “SİHA’lar terörist vurur, CHP’liler ölen teröristleri savunur hale geldi” demesi, en yetkili ağızlardan duyduğumuz “Son terörist kalmayıncaya kadar mücadelemizi sürdüreceğiz” sözleri ve daha bunun gibi pek çok örnek… İşte bunları söyleyenler şimdi Arakan’da Müslümanların katledilmesini esefle kınıyorlar, gözyaşı döküyorlar! Onların gözyaşları timsah gözyaşlarıdır. Baskıların alabildiğine arttığı, rejimin totaliterleştiği, ülkenin KHK’larla yönetildiği, medyanın zapturapt altına alındığı, Kürt halkına yönelik imha ve inkâr politikalarının devam ettiği, Kürt siyasetçilerin cezaevlerine tıkıldığı, doğruları söyleyen gazetecilerin tutuklandığı bugün, bu timsah gözyaşlarına ihtiyaçları var. Bu sayede kitlelerin vicdanına nüfuz ederek onları en hassas yerlerinden, “din” üzerinden vuruyorlar. “Müslüman saflarını” sıklaştırıyorlar, iktidarlarının dayanağı olan kutuplaşmayı canlı tutuyorlar. Filistin meselesinde yaptıklarını Arakan’da da yapıyorlar.

Arakan sorununu Türkiye dâhil her birinin sicili diğerinden bozuk burjuva devletlerin kınamaları, insani yardım çağrıları çözemez, zaten böyle bir niyetleri de yoktur. Kerem Dağlı’nın da dediği gibi “bu yüzden, açıkça söylemek gerekir ki, emperyalist-kapitalist sistem son bulmadıkça ve emekçi sınıfları, halkları ezen, sömüren egemenler ortadan kaldırılmadıkça, ne ezilen halkların acısı ne de emekçi sınıfların çilesi son bulacaktır.”



[1] bkz. Kerem Dağlı, AKP’nin Arakanlı Müslüman “Sevdası”, (Eylül 2012)

[2] 6 Soruda Arakan Tarihi, t24.com.tr

[3] Myanmar Conflict: The View from Yangon, bbc.com