Navigation

1905’ten Yirmi Yıl Sonra

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Bu konuşma Lev Troçki tarafından 26 Aralık 1925’te yapılmış ve 8 Haziran 1926’da Pravda’da “1905’ten Yirmi Yıl Sonra” başlığıyla yayımlanmıştır.

Yoldaşlar, insanlık tarihi ezilen halk yığınlarının baskılara ve ezenlere karşı birçok sarsıcı ayaklanmasına tanık olmuştur. Yıllara ve onyıllara yayılan görünüşteki umutsuz kölelik dönemleri, ayaklanmaların patlamasıyla sarsılmış, sarsılıyor ve sarsılmaya devam edecektir. Bu patlamaların tarihsel önemi, nerede olduklarına, patlamanın olduğu ülkenin kültürel gelişim düzeyine, katılım sayısına ve ayaklanan kitlelerin önderliğinin bilinç seviyesine bağlı olarak tayin edilir. İnsanlık tarihinde yalnızca devrimcilerin değil, aynı zamanda ezilenler kampına mensup her düşünen insanın belleğine mıh gibi saplanıp kalacak yıllar vardır. O yıllar ki, karakterden yoksun ve şekilsiz sonu gelmez yıllardan keskin çizgilerle ayrılır.

1793 yılı insanlığın hafızasına kazınmış bu tür yıllardan biridir. 18. yüzyılın Bolşevikleri olan Jakobenlerin önderliğindeki plebler, baldırıçıplaklar, zanaatkârlar, yarı-proleterler ve paçavralar içindeki Paris varoşları demir diktatörlük ilan edip, eski toplumun başındakilere ve ayrıcalıklı egemenlere unutulmaz cezalar kesmişlerdir.

1848 yılı da insanlığın hafızasında yaşamaktadır; ancak, bunun nedeni geri burjuvazinin iktidarı almak için hamlede bulunması değil, tersine proleter arslanın genç başını korkak ve soyguncu burjuvazinin altından daha o zamandan kaldırmış olmasıdır.

1871 de, Paris’in kahraman proletaryasının yeni uygar toplumun yönetimini kendi ellerine alma çabasının yaşandığı ve bıraktığı derslerle unutulmaz bir yıl olarak işçilerin hafızasında derin izler bırakmıştır.

Keza insanlığın hafızasına, özellikle de bizim hafızamıza altın harflerle kazınmış bir diğer yıl da 1905’tir. 1905’ten önce ülkemiz devrimlere tanık olmamıştı, yalnızca “pazinçina[1] ve “pugaçevşina[2] gibi köylü ayaklanmaları vardı. İlk devrimimizden seksen yıl önce, 1825’te, St. Petersburg, Dekabristlerin[3] kahramanca ayaklanmalarına tanıklık etmişti. Her iki ayaklanma da bir devrimin sahip olduğu esas özellikleri içinde barındırmasına karşın, bunlar yine de devrim olarak adlandırılamaz. İktidarı ele geçirebilecek olan bu sınıf, köylü hareketine yol göstermekten acizdi. Dekabristlerin ayaklanması yeterli bir toplumsal desteğe sahip değildi. Dolayısıyla Rus topraklarında ilk gerçek devrim yalnızca yirmi yıl önce patlak verdi.

1905’ten önce, devrim bizim için teorik bir kavram, uzak mücadeleler hakkında romantik bir anımsama ya da salt bir umut demekti. Büyük Fransız devriminin imgeleri, Konvansiyon’un ve Paris sokaklarının manzaraları bize ilk önce “pugaçevşina”nın hatırasını, ardından da, daha büyük oranda, genel grev fikirlerini çağrıştırmıştı. Sadece 1905 bize bildik yerli unsura sahip bir devrim sunmaktadır. Yeni işçi kuşakları onun içinden geçmişlerdir. Onlar bu devrimin deneyimini, ilk baştaki yarı-zaferlerini, hamlelerini ve acı derslerini iliklerine kadar sindirmişlerdir. Bu süreçte insanların iç yapıları dönüşüme uğramıştır. Ve yalnızca 1905’ten çıkarılan dersler sayesinde ülkemiz, on iki yıl sonra, tarih sayfalarına yılların en büyüğünü kazıyabilmiştir: 1917!

1905’te, üç farklı tarihsel çağa ait çelişkilerin çözümünün eşzamanlı olarak arandığı ortaya çıktı. 1905’in içsel dinamiğini anlamak için, bu ardarda gelen üç tarihsel sistemin çatışmasının karmaşık etkileşimlerini dikkate almak mutlak bir zorunluluktur. Birincisi, feodal toplumdan doğan, hâlâ yarı-serf konumundaki köylülük ile serflik yanlısı toprak sahibi sınıf arasındaki çatışmadır. İkincisi, gelişmekte olan burjuvaziyle, hâlâ bir nevi serfliği savunan eski toplumun kabuğu arasındaki çatışmadır. Ve son olarak üçüncü çelişki ise, yeni düzene ait proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişkidir.

Eğer tarih 1905’e kadar, toprak sahipleri ile köylüler arasındaki en derin çelişkiyi yaratmasaydı, biz bir arada bu kadar doğallıkla gelişen 1905, Şubat 1917 ve Ekim 1917 devrimlerini yaşayamazdık. Köylülerle toprak sahipleri ve devlet arasındaki uzlaşmaz karşıtlık halkın devrimci coşkusunun tükenmez kaynağıydı ve devrimimiz bu sayede bu denli büyük, ezici bir zafer kazandı. Ancak, devrim için bu uzlaşmaz karşıtlık tek başına yeterli değildir: Devrimci kentin önderliği olmadan, bu köylü ayaklanması yeni bir “pugaçevşina”nın ötesine geçemezdi.

Eğer burjuvazi ile proletarya arasında politik olarak bir çelişki olgunlaşmış olmasaydı (meselâ eğer ortada bu kadar güçlü bir sanayi proletaryası olmasaydı), bu devrim yalnızca köylü kitlelerin başında kentli küçük-burjuvazinin olması koşuluyla “büyük” bir devrim olabilirdi, ki bu durumda ortaya Fransız Devrimi tarzında bir devrim çıkardı. Ancak, bu olasılık salt biçimsel olarak ifade edilebilir. Gerçek ekonomik gelişme bunu çok arkada bırakmıştır.

Serflik ve Çarlık, bunların kolları altında güçlü kapitalist sanayi yükselene kadar Rusya’da varlığını sürdürdü, ancak kalbinde de proletarya ile burjuvazi arasındaki derin çelişkiler birikmişti. Dolayısıyla 1905 devrimi şu sorunun kaçınılmaz formülasyonunu ifade ediyordu: Yarı-serf yöntemlerin ve ilişkilerin yıkılmasına kim önderlik edecek; burjuvazi mi, proletarya mı? Keza bu da yeni bir soruyu doğuruyordu: Birbiriyle savaşan bu iki kentsel sınıftan hangisi temel köylü hareketinin liderliğini ele alacaktı; liberal burjuvazi mi, sosyalist proletarya mı? Ülke bu ana kadar burjuva devrimlerine gebeydi, ama bu, rahminde aynı zamanda bir proleter devrimi de taşıyordu. 1905’in yenilmesiyle tarım sorununun çözümsüz kalması, bizi böylesine bir kesinlikle ikinci bir devrimci dalgayı beklemeye itti. Böylece, koşullar olgunlaştığında, bu ikinci devrimci dalga, yani Şubat 1917 burjuva demokratik devrimi, yalnızca sekiz ay sonra proletaryanın toplumsal devrimini üretti. En eski kapitalist ülke olan İngiltere’de, 1640 ve öncesinden başlayarak üç yüzyıla yayılan olaylar, burada, bu geri kalmış ülkede on iki yıla (1905-1917) sığdırıldı.

Üç sistemin tarihsel çelişkileri 1905’te birbirlerini hem besleyerek hem de felç ederek iç içe geçmişti. 1905’in istikameti ve sonucu bu çelişkilerle açıklanabilir. Bunu ortaya koymak ve kanıtlamak hiç de zor değildir.

Devrim yılı 9 Ocaktaki Kanlı Pazar’la başladı ve yenilen Moskova’nın tümüyle Min ve Dubasov’un[4] eline geçtiğinin kesinleştiği 19 Aralıkta sona erdi. 1905 olaylarının yayılım alanı, diğer devrimci yılların aksine takvim yılıyla örtüşmektedir. Proletaryanın devrimci yükselişi Ocaktan Aralığa kadar gelişti ve sonra burada Moskova’da, Presnya[5] barikat savaşlarında aniden inişe geçti. İşçi sınıfının güçlü hareketi, burjuvaziye yükselen köylü hareketinin önderliğini eline alma teşebbüsünde bulunması için bile izin vermedi. Gelgelelim işçiler de arkalarındaki köylülüğün önderliğini almayı henüz başaramamışlardı. Burjuvazi o zamana kadar bunu istememişti ve cesaret etmemişti; proletarya ise henüz yapamıyordu. Bu nedenle 1905’in sonucu devrimci bir “fetret devri” olarak tanımlanabilir.

Doğrusu, 1905’te köy, mücadelede müthiş bir enerji sergilemişti. Ama parçalanmış, dağılmış, bölünmüş ve siyasal açıdan Orta Çağ’dan daha yeni çıkmış köylü hareketi, çok daha çabuk harekete geçebilen proletaryanın hareketinin ritmine ayak uyduramamıştı. Köylü hareketlerinin geniş etkinlik alanı 1905 sonbaharında başlayıp 1906 yazına kadar sürdü. Her ne kadar yine de yeterli olmasa da, en büyük köylü ayaklanması, proletaryanın şiddetli saldırısının geri püskürtülmesinin ardından gerçekleşti.

Ordu köylülüğün kışlalardaki bir yansımasıydı, fakat devrimden önce askere alınanlardan oluşturulmuştu. Bu yüzden, henüz köylü tarım hareketi okulundan geçmemiş köylü ordusunda, işçi sınıfı yenilgiye uğradı. 1905, kent ve köy arasında, proletaryayla köylülük ve köylü ordusunu terk edenler arasında –bugün söyleyebileceğimiz şekliyle– bir siyasal “birlik” içermiyordu.

Fakat devrimci bir birliğin gerekliliği zaten kitleler (yalnızca proleter değil, aynı zamanda köylüler) tarafından derinden hissediliyordu. Aslında, şurası kayda değerdir ki, 1905-6’nın köyü, devrimi tamamen bir grev olarak tanımlıyordu… Bunu çoktan beri unutmuş durumdayız. Üzerinden çok fazla yıl geçmemiş olmasına karşın, her biri hafızalarda çok az iz bıraktı. Fakat bu gerçeği hatırlamak zorunludur, zira fevkâlade önemlidir. Köylüler şunu söylüyorlardı: “Biz toprak sahibinin sığırı için greve gittik, biz toprak sahibinin ekmeği için greve gittik, biz toprak için greve gittik.” Ama bazı durumlarda da şunu söylüyorlardı: “Biz toprak sahibine karşı greve gittik.” Daha sonra bu, köylülerin, en yakın düşmanlarının işini bitirebilmek için kendi tarzlarında Kızıl Terör[6] uyguladıklarını gösterdi. Köylülük, kullandığı bu sözcüklerle, açıkça kendisinin işçilerin liderliğinden siyasal bağımsızlığına işaret ediyordu. Ve eğer uygun bir birlik acilen kurulmadıysa ve devrimin ilk patlak verişi sırasında da gerçekleştirilemediyse, bunun nedeni kitlelerin kitaptan öğrenmemeleri ve devrimin bir plan doğrultusunda gerçekleştirilmiyor oluşudur. Anlamanın temelinde deneyim yatar ama deneyimin temelinde de eylem vardır. Her şeyden önce, o büyük 1905 yılı, gelişimimizin bütün sorunlarını kesinlikle, kâğıt üzerinde değil devasa bir devrimci çarpışmada, ilk kez tüm çıplaklığıyla ortaya serdi. O, bütün toplumsal karşıtlıkların etkileşimini gösterdi. Bütün sınıfları devrimin kantarında tartarak, birbirleriyle mukayese etti ve zıtlıklarını ortaya koydu. Bu mücadelede proleter öncü yolunu buldu ve bu deneyimden sonunda Bolşevizm şekillendi.

Petersburg Sovyeti’nin tutuklanmasından, Semyenovski alayı proleter Moskova’yı ezdikten ve Dubarov tekrardan kentin efendisi olduktan, demiryollarında idamlar başladıktan sonra, tarımsal dalga (her ne kadar sayıca büyüyor olsa da) Çarlığı deviremedi. Yenilginin nedeni budur.

Ama bu tam bir yenilgi miydi? Hayır. 17 Ekim 1905’te, hâlâ bir zafer değil bir yarı-zafer var demiştik. Fakat 1905’in Aralık sonunda da, tam bir yenilgi değil sadece bir yarı-yenilgi var dedik. Çarlık devam ediyordu ama bu artık yaralanmış bir Çarlıktı. Doğru, gericilik döneminde Çarlık hâlâ halka küstahça meydan okuyordu. 3 Haziran monarşisinin[7] en “azametli” temsilcisi Stolypin[8] Duma’da haykırıyordu: “Korkmayın!” Ama devran döndü ve korkan onlar oldu; ölümüne bir korku duydular. 1905 muharebelerinden çıkan 3 Haziran Çarlığı cesur bir ifade takınmak için çok çabaladı ama kurşun namludaydı ve patladı: “Krasnaya Presnya 1905.”

Ve 1905’teki bu yarı-galip, yarı-mağlup devrim, eski Avrupa ve Asya toplumlarını temellerinden sarstı. Bunu devrimin yirminci yıldönümünde de hatırlamalıyız.

Moskova ve Petersburg işçilerinin ellerinden, Avusturya halkı genel oy hakkı kazandı. Habsburg monarşisi devrimci bir grev karşısında titredi.

Almanya’da boğazına kadar oportünizm çamuruna batmış Sosyal-Demokrasi, diğerlerinin yanı sıra siyasal bir genel grev için de resmen önlem almak zorunda kaldı. Önderler ikiyüzlü olmasına rağmen, Alman işçilerin genç kuşağı genel grev silahını ciddiye aldı, bununla ve 1905’ten çıkan derslerle Spartakistlerin kadroları eğitildi.

Fransa’da, 1905’in muhteşem mücadelelerinin etkisi altında, kendiliğinden, bugünün Komünist Partisinin temelini hazırlayan devrimci sendikalizm doğdu.

Bu dönemde İngiltere’de de güçlü grevlere tanık olundu. Muhafazakâr sendikaları sarsan bu grevler, İngiltere’nin yöneldiği devasa toplumsal mücadelelerin ilk alâmetiydi.

İnsanlığın önemli bir yarısını kapsayan ve yakın zamana kadar ebedi bir durgunluk kıtası olarak görülen Asya’da, 1905 üç devrime yol açtı: İran, Türkiye ve Çin’de.

Hayır, 1905 tarihte hiçbir iz bırakmadan geçip gitmedi ve 1917’ye yol açmasaydı da bu böyle olmazdı. Ama ilk devrimimiz otokrasiyi yıkmak ve serfliği ortadan kaldırmak gibi iki acil görevini yerine getirmedi. 1905’te yalnızca proletarya devrimin ve iktidar mücadelesinin ne anlama geldiğini tam anlamıyla anladı. Mülk sahibi sınıfın son hamleden önce nasıl bir çılgınlıkla, nasıl bir acımasızlıkla egemenliğini koruduğunu ve korumaya çalışacağını kavradı. İşçi sınıfının öncüsü, Marx’ın sözlerini –devrim eleştiri silahlarını silahlarla eleştiriye çevirir­– harfi harfine özümsedi, ama ancak Ekim Manifestosundan sonra gericilik karşı-saldırıya geçmeye başladığında.

Bu bağlamda o zamanın Petersburg Sovyetinden iki sahne hatırlıyorum. 29 Ekimde, o zaman şehir Kara Yüzler’in[9] yapacağı bir katliama ilişkin dedikodularla çalkalanıyorken, Sovyet bir püskürtme hazırlığına girişti. Fabrikalarından çıkıp doğrudan Sovyet oturumuna gelen işçi temsilcileri, kürsüden, Kara Yüzler’e karşı kullanmak için hazırladıkları silahları gösterdiler. Ellerindeki hançerleri, demir muştaları, kamaları ve tel kamçıları kaygılı bir yüz ifadesinden ziyade neşeli bir edayla sallayarak gösteriyorlardı; şakacı ve nüktedan bir mizaç içerisindeydiler, sanki salt kendilerinin püskürtme için hazır olmaları sorunu çözmeye yetecekmiş gibi. Bunun ölümüne bir savaş olduğu ve sadece acımasız bir “silahlarla eleştiri”nin devlete ve ayrıcalıklılara öldürücü bir darbe vurabileceği fikri henüz çoğunluk tarafından özümsenememişti. İşçilere bunu öğreten Aralık günleri oldu.

3 Aralıkta, Petersburg Sovyeti her türden askerle kuşatılmıştı. Binanın balkonundan, alanı dolduran yüzlerce temsilciye seslenen Yürütme Komitesinin sloganı şuydu: “Direnç göstermeyin, silahlarınızı düşmana vermeyin.” Üzerlerindeki silahlar el silahları, daha doğrusu cep silahları, revolverlerdi; browningler, mavzerler... Bu yüzden, piyade, süvari ve topçu müfrezeleri tarafından çevrili konferans salonunda, işçi temsilcileri silahlarını bozmaya başladılar. Kullanılmaz hale getirmek amacıyla mavzeri browning üstünde, browningi mavzer üstünde kullandılar. Ve artık buna, 29 Ekimdeki gibi şakacı ve nüktedan bir mizaç eşlik etmiyordu. Bu patırtı kütürtü içerisinde, yıkıcı metallerin gıcırtısında, sondan önce ilk kez, köleliğin asırlık kalelerini yerle bir etmek için daha farklı, daha güçlü kuvvetlere, daha güçlü silahlara ihtiyaç olduğunu hisseden proletaryanın dişlerinin gıcırtısı duyulabiliyordu. Bundan sonraki günlerde, 9-19 Aralık tarihleri arasında, Moskova’nın son kahraman işçileri kan denizinde boğulurken, Min ve Dubasov proletaryaya korkunç bir ders verdi.

Sonra cezir yılları başladı; devrimcilerin öldürülmesi, işkenceler, sürgünler, kürek mahkûmiyetleri, dış göç yılları. Bir tarafta döneklik, firar, alay; diğer tarafta kara ve sessiz karşı-devrim yılları. 1905’in sloganları, yöntemleri ve istekleri hakkında resmi, gayri-resmi, muhalif ve sahte devrimci ne çok alay edildi o zamanlar? O muazzam yılın hatırasını yok etmeye, devrim bayrağını 3 Haziran gericiliğinin pisliği içinde çiğnemeye çalışan gericilik yılları edebiyatı, bu salonun tüm sıralarını doldururdu. Sahte devrimciler, liberallerin peşi sıra, 1905’in anısıyla, onun “aptal düşleri”yle ve yerine getirilmemiş vaatleriyle dalkavukça alay ettiler. Hayır! Bugün, 1905’in 20. yıldönümünde, 1905’e bakmak için geçmişe bakarak ve yüzümüzü geleceğe dönerek ülkemizin halkına ve dünya işçilerine şunu söylüyoruz: 1905 kimseyi aldatmadı; onun vaat ettiği her şey 1917’de yerine getirilmiştir.

Kitlelerin bilincinde Sovyet iktidarı düşüncesi ilk kez 1905’te uyandı. Tüm 3 Haziran rejimi yılları boyunca, Suvorin’in[10] farklı renklere sahip tüm taraftarları, ezilmiş “köleler hükümeti” ile alay ettiler. Ama son gülen iyi güler. 1905’te ilan edilen “Sovyet İktidarı” sloganı, Rusya’da bugün güçlü bir gerçekliğe dönüşmekle kalmamış, aynı zamanda insanlık tarihinde de yeni bir çığır açmıştır.

1905 “Toprak ve Özgürlük” sloganını berraklaştıracaktı. Bu slogan romantik ve fantastik diye nitelendirilmişti ve aslında içinde biraz romantizm de vardı, ama bu slogan romantik kabuğundan sıyrılarak, Rusya’yı yüzyıllarca baskı altında tutmuş toprak sahiplerinin mülklerine el konulması ve soyluluğun lağvedilmesinin demir gerçekliğine dönüştü.

Tıpkı Sovyet iktidarı gibi 8 saatlik işgününün de kökeni, işçilerin onu zorla hayata geçirmeye çalıştıkları 1905 devrimindedir. Kaç tane bilgiç, kaç tane vulger düşünür, hem o dönemde hem de sonrasında, burjuvaziyi iktidar ve özgürlük mücadelesinden soğuttuğunu söyledikleri bu devrimci çabayla delilik diye alay etti? Bu bilgiçler ve darkafalılar, bugün hâlâ kimilerinin düşündüğü gibi, işçi sınıfının soyut bir siyasal özgürlüğe ihtiyacı olduğunu düşünüyorlardı. Hayır, 1905 gösterdi ki, işçi sınıfı özgürlükten yararlanmak için maddi fırsatlara ihtiyaç duyar. İşçiler için gerçek özgürlük, kaslarını ve beyinlerini fabrika esaretinden kurtardıkları, ülkenin toplumsal yaşamında yer almak için iş saatlerini azaltarak boş zamanlarını çoğalttıkları anda, o saatte ve o dakikada başladı. Bu nedenle, işçiler için 8 saatlik işgünü mücadelesi, verdikleri özgürlük mücadelesinin en önemli parçasıydı. 1905 bunu gerçekleştirmeyi vaat etti ve yapmaya çalıştı, ama 8 saatlik işgünü 1917’de gerçekliğe dönüştürüldü ve sürekli kılındı –elbette teknoloji sekiz saatlik işgününü yedi, altı ya da beş saatlik işgününe çevirmemize izin vermediği sürece.

Peki ya cumhuriyet? Kaç kişi bu sloganın ütopikliği konusunda ahkâm kesti? Kaç tanesi köylü kitlelerin bilincinde monarşinin derin köklere sahip olduğunu ve bir Rusya cumhuriyeti düşüncesinin doktriner (nazari) olduğunu kanıtlayan konuşmalar kaleme aldı? Bu sadece 9 Ocaktan önce değil, çarın halkla olan kanlı karşılaşması ertesinde Petersburg proletaryası Romanov çetesine şu tehdit bedduasını yolladıktan sonra da söylendi ve yazıldı: “Kanlı çara ve onun yılan soyuna ölüm!” Gericilik yıllarında bu sözcükler boş bir tehdit olarak görüldü. 3 Haziran monarşisi neşelenmişti, kürek mahkûmiyeti ve darağacı onun izlediği hattı işaretliyordu. Çarlık coştukça coşmuştu ve işin aslı, cumhuriyet sloganı anlamsız bir rüya gibi görünüyordu. Ama saat çaldı ve 16 Haziran 1918’de Urallar’daki Beloborodov proletaryası işçi sınıfının sert hükmünü yerine getirdi.

Petersburg Sovyeti ile Köylü Birliğinin dostluğu 1905 Ekim günlerinde başladı. Liberaller ve Menşevikler gözlerinin önünde cereyan eden şeyin anlamını görmediler. O günlerde gerçekleşen olaylar, Sovyet iktidarının temeli olan işçi sınıfı ve köylülüğün siyasal birliğinin temelini oluşturuyordu.

2 Aralıkta Petersburg Sovyeti, Köylü Birliği ve diğer devrimci örgütlerle beraber, mali durum üzerine bir manifesto yayınladı. Bu manifesto Çarlık maliyesinin kaçınılmaz çöküşünü haber veriyor ve Çarlık borçlarının ödenmemesini öneriyordu. Ne çıkar? Petersburg Sovyetinin dağıtılmasının arifesinde yayınlanan bu manifestonun, tüm bakanlardan ve maliyecilerden daha kuvvetli olduğu ortaya çıktı. Emperyalist savaş sırasında Çarlık rublesinin çöküşüne şahit olduk, bunun ıstırabı tüm Kerensky rejimi boyunca hissedildi ve işçi-köylü çernovonetleri[11] onun yerini almak için ortaya çıkana kadar Sovyet dönemi boyunca hâlâ hissediliyordu. Böylece 2 Aralık manifestosunun temel öngörüleri harfi harfine gerçekleşmişti. Ama sadece öngörüleri değil, aynı zamanda yükümlülükleri de.

Borsa simsarları, diplomatlar ve burjuva gazetecileri bizleri, rejimimizi, hükümetimizi suçluyorlar. İddia o ki, biz yükümlülüklerimizi yerine getirmiyormuşuz. Doğru değil! Aksine, yüzde yüz yerine getiriyoruz. 2 Aralık 1905’te, işçi sınıfı ve köylülerin imzası altında, Çarlığın borçlarından halkın sorumlu olmadığını ilan ettik. 10 Şubat 1918’de, Sovyet hükümetinin bir bildirgesi, şüpheye yer bırakmaksızın, Çarlık borçlarının yürürlükten kaldırıldığını ilan etti. İşte devrim yükümlülüklerini böyle yerine getirir.

1905 yazında isyancı Potemkin zırhlısı, kızıl bir bayrakla Karadeniz’in dalgalarına açılmıştı. Askeri müfrezeler birçok merkezde, işçilerle birlikte kızıl bayrak altında bir araya gelmişlerdi. Bu, bizim gözümüzde, devrimci bir sınıfın muzaffer bir güç olabileceğinin ve proletaryanın destek için kendi ordusuna yaslanan bir devlet oluşturabileceğinin bir alâmetiydi.

Potemkin zırhlısı teslim oldu. Kızıl bayrak altında savaşan askerler ya öldürüldüler ya da kürek cezasına mahkûm edildiler. İşçilerin kendi silahlı kuvvetlerine sahip olması ütopik bir rüya gibi görünüyordu. Fakat tarihin çarkı kuvvetlice döndü ve Çarlık filosundan geriye kalan ne varsa hepsi kızıl bayrağın altında toplandı. İşçilerin yüreklerinden, dünya devrimi bayrağı altında duran, emsali görülmemiş bir ordu yükseldi. 1905’te üstü kapalı bir söz, bir önsezi, bir umut olan şey, 1917’de muzaffer bir gerçeklik haline dönüştü. Tam da bu nedenle, şunu söylemeye tümüyle hakkımız var: Evet, elbette hayaller vardı, ama hayaller bir zaman meselesi ve bir ölçüde de yöntem meselesi halini aldı. Yine de, 1905’in özünü oluşturan proletaryanın devrimci saldırısı, tüm ezilen kitleleri etrafında toplayarak, yanıltmadı. 1905’in vaat ettiğini 1917 gerçekleştirdi.

Fakat tarih 1917’de sona ermedi. 1917 de aynı şekilde, yalnızca hayata geçirilmeyi bekleyen devasa bir program ortaya serdi. Bu mümkün olacak mı? Yapabilecek miyiz?

Son yirmi yılın tecrübesiyle daha da akıllanmış olarak, artık geleceğe 1905’te olduğundan daha uyanık ve ivedilikle bakabiliriz ve bakmalıyız. Büyük görevler bizi bekliyor. Tarih bizimle beraber. Ancak sorunun özü, tarihsel olarak olgunlaşmış dönemi beklemek; dayanmak, geri çekilmemek, demirle ve kanla kazanılmış olanı terk etmemek, başarılarımızı güçlendirmek, geliştirmek ve zenginleştirmektir. Karşı karşıya olduğumuz çok sayıdaki engellerden bazıları kendisini ancak şimdi gösteriyor; hem de çoğu insanın ummadığı bir yerde. Bu arada, düşman, kötü niyetle, gelecek sarsıntıların ihtimalinden zevk alarak dişlerini gösteriyor. Önümüzdeki yolu anlamak için, geçmiş muharebelerde doğrulanmış bir ölçüte, geleceği akıllı bir şekilde değerlendirmek için doğru bir kritere ihtiyacımız var. Bu yüzden, bugün burada, bu yıldönümü toplantısında, geçmiş günlerin anısını platonik nedenlerle yâd etmiyoruz, fakat kendimizi yarın için daha iyi donatıyoruz.

Kendimize bir kez daha soralım: Burjuva dünyanın bizi yenme tehlikesi var mı? Kapitalizm tahmin edilemez ölçüde daha zengin ve bu da bizden daha güçlü olduğu anlamına gelir. Evet, daha zengin ve daha güçlü. Ama bölünmüş durumda. Onun bir parçası olan Amerika, diğer parçayı, Avrupa’yı rahat bırakmıyor. Sömürgeler ana ülkelerin ekonomik temellerinin kökünü kazıyor. Asya’nın en büyük toprak parçası olan Çin, kurtuluş mücadelesi çırpınışlarıyla sallanıyor. Avrupa’nın kötü niyeti yok değil, ama gücü yetersiz. Düşüşte, iki arada bir derede kalmış durumda, çıkış yolu yok, tıpkı önceden Çarlığın çıkışı olmadığı gibi.

Yaşlı Avrupa tüm kapitalist kültürün merkezidir. Bu yaşlı gövdenin iki yanından iki filiz büyüdü: Amerika ve Avro-Asyatik Rusya, yani şimdiki Sovyetler Birliği. Avrupa bugün şeytanla derin mavi denizin arasındadır.

Avrupa Amerika’yı yalnızca keşfetmedi, aynı zamanda onu kendi mayasıyla yoğurdu da. Çeşitli dinsel hareketlerde ve devrimlerde, Avrupa en faal ve girişimci çocuklarını, daha doğrusu üvey çocuklarını okyanusun öteki tarafına sepetledi. Göçmen çiftçiler, sığırtmaçlar, oduncular, marangozlar ve metal işçileri yeni dünyanın uyuyan güçlerini uyandırdılar. Girişken ruh, iş disiplini, püriten bir birikim tutkusu; Avrupa bu tohumları Amerikan toprağına ekti ve bu tohumlar bereketli filizler verdi. Avrupa’nın dar sınırlarından ve bariyerlerinden sıyrılıp Amerika’nın geniş topraklarına uzanınca, teknik düşünce gerçekten muazzam bir şekilde gelişti.

ABD savaşa kadar, geçmişteki anavatanı olan Britanya’nın çok gerisinde ve daha geniş anlamıyla anavatanı olan Avrupa’nın ise gerisinde kalmıştı. Savaşın ardından Avrupa askeri yöntemleri kullanarak soygun ve yağmayla varlığını devam ettirmeye çalıştı. Fakat Ruhr’un işgalinden sonra ve 1923 sonbaharında Alman proletaryasının tarihindeki en ciddi geri çekilişinden sonra Avrupa barış dönemine girme teşebbüsünde bulundu. Kendine bakınca, okyanusun öte tarafındaki devle karşılaştırıldığında ekonomik bir pigme görmekten dehşete düşmüştü. Avrupa, Amerika’ya sebep olmuştu: Avrupa olmasaydı New York gökdelenleri, Niagara hidro-enerji istasyonu, Ford otomobilleri ya da traktörleri olmazdı. Fakat kendi muhafazakârlık ağına dolanmış olan Avrupa’nın Amerika karşısında güçsüz olduğu ortaya çıktı. Dolar onu korkunç bir güçle sıkıştırıyor. Amerika adım adım Avrupa ülkelerini çıkmaz bir sokağa sürerek, katlanılmaz yaşam koşulları yaratmak suretiyle bağımlı bir duruma sokuyor. Avrupa için hiçbir çıkış yolu yok.

Fakat diğer yandan, dokuz yıldır yaşayan, savaşan ve büyüyen Sovyetler Birliği, Avrupa için devrimci bir tehlikenin kaynağı durumunda.

Bizim penceremizden, Avrupa’nın iki yönü var. Resmi Avrupa borçlar aracılığıyla bizi sömürdü. Halktan zorla kârları çekip alarak ve ekonomimizi ve kültürümüzü aşağılara sürükleyerek Çarlığı besledi ve silahlandırdı. Otokrasinin sert, dökme demirden kapağı altında –bilimsel yasaya göre etki ve tepki eşittir– alttan alta bir enerji birikiyordu, öncünün iradesi sertleşiyordu. Ve burada onu ideolojik olarak donatmak suretiyle gayri-resmi Avrupa yardımına koştu. Aristokratik entelijensiyanın ilk çabasıyla, Dekabristler kendilerini büyük Fransız devriminin tarihçileriyle bağdaştırarak Çarlığa karşı diklendiler ve Avrupa’ya doğru bir pencere açmak için zorladılar.

Soylu aydınların yerini, popülizm teorisiyle donanmış orta sınıf aydınları aldı. Ve bu geniş dalganın tepesinde, sonsuza kadar gurur listemizde olacak olan Halkın İradesi[12] ve onun kahraman devrimcileri vardı. İlk kuşak Marksistler (önce aydınlar, ardından işçiler) Halkın İradesi’nin yerini aldı. Gerek 1905’ten önce, gerekse de Aralık 1905 yenilgisinden sonra, bunlar küçük çevrelerden buraya doğru çekildiler, ta ki 1917 Ekiminin emsalsiz zaferine kadar. Görevini başarıyla tamamlamak, devrime hak ettiği ezici zaferi vermek için, devrimci öncüye çok özel, birinci sınıf ideolojik silahlar gerekliydi. Bunları nereden buldu? Avrupa’dan.

Proleter öncünün, toplumsal görevini yerine getirebilmek için, yüzyılların birikmiş genelleşmiş düşüncesinin deneyimine ihtiyacı vardı. Marksizm sistemi üç büyük Avrupa kaynağını bir araya getirmişti: İngiliz politik ekonomisi, Fransa’daki sınıf mücadelesi deneyimi ve klasik Alman felsefesi. En önemli parçası yöntem olan bu sistem, bize Avrupa tarafından verildi. Ancak, verilen şeyin nasıl alınacağını da bilmek gerekir. Marksizm pasif bir tefekkür doktrini değildir. İradeye bağlıdır; dünyayı değiştirmek için yorumlar. Eğer Avrupa bize Marksizmi verdiyse, biz de devrimci öncünün mizacı ve gücü sayesinde onu nasıl kabul edeceğimizi biliyorduk.

Dekabristler gevşek, çözülmüş bir kitleden demir gibi sert bir militanlar grubu yaratmak için çetin bir işe giriştiler. Terörist aydınların Çarlıkla olan teke tek dövüşü zafer sağlamadı, ancak devrimci fikirlerin ve mücadele yöntemlerinin geliştirilmesinde bu gerekli bir aşamaydı. Radişçev[13] olmasaydı Pestel[14] olmayacaktı, Pestel olmadan da Zelyabov.[15] Zelyabov olmasaydı Aleksandr Ulyanov[16] olmayacaktı. Ve Aleksandr olmasaydı Vladimir (Lenin) olmayacaktı. Bu her şeyi açıklıyor. Bizim sert ve şanlı devrimci tarihimiz –bir sürgünler, dış göçler, kürek mahkûmiyetleri ve darağaçları tarihi– en devrimci sınıfın isteğini, genelleşmiş düşüncenin en son bulgularını kullanarak donatan bir öğreti olarak Marksizmin doğru bir şekilde anlaşılması için gerekli bir hazırlık okuluydu. Leninizmin içinde Dekabristler, 1860’ların öğretmenleri,[17] Popülistler ve Halkın İradesi yaşıyor. Kahraman ulusal devrimci geleneğimiz Leninizm içerisinde tamamen ve nihayet salt Avrupa’dan çıkan en gelişmiş bilimsel düşünceyle donanmış işçi sınıfıyla birleşmiştir.

Avrupa savaş ateşlerinde yanarak, Rusya’daki devrimci düşüncelere olduğu gibi, Amerika’nın teknolojik gücüne de yeni bir dürtü verdi. Amerika onun bu hediyelerini çarçur etmedi, tekniği tepe noktasına kadar geliştirdi. Avrupa’dan biz de bir hediye aldık –devrimci düşünce– ve bunu israf etmedik veya harcamadık. Tam tersine, 1905 ve 1917’nin tecrübesiyle bunu zenginleştirdik ve şimdi o yılların büyük dersleriyle çoğaltarak Avrupa proletaryasıyla paylaşmaya hazırlanıyoruz.

Burjuva Avrupa’sı, bugün imkânsız bir konumda bulunuyor: Avrupa’yı dolarıyla ezen Amerika (dolar çokluğundan ötürü korkunç bir güce sahip) ve Amerikan teknolojisiyle birleştirilmiş sosyalist bir hükümet biçimini amaçlayan Sovyetler Birliği arasında.

Yoldaşlar, şimdi ve gelecekte engellerle karşılaşmamıza rağmen, Avrupa’nın karşılaşacağı engellerle mukayese edildiğinde bunlar hiçbir şey değildir. Biz Marksistler bunları 1905’ten çok önce tahmin etmiştik. Düşmanlarımız alay etmişler, şüpheciler sorgulamışlardı ama bunlar gerçekleşti. Düşmanlarımız bizi ezdiler, bunun temelli olduğunu düşündüler, ancak biz 3 Haziran 1907’de 1917’yi tahmin etmiştik. Ve o gün geldi ve temelli geldi. Evet, bugün hâlâ kapitalist düşmanlarla çevriliyiz. 1917’nin dünya devrimine ilişkin “gerçekleşmemiş umutları”yla dalga geçen dar görüşlüler ve mankafalar var. Ama son gülen iyi güler. Bu odadaki çoğumuz, büyük çoğunluk diye umut ediyorum, ülkemizin sınırları ötesindeki bir Ekim zaferini kutlamak için yeniden toplanacaktır.

1917, tarihin sayfalarına altın harflerle kazınmış son yıl olmayacak. Hayır, Avrupa’da ve dünyada, yeni büyük bir proleter devrim yaklaşıyor, her ne kadar istatistikler tarafından henüz açığa çıkmamış olsa da bu kaçınılmaz ve kesindir. O saat gelecek. Bunu güvenle, disiplinli bir çabayla bekliyoruz. O gün gelecek. Bugün burada, eski siyasi mahkûmlar ve sürgünler, iki devrimin emektarları, proletaryanın tüm komünist öncüleriyle birlikte, yaklaşan yeni büyük yıla güven içinde diyoruz ki: Haydi gel, seni tepeden tırnağa silahlanmış bekliyoruz.

1905 Olaylarının Özeti (eski Rus takvimine göre)

9 Ocak: Kanlı Pazar. Koşullarının düzeltilmesi için Petersburg’daki Kışlık Sarayında bulunan Çar’a dilekçe sunmaya giden barışçıl, silahsız işçilerin toplu gösterisi. Göstericilerin üzerine ateş açılarak 200’den fazlası öldürüldü.

Temmuz: Potemkin zırhlısındaki denizcilerin isyanı.

Ağustos: Hükümet, sınırlı oy hakkıyla, yasama meclisi (duma) düzenlemeyi öneriyor.

7-17 Ekim: Genel grev Rus İmparatorluğunu felç ediyor.

13 Ekim: Petersburg İşçi Temsilcileri Sovyetinin Tauride Sarayındaki ilk toplantısı. Başlangıçta grev yapan basım işlerinden 50 temsilci tarafından oluşturuldu. Sonradan neredeyse şehrin tüm işçilerini temsil eden 400’ün üzerinde delegeyi kapsadı.

15 Ekim: Troçki sürgünden Petersburg’a dönüyor ve Sovyet’in önderi haline geliyor.

18 Ekim: Sınırlı demokratik haklar getiren Ekim Manifestosu, kitle hareketinin basıncı altında Çar tarafından okunuyor.

3 Aralık: Petersburg Sovyetinin Çarlık askerleri tarafından dağıtılması. Troçki dâhil tüm delegeler tutuklanıyor.

9-17 Aralık: Moskova’da Presnya bölgesi merkezli ayaklanma. 15 Aralıkta bölgeye gönderilen Semyenovsky alayının silahlı müdahalesiyle yenilgiye uğratıldı.



[1] S.T. Razin önderliğinde gerçekleşen köylü savaşı, 1670-71.

[2] E.I. Pugaçev önderliğinde gerçekleşen köylü savaşı, 1773-75.

[3] Rus soylularının Aralık 1825’te Çarlık otokrasisine karşı gerçekleştirdiği ayaklanma. İsmini gerçekleştiği Aralık ayından alır.

[4] G.A. Min, 15 Kasım 1905’te isyanı bastırmak için Moskova’ya gönderilen Semyenovsky alayının albayı. F.V. Dubasov (1845-1912), Moskova genel valisi olarak ayaklanmanın bastırılmasında başı çeken Çarlık amirali.

[5] Presnya, Moskova’nın bir bölgesi (daha sonra Krasnaya Presnya adını aldı). İsyanın merkezi.

[6] Kızıl Terör, 1918’de Bolşeviklerin, Sosyal Devrimci Partinin Lenin’in canına kasteden girişim de dahil olmak üzere Sovyet liderlerine karşı düzenlediği suikastlar dalgasıyla savaşmak için başlattıkları bir bastırmaydı.

[7] 3 Haziran 1907’deki II. Dumanın kapatılmasından sonra başa geçen Stolypin önderliğindeki baskıcı rejim.

[8] Petr A. Stolypin (1862-1911), 1905 yenilgisinden sonraki Rusya başbakanı. Bunu takip eden gericilik yıllarındaki baskıyı organize etti.

[9] Genellikle polis ve diğer Çarlık ajanlarının başını çektiği, Yahudi karşıtı soykırımlar düzenleyen faşizan çeteler.

[10] A.S. Suvorin (1834-1912), yayımcı ve gazeteci, önceleri liberalizm, sonrasında Çarlık taraftarı.

[11] Bolşevik Devrimi tarafından yürürlüğe konan para birimi.

[12] Halkın İradesi, popülist Toprak ve Özgürlük grubundaki bir ayrılıktan sonra 1879’da kuruldu. Terör yöntemlerine başvurarak komplocu bir yaklaşım geliştirmişlerdi. 1881’de Çar II. Aleksandr’a suikast gerçekleştirdiler.

[13] Aleksandr Nikolayeviç Radişçev (1749-1802), aydınlanma dönemi Rus materyalist filozofu. Devrimci fikirleri yüzünden hapse atıldı.

[14] Pavel İvanoviç Pestel (1793-1826), Dekabristlerin liderlerinden biri.

[15] Andrei İvanoviç Zelyabov (1850-81), Halkın İradesi’nin önde gelen isimlerinden.

[16] Aleksandr İliç Ulyanov (1866-87), Halkın İradesi üyesi. Çar III. Aleksandr suikastına katıldığı için idam edildi. Vladimir İliç Ulyanov’un (Lenin) ağabeyi.

[17] Aleksandr Herzen (1812-70) ve Nikolay Çernişevski’den (1828-89) etkilenen, popülist Özgürlük ve Toprak örgütünün çevresindeki gruba bir gönderme.