Navigation

“Sosyal” Yardımlar ve Ulufelerle Nereye Kadar?

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
“Sosyal” yardım projeleriyle AKP hem muhtaç duruma düşürdüğü milyonlarca insanı kendine mecbur hale getirirken hem de “sosyal patlama” tehlikesini bertaraf etmeye çalışıyor. Kitleleri “fedakârlık” yaptıkları sürece Türkiye’nin büyüyeceği, Türkiye büyüdükçe bu büyümeden pay alacağının hayaliyle avutuyor. Kendi cömertliği olarak sunduğu bu “yardımların” kaynaklarını ise belirtmiyor. İşçi ve emekçilerin ödedikleri vergilerin, yine çalışan işçilerin kesintileriyle oluşan İşsizlik Fonunun nerelerde kullanıldığının hesabını vermiyor. Kitlelerin sorunların kaynağını görmesini engelliyor.

Günümüzde emekçi kitleler, yaşamları günden güne daha kötüye gitmesine rağmen, örgütsüzlük koşulları nedeniyle yaşananlara sessiz kalıyorlar. Yaşamlarını derin bir uçuruma doğru götüren politikalara boyun eğiyorlar. Havuz medyasının gündeme getirmemek için çırpındığı birçok sorun yaşanıyor: Kendini yakanlar, işsizler, cinnet getiren yoksullar, ağır depresyonlarda çırpınan insanlar... İşsizlik artıyor, yoksulluk yaygınlaşıyor, milyonlar açlık sınırının altında yaşam kavgası veriyor. Toplumda yaşanan sorunlar savaş çığlıklarının gölgesinde kalıyor. Şark kurnazlığının bin bir çeşidini denemekte maharetli iktidar açlığa ittiği milyonları çeşitli hilelerle oyalamaya devam ediyor.

AKP iktidar olduğu yıllar boyunca işçi ve emekçilerin birçok hakkını elinden alarak, onları işsizliğin ve yoksulluğun boyunduruğu altına soktu. Taşeronu yaygınlaştırdı, çalışma koşullarını katlanılmaz hale getirip, sendikal mücadele üzerindeki baskıları arttırdı. Sırtındaki borç yüküyle, işsizlik ve açlık korkusuyla milyonlarca örgütsüz insanı, ölmeyip sürüneceği bir yaşama mahkûm eden bu iktidar, “sosyal” yardımlarla kendine muhtaç hale getirip, toplumu silindir gibi ezmeye devam ediyor.

“Sosyal” yardım rakamları sefalet içindeki milyonları gösteriyor

“Sosyal” yardımların miktarı bile iktidarın kitleleri sürüklediği sefalet çukurunun ne büyüklükte olduğunu göstermeye yetiyor. Kendisinden önceki iktidarların, seçimden seçime kömür ve makarnayla emekçilerin oylarını satın alma işini devralan AKP, bu işte de zirve yaptı. Milyonlarca insanı, ittiği sefalet çukurunda kırıntı düzeyindeki yardımlarla tutarken, bu marifetiyle de övünüyor. Eğer kendisini desteklemezlerse daha kötü koşulları yaşayacakları yönündeki tehdit ve şantajlarla onların oyuna talip oluyor.

Kitlelerin işsizlik, yoksulluk, açlık sorunlarını, işçilerin sosyal ve ekonomik sorunlarını bir nebze de olsa çözmeye ve istihdam alanı açmaya çalışmak yerine, AKP özellikle 2008 krizinin etkilerinden sonra “sosyal” yardım politikalarında uzmanlaşmaya başladı. 2008’de çeşitli kurum ve kuruluşların, sivil toplum örgütlerinin, belediyelerin yaptıkları yardımları denetim altında tutmak ve kendi tekeline almak için bir yasa tasarısı hazırlamıştı. Yaşlılık aylığı, yeşil kart üzerinden yürütülen sağlık yardımı dahil nerdeyse tüm yardım kalemlerinin tek merkezden yönetileceği bu yasa tasarısıyla, muhtaçlar veri tabanı oluşturularak, muhtaçlık kriterine uyanlara yardımlar yapılacaktı. Ancak 2011 yılından itibaren “sosyal” yardımların koordinasyonu Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığında toplandı. Yardımların büyük bir kısmı Sosyal Yardımlaşma Genel Müdürlüğü ve Sosyal Yardımlaşma Fonu üzerinden dağıtılıyor. Bakanlığın bütçesine ayrılan pay da artan yoksulluk ve sefaletle orantılı olarak son yıllarda giderek artmakta.

AKP hükümeti “sosyal yardım” programlarına 2002’de 1,6 milyar lira harcarken, yıldan yıla giderek artan bu miktar 2016’da 32 milyar liraya çıkmış, 2017’de 45 milyar lira dağıtılmıştı. AKP belediyeleri, gıdadan giyime, ev eşyasına, nakit paradan yakacak yardımına, temizlik ürünlerinden kişisel bakım ürünlerine kadar her türlü yardımı yapacak birimler kurmuş durumda. AKP’nin oy deposu olarak görülen bölgelerde bu çalışmalara daha fazla yoğunluk veriliyor. 2005 yılından bu yana AKP’nin belediyelerinde bu çeşit organizasyonlar yaygın tanıtımlarla, reklamlarla, göze sokarcasına yapılıyor. Sağlık Bakanlığının verilerine göre 2010 yılında 9.376.439 kişi Yeşil Kart sahibiydi ve bunların büyük çoğunluğunun yerel AKP yöneticilerinin lütfuyla hak sahibi oldukları basına da yansımıştı. AKP her işte yaptığı gibi, yardımlarda da kendine oy verme potansiyeli olan insanlara yardımı önceliğe alıyor ya da yardım karşılığında üye yapmaya, etkinliklerine dahil etmeye çalışıyor. Basına yansıyan olaylar bu durumu fazlasıyla açıklıyor: Diyarbakır’ın Sur ilçesinin Zorova köyünde hiçbir geçim kaynağı olmayan 5 çocuk annesi Ümmühan Kardaş, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfına yardım için başvuru yaptığında AKP ilçe merkezine yönlendirilmiş, orada bir formu doldurması istenmiş ve ona, yapılacak yardım karşılığında AKP mitinglerine katılmak zorunda olduğu söylenmiş. Köyde olduğu için hiçbir etkinliğe katılamayacağını belirten Ümmühan Kardaş’a “Biz gelip sizi köyden araçlarla alırız” denmiş. Aynı köyden başka kadınlar da başvurdukları vakıftan yardım alamadıklarını, AKP’ye yönlendirildiklerini belirtiyorlar.

Resmi verilere göre 2012’de 23 milyon 668 bin olan “yoksulluk sınırının altındaki insan sayısı” 2014’te 30 milyonu aşmıştı. 2015 Bütçe Sunum Kitapçığında 8 milyon hanenin yani Türkiye nüfusunun %40’ı olan 30,5 milyon kişinin yardımlara muhtaç olduğu, 10 milyon kişinin bu yardımlarla yaşadığı söyleniyordu. Bu insanlar, sosyal güvenceden yoksun, asgari yaşam standartlarının altında bir gelire sahip olan, “sosyal” yardımlarla yaşamaya çalışan, yoksulluk envanterine kayıtlı insanlardı. Siyasi iktidar her ne kadar yardımlarla her fırsatta övünse de bu “gurur” tablosu muhalefetin eline malzeme olmaya da yaradığı için yardımların gerçek mahiyetini 2014 yılından sonra saklamaya başladı. 2014 yılına kadar her yıl Meclis Bütçe Sunum Kitapçığında yardıma muhtaç hane ve kişi sayıları yer alıyorken, bu tarihten sonra yalnızca hane sayısına yer verilmeye başlandı ve Türkiye “sosyal” yardım istatistikleri bülteni yayımdan kaldırılarak gerçek yoksulluk envanterine ulaşılması engellendi.

AKP, işçi ve emekçi kitlelerin lokmasını küçülttükçe, yandaş sermayesini büyüttüğü duble yollar, havaalanları, inşaat sektörüyle Türkiye’nin ne kadar da büyüdüğüyle gurur duyulmasını istiyor. Bu “gurur” tablosunun sonucunda dünya sıralamasına giren milyarderlerin sayısı artarken, her yıl milyonlarca insan açlık sınırının altında yaşamaya itiliyor. AKP’nin iktidar olduğu yıllar boyunca yoksulluk giderek artmaya devam etti. Dilenciler, işsizler, evsizler, geçinemediği için intihar edenler, hayatın zorluğu karşısında depresyona girenler artmış durumda. 2016 yılında TÜİK verilerine göre 11 milyon kişi yoksul olarak kaydedilmiş. Ama hane bireylerinin reel gelirleri üzerinden yapılan hesaplarla bu sayının 16 milyonun üzerinde olduğuna işaret ediliyor. 2017 yılının Temmuz ayında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının verileri Türkiye’de 8 kişiden birinin sosyal yardım aldığını gösteriyordu. Ocak 2018’de Türk-İş’in yaptığı araştırmaya göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 1615 TL, yoksulluk sınırı ise 5262 TL oldu. Bir kişinin aylık geçim maliyeti 1999 TL’ye yükseldi. Daha yılın ilk ayında 1603 TL olarak belirlenen asgari ücret bile bu rakamın 396 lira gerisindeydi. Asgari ücretin işçiyi ne kadar geçindireceği ortadayken yoksulluğun pençesinde kıvranan insan sayısının açıklanan rakamların çok daha ötesinde olduğu gün gibi ortada!

Türkiye’de hayat pahalılığı gittikçe artıyor. 2017’den beri ulaşımdan sağlığa, akaryakıttan beyaz eşyaya, gıdaya kadar her şeye zam yapılmaya devam ediliyor. Artan enflasyonun karşısında asgari ücrete yapılan zamların bir anlamı kalmadı. AKP iktidar olduğu yıllar boyunca işçi ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşulları sürekli kötüye gitti. İşsizlik ve güvencesizlik daha somut hale geldi. Kalıcı ve kadrolu işlerin yerine geçici, taşeron, sözleşmeli işler sıfatlarıyla güvencesizlik yaygın hale geldi. Daha geniş kitleler asgari ücrete tâbi oldu, asgari ücret açlık sınırının altında kaldı. Yüz binlerce üniversiteli elindeki diplomayla pazarlarda, inşaatlarda bile iş bulamaz hale geldi. Milyonlarca işçi ve emekçinin ağır borç yükü altında beli büküldü. AKP daha büyük bir Türkiye yaratmak için palazlandırdığı sermayeyle işçi sınıfının üstünden silindir gibi geçti. Karşısına çıkan her sorundan da tereyağından kıl çeker gibi sıyrılmayı başardı, dezavantajlı her durumu avantaja dönüştürmeyi bildi. Bu yeteneğiyle de sefalet içindeki milyonların varlığını bile övünç haline getirmeyi marifet bilip, ekonomi tıkırında gidiyormuş gibi gösterip, bozuk ekonomiye rağmen “sosyal” yardımlar, ulufeler dağıtmaya devam ediyor.

İktidar “sosyal” yardımları seçim dönemleriyle sınırlı tutmuyor ama seçimler öncesinde göze sokarcasına arttırıyor. Birçok ilde valilikler, kaymakamlıklar özellikle seçim dönemlerinde hedef kitle olarak gördükleri veya daha fazla oy çıkmasını istedikleri bölgelerdeki yoksullara, kömürün yanısıra buzdolabı, çamaşır makinesi gibi eşyalar da dağıtıyor. Elbette yalnızca seçim dönemlerinde değil kritik süreçlerde, AKP’ye kitlesel desteğin zayıfladığının hissedildiği dönemlerde yoksul emekçi kitlelerin gözü boyanarak, kötü giden gidişatlarda kendisini desteklemeleri için bütçe yok denmeden “yardım” kisvesi altında ulufeler dağıtılıyor. 16 Nisan referandumu öncesi “hayır” çıkmaması için milyarlarca liralık hibeler, ulufeler dağıtılmıştı. Son dönemlerde asgari ücrete resmi enflasyon oranında zam yapılması, “kamuda taşeronu kaldırdık” yalanıyla göz boyanmaya çalışılması, yeni toplu sözleşme döneminde anlamlı bir zamma imza atmak için aylarca mücadele veren metal işçilerine MESS’in %3,2’lik zam teklifinin tepeden müdahaleyle % 26 düzeyine çıkarılması da bu kapsamdadır.

Erdoğan sırası geldiğinde sermayenin kulağını çekip hizaya çekmekten geri durmasa da, yoksullara yapılan “sosyal” yardımlar patronlara yapılan kıyakların yanında devede kulak kalır. Bu kıyaklar; dış siyasetten etkilenen turizm sektöründen KOBİ’lere milyarlarca liralık kaynağın ayrılmasına, özel sektörde yatırımların artması için yapılanlara, kurumlar vergisinde indirime, patronların ödemedikleri vergileri için “vergi yapılandırması” adıyla vergi aflarının yapılmasına, ihracatın arttırılması için kaynağın arttırılmasına kadar uzanıyor. 2017 yılında işletmeler tarafından SGK’ya ödenmesi gereken 22 milyar lira tutarındaki işveren priminin devlet bütçesi tarafından karşılanması da bu kapsamdadır.

“Sosyal” yardım projeleriyle AKP hem muhtaç duruma düşürdüğü milyonlarca insanı kendine mecbur hale getirirken hem de “sosyal patlama” tehlikesini bertaraf etmeye çalışıyor. Kitleleri “fedakârlık” yaptıkları sürece Türkiye’nin büyüyeceği, Türkiye büyüdükçe bu büyümeden pay alacağının hayaliyle avutuyor. Kendi cömertliği olarak sunduğu bu “yardımların” kaynaklarını ise belirtmiyor. İşçi ve emekçilerin ödedikleri vergilerin, yine çalışan işçilerin kesintileriyle oluşan İşsizlik Fonunun nerelerde kullanıldığının hesabını vermiyor. Kitlelerin sorunların kaynağını görmesini engelliyor.

AKP ne yaparsa yapsın, geniş emekçi kitlelerin gözünde eninde sonunda ipliği pazara çıkacaktır. Emperyalist savaşın faturası şimdilik emekçi kitlelere kesilse de bu çark mutlaka tersine çevrilecek, asıl faturayı egemenler ödeyecektir. Yaşam daha da çetinleşmeye başladığında, daha ağır bedeller ödediklerinde, bugüne kadar bir lokma ekmeğe muhtaç bırakılmış olanların gözleri mutlaka açılacaktır. Kendilerini muhtaç bıraktıranlardan hesap sormak için ayağa kalkacak, taşkın bir nehir gibi kapitalizmi silip süpürmek isteyeceklerdir.