Navigation

Siyasi Çıkar Sağlamak İçin Çatışma Yaratmanın Adı “Mahalle Baskısı” Oldu

“Mahalle baskısı” kavramı Şerif Mardin’in 2007 yılında kullanmasıyla tartışılmaya başlandı. O günlerden bugüne dönem dönem bu kavram kullanılmaya devam edildi. Burjuvazinin ideologları, milletvekilleri, başbakanı da dâhil her kesim olayları kendi siyasi çıkarlarına uygun bir şekilde tartışma konusu yaptı, yapıyor.

Anayasa değişikliği referandumunda “Evet” oyu veren sanatçılara mahalle baskısı uygulandığından bahsedildi. Üniversitelere başörtüsü ile giremeyen genç kızların eğitim hakkından mahrum olmaları da yine “mahalle baskısıyla” açıklanmaya çalışıldı. Aslına bakacak olursak, başörtüsü meselesi AKP ve şürekâsı tarafından “özgürlük ve demokrasi” malzemesi olarak kendi siyasal çıkarları için kullanılırken, CHP tarafından ise “AKP şeriat getirecek, bugün üniversitelerde, yarın ilkokula kadar başörtüsü serbest olacak” paranoyası yaratmak için kullanıldı.

Tophane’de bir sanat galerisinin açılışına yapılan taşlı, sopalı saldırıyla “mahalle baskısı” kavramı tekrar gündeme oturdu. Mahallelinin sanat galerisinde içki içilmesine tahammül edemediği, onun için tepkisini dışa vurduğu söylendi. Bu durumu “mahalle baskısı” olarak açıklayanlar oldu. Bunun, iktidarı yıpratmak için örgütlenen planlı bir provokasyon olma ihtimali ise tümüyle göz ardı edildi. Mahallelinin rahatsızlığının saldırıya dönüşmesi, kendiliğinden olabilecek bir olay olarak kolaylıkla yorumlanabildi. Çünkü onlar bağnazdı, yobazdı, şeriat özlemi içindeydi!

Oysa Türkiye’nin yakın geçmişinde yaşanan benzer olayların kimler tarafından nasıl tezgâhlandığı ortadadır. Siyasal gündeme göre provokasyonlar örgütlemek burjuvazinin o veya bu kanadı tarafından başvurulan bir yoldur. Sivas, Maraş, Çorum olayları bunlardan sadece bazıları. Bunlara yeni örnekler eklendi. 26 Temmuzda İnegöl’de bir Kürt-Türk çatışması yaratılmaya çalışıldı. Örgütlü bir şekilde kışkırtılan bir güruh, karakolu basıp Kürtleri linç etme girişiminde bulundu. Olaylar esnasında “Kürtler kahve basıp 3 kişiyi öldürdü” gibi haberler yayıldı. Bu olayların İçişleri Bakanı’nın açıkladığı gibi birkaç amigonun marifeti olmadığı ortada!

Marmara Üniversitesinin yeni akademik yıl açılış töreninde yaptığı konuşmada başbakan Erdoğan, “İnanç ve eğitim özgürlüğüne bu kadar müdahil olmanın anlamı yok. Bu ülkede hangi düşüncede, hangi inançta olursa olsun, ne taraftan olursa olsun şu mahalle baskısı adını verdikleri şeyleri ortadan kaldıralım. Herkes hür olsun, rahat olsun” dedi. Erdoğan’ın, bu ülkede hangi düşüncede, hangi inançta olursa olsun kimseye müdahale etmemek gerektiğini söylerken ne kadar da samimiyetsiz ve ikiyüzlü olduğunu gayet iyi biliyoruz. Çünkü bu düzenin çarklarının yalanlar üzerinde döndüğünü, inanç ve düşünce özgürlüğünün olmadığını, kapitalist düzen neyi buyuruyorsa ona uygun davranışların dayatıldığını bizzat yaşayarak görüyoruz. Buna uygun davranmadığımızda, örneğin sendikalaşmaya çalıştığımızda patron tarafından kapı dışarı atılırız. Direnişe geçtiğimizde ise devletin kolluk güçleri karşımıza dikilir. Bıraktık düşünce özgürlüğünü, anayasal hakkımızı kullanmak için bile mücadele vermek zorundayız.

Adına ne baskısı derlerse desinler, “mahallelinin tahammülü kalmadı”, “halk galeyana geldi” gibi söylemlerin hepsi koca bir yalandan ibarettir. İşçi ve emekçilerin mahallelerinde Kürt, Türk, Alevi, Sünni, her inanç grubundan ve etnik kökenden insanlar bir arada yaşıyorlar. Dışarıdan kışkırtma ve tahrikler örgütlenmediği sürece gayet de güzel yaşamaktadırlar.

Mahalle baskısından söz edenler kolluk kuvvetlerinin baskısından nedense hiç söz etmiyorlar. Güvenlik gerekçesiyle, otobüste, minibüste insanların kimliklerinin toplanıp dakikalarca bekletilmeleri veya devletin her köşe başına bir polis dikip kimlik sorgulaması yapması, en ufak bir hak arayışında terörist yaftası yapıştırılması baskı değil midir?

Biz işçi-emekçiler olarak kapitalist düzenin oyunlarını bozabilmek için mücadele etmek zorundayız. Yoksa bu düzen devam ettikçe onlar bizi oyunlarına daha çok alet edeceklerdir. Bunlardan zarar gören yine bizler olacağız. İnançlarımız, etnik kökenlerimiz ne olursa olsun işçileri birbirine kenetleyen şeyin ortak sınıf çıkarımızın olduğunu, kurtuluşumuzun da örgütlenip mücadele etmekten geçtiğini unutmamalıyız.