Navigation

Saray’ın “Sivil Toplum” Söylemi Üzerine

Bu toplantıların işlevine özel bir önem verdiği harcadığı mesaiden belli olan Erdoğan, bir süre önce karşısına “sivil toplum kuruluşları” temsilcilerini oturttu. Onlara hitaben yaptığı konuşmada kendi iktidarlarından sonra Türkiye’deki “sivil toplumun” ne denli zenginleştiğinden ve mümbit bir hal aldığından bahsetti. Karşısında oturan sözde müstesna ve fedakâr bileşimle nasıl iftihar ettiğini söyledi ve ayrıca o bilindik üslubuyla nasıl bir “sivil toplum” arzuladığını anlattı. Elbette bolca lafebeliğiyle, çarpıtmalar ve tehditlerle…

“Yeni Türkiye”deki siyaset terminolojisine “Saray Toplantıları” adıyla yeni bir terim girdi. Bu toplantılarda arz-ı endam eden Erdoğan, bu yolla gerek imaj tazeliyor gerek siyasi yol haritasına yönelik kamuoyu yoklaması yapıyor. Karşıtlarına yönelik “Eyyy” nidalarıyla başlayan tehditler savuruyor. Erdoğan’ın çeşitli kesimlerle Beştepe’deki sarayında yaptığı her toplantı gündem oluşturuyor. Üstelik sadece ekranlarda da değil, işyerlerinde ve hayatın diğer alanlarında da… Bu toplantıların işlevine özel bir önem verdiği harcadığı mesaiden belli olan Erdoğan, bir süre önce karşısına “sivil toplum kuruluşları” temsilcilerini oturttu. Onlara hitaben yaptığı konuşmada kendi iktidarlarından sonra Türkiye’deki “sivil toplumun” ne denli zenginleştiğinden ve mümbit bir hal aldığından bahsetti. Karşısında oturan sözde müstesna ve fedakâr bileşimle nasıl iftihar ettiğini söyledi ve ayrıca o bilindik üslubuyla nasıl bir “sivil toplum” arzuladığını anlattı. Elbette bolca lafebeliğiyle, çarpıtmalar ve tehditlerle…

Erdoğan’ın konuşmasından bir alıntı yaparak başlayalım; “Ülkemizin eğitimde, hak ve özgürlüklerde, sınırlarımızın içindeki ve dışındaki ihtiyaç sahipleriyle sergilediği örnek dayanışmada şüphesiz en büyük pay sivil toplum kuruluşlarımıza aittir. Biz de sorumluluk üstlendiğimiz her yerde, özellikle de son 15 yıldır sizleri her açıdan desteklemeye, önünüzü açmaya, işlerinizi kolaylaştırmaya gayret ediyoruz. Çünkü biz birileri gibi sivil toplumu tehdit olarak değil, milli birlik ve beraberliğimizin kilit taşı olarak görüyoruz. Sizler ülkemizde katılımcı demokrasinin aracı, sosyal barışımızın âdeta sigortası olan kuruluşlarımızsınız. Burada şu gerçeğin altını bir kez daha çizmek istiyorum. Sivil toplum devletin karşıtı değil bilakis tamamlayıcısıdır. Bir devlet ne kadar güçlü olursa olsun sivil toplumun desteği, yardımı olmadan hedeflerini gerçekleştiremez.”

Harcıâlem övgülerden arındırıldığında Erdoğan’ın konuşmasının ana vurgusunu bu ifadeler oluşturuyor. Bu açıklamanın her satırını ideolojik bir sis perdesinin kapladığını, bu yönüyle manipülatif bir karaktere sahip olduğunu görmek zor değil. Bu perdelemeyle gerçekler muğlâklaştırılmaya ve akabinde ters yüz edilmeye çalışılırken, satır aralarına gizlenmiş pek çok kötücül fikir de sinsi sinsi sırıtıyor.

Yalanlar, gerçekler, niyetler…

Günümüzde “sivil toplum kuruluşları” olarak adlandırılan organizasyonlar; dernekler, vakıflar, odalar ve sendikalar olarak faaliyet göstermektedirler. Burjuvazi ve onun egemenlik aracı olan burjuva devlet, dünyanın neresinde olursa olsun, bu alanı toplumu ideolojik-politik olarak manipüle edebileceği bir örgütlenme alanı olarak görür. Bu minvalde öncelikli olarak pek çok “sivil” kurum oluşturmaya ve kullanmaya gayret gösterir. Kendisinden bağımsız olarak kurulan emek eksenli örgütlenmeleri ise pasifize etmeye, ele geçirerek sisteme yedeklemeye veya yok etmeye çalışır. Bu refleks onun iktidar doğasının olmazsa olmazıdır.

Gelelim Erdoğan’ın açıklamasına ve “Yeni Türkiye”deki “sivil toplum”un hal-i pürmelâline. Erdoğan’ın da ifade ettiği üzere onun iktidarının ekonomik ve politik gücünün önemli bir dayanağını “sivil” toplum örgütleri oluşturuyor. Bugün Türkiye’de iktidarın politika, ekonomi, eğitim, sağlık, kültür, dini faaliyetler, sosyal yardımlaşma, gençlik, kadın gibi farklı alanları kapsayan geniş bir örgütlenme ağı var. Kâğıt üzerinde devletten bağımsızmış gibi görünseler de bu yapıların bizzat siyasi iktidar tarafından ekonomik ve politik olarak desteklendiği ve yönlendirildiği ortadadır. Hatta birçoğunun başında bizzat Erdoğan’ın yakınları bulunmaktadır. Bir kısmı Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı içerisinde yer alan MÜSİAD, TÜRGEV, KADEM, Ensar, İHH, AKABE, Türkiye Gençlik Vakfı, ASKON, İlim Yayma Vakfı-Cemiyeti, Deniz Feneri Derneği, Anadolu Aslanları İşadamları Derneği başta olmak üzere bu temelde faaliyet gösteren irili ufaklı toplamı on binlerle ifade edilen bir örgütlenme ağından bahsediyoruz. Bu organizasyonlar ülke içinde ve dışında faaliyet gösteriyorlar. Yeri geliyor “insani yardım” örtüsü altında burjuva devletin sınırları dışından nüfuz ve pazar alanı kapma yarışının bir aracı olarak, yeri geliyor kara para aklama, rant sağlama aracı olarak kullanılıyorlar. Ayrıca özel anlamda kadro yetiştirmek, genel anlamda ise toplumu kendi ideolojisi temelinde dizayn etmek için ya da tastamam iktidarın vurucu gücü olarak kullanılıyorlar. Erdoğan’ın ifadesiyle bu yapıların kendisi ve partisi tarafından desteklendiği, önünün açıldığı ve işlerinin kolaylaştırıldığı bir hakikattir. Üstelik Erdoğan rejiminin hızla kurumsallaştığı dönemde konunun iktidar açısından önemi daha da artmıştır. Haliyle gün geçtikçe bu konuda ivedi adımlar atılmakta, bu örgütlenmeler güçlendirilip yaygınlaştırılmaktadırlar. Sonuç olarak bu gibi yapılar, iktidar açısından bir tehdit oluşturmayıp bilâkis onun iktidar aygıtlarının bir kısmını oluşturuyorlar.

Elbette Erdoğan’ın sarayda hitap ettiği kitlenin içinde de, sihirli bir sözcük olarak kullandığı “sivil toplum örgütleri” arasında da, ezilen kitlelerin mücadele istem ve gereksinimleri temelinde kurulan vakıfları, odaları, dernekleri, sendikaları, yani demokratik kitle örgütlerini bulamayız. Çünkü bu yapılar “ya bendensin ya da …” ikiliğinde iktidardan yana olmayanı temsil ettiğinden, “sivil toplum örgütleri” vasfını kazanmaları ne hadlerine! Onlar olsa olsa terör örgütleridir, şer odaklarının taşeronlarıdır! İktidara göre, kendisi açısından açık birer tehdit unsuru olarak gördüğü bu örgütlenmeler, “sosyal barışı ve katılımcı demokrasiyi” dinamitlemektedirler. Ve haliyle bunlara taviz verilmemeli, örgütlenme alanı bırakmamalı, acilen yok edilmelidirler! AKP ve Saray iktidarının söylemi budur ve bu söylemde şaşırtıcı bir yön de bulunmamaktadır.

Nedeni ise açık: “Burjuva devlet, burjuva demokrasisi diye nitelediğimiz olağan işleyişinde bile özünde egemen sınıf için demokrasi, fakat sömürülen-ezilen kitleler için bir diktatörlüktür. Burjuva devletin bu diktatör niteliği en açık olarak, işçi ve emekçi kitlelerin düzene karşı isyanlarını bastırmaya yönelen olağanüstü rejim dönemlerinde ortaya çıkar. Bonapartizm ve faşizm gibi olağanüstü burjuva rejimler, geniş kitlelerin mücadelesini baltalamaya dönük bir kitle psikolojisi yaratma konusunda da olağan burjuva işleyişlerin çok ötesine geçen örnekler vermişlerdir, vermektedirler.[1]

Bu örneklerden birisi olarak bugün Türkiye’de yaşananlara genel hatlarıyla bir göz atalım. Erdoğan 15 Temmuz gecesi, üstelik henüz daha savuşturulmadan, darbe girişimini “Allah’ın bir lütfu” olarak değerlendirmişti. “Lütuf”tan kastedilenin ne olduğu 15 Temmuz’un hemen ertesinde su yüzüne çıktı ve üzerinden de bir sene geçti. AKP hükümeti ve Erdoğan 15 Temmuz öncesinde yapmakta zorlandığı tüm uygulamaları “darbe” bahanesiyle ilan edilen OHAL’e dayanarak KHK’lar aracılığıyla teker teker hayata geçirmeye başladı. Devleti baştan aşağı yeniden şekillendirmeye, yeni bir kurumsallaşma sağlamaya ve olağanüstü karakterde bir rejim oluşturmaya girişti. Bir zamanların iktidar ortağı “FETÖ’nün paralel yapılanması”nın devlet içinden temizlenmesi amacıyla başlayan tasfiye ve saldırılar, Kürtlere, sosyalistlere ve hatta demokratlara yönelik bir saldırı harekâtına dönüştü. Kamudan yüz bini aşkın ihraç yaşanırken, on binlerce insan tutuklandı. Pasaportları iptal edilen, meslekten men edilen on binlerce kişi açlıkla yüz yüze bırakıldı. Üniversiteler ve medya da ablukadan payına düşeni aldı ve bu süreçte yüzlerce akademisyen ve gazeteci tutuklandı. Kürtlerin kazandığı belediyelerin %80’lik ezici çoğunluğu kayyumlar eliyle gasp edilirken, HDP’nin Eş Genel Başkanları da dâhil 10’dan fazla milletvekili, binlerce yöneticisi ve üyesi tutuklandı. Aralarında Kürtlere ve sosyalistlere ait yayınların da bulunduğu pek çok gazete, dergi, yayınevi, televizyon, radyo kapatıldı, varlıklarına el konuldu. Aynı şekilde aralarında Kürtlerin ve sosyalistlerin kitle örgütlerinin de bulunduğu dört yüze yakın dernek, sendika ve vakıf kapatıldı, varlıklarına el konuldu. Sendikacılar sendikacılık yaptığı gerekçesiyle tutuklandı, örgütlenme yaptıkları fabrikaya yaklaşamama gibi tarihe geçecek cezalar verildi. Meslek odalarına yönelik maliye teftişleri yaklaşan saldırının şimdiki habercisi oldu. Sendikaların ve meslek odalarının korporatifleştirilmesine hız kazandırıldı. Burjuva devlet apaçık bir şekilde gerçek yüzünü gösterir oldu. Demokratik hak arayışlarının önü kesilirken, yapılan eylemlere yönelik devletin tahammülsüzlüğü ve saldırıları katmerleşti.

12 Eylül faşizminin kara bilançosunu andıran bu tabloya OHAL döneminde 5 grevin “milli güvenliği”, “genel sağlığı” veya “finansal istikrarı bozucu olduğu” gibi gerekçelerle ertelenme adı altında yasaklandığını, kıdem tazminatının gasp edilmeye çalışıldığını, BES aldatmacasını ve daha pek çok saldırıyı da ekleyelim. Tüm bu tablonun açıkça gösterdiği gibi iktidar, kendisine muhalif unsurlara, ezilen ve sömürülen kitlelere, onların örgütlerine ve haklarına yönelik bir imha saldırısı gerçekleştirdi, gerçekleştiriyor. Erdoğan başta kendisi, inşa ettiği rejimi ve sermaye için dikensiz gül bahçesi istiyor. Bu amaç doğrultusunda koşarcasına adımlar atıyor. Fakat henüz hedefine tam olarak varabilmiş, tüm muhalefet odaklarını tamamıyla ortadan kaldırabilmiş değil. İşte Saray’da yaptığı konuşmanın satır arasına gizlenmiş önemli bir vurgusunu da, “devletin karşısında” olan örgütlenmelere kendine has üslubuyla gözdağı vermek ve sopa göstermek oluşturuyor. İçlerinden “makul” olanları ise “devletin tamamlayıcısı” olmaya çağırıyor.

Söylemin temel dayanakları

Öncelikle, İtalyan faşizminin Duçesi Mussolini’nin “Her şey devletin içindedir, hiçbir şey devletin dışında ve devlete karşı değildir” sözlerini hatırlayalım. Erdoğan’ın STK’lara ilişkin olarak “devletin karşısında olmayıp devletin tamamlayıcısı olmak” şeklindeki sözleriyle ne kadar da benzeşiyor değil mi?

AKP kurmayları ve özellikle de Erdoğan’ın konuşmalarında sıklıkla kutsanan devlet, buna paralel olarak eşlik eden devlet-millet bütünleşmesi, sözde milli irade temsili vs. işte bu tarihsel benzerlikle değerlendirilmelidir. Tarihsel ve güncel bütün örneklerde açıkça görürüz ki, totaliter diktatörlükler millet ve devleti bölünmez bir bütün olarak yansıtır ve genel burjuva ideolojisinin bir parçası olarak devleti “milletin ortak çıkarlarının” temsilcisi ya da savunucusu olarak pazarlar. Bu ideolojik manipülasyona devlet gücünün sürekli biçimde kutsanması eşlik eder ki bu faşizmin temel argümanlarından birisidir. Aslında burjuva devletin güçlenmesi, iktisaden egemen olan sınıf olarak burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki egemenliğinin güçlenmesi anlamına gelirken, burjuva ideolojisinin tesiri altındaki emekçi kitlelerin başını döndüren bu söylem bir illüzyon olarak karşımıza çıkar. “Faşizm kişi hak ve özgürlüklerinin «güçlü devlet» yararına ortadan kaldırılmasını meşrulaştırırken, bunun için gerekli çarpıtma araçlarını genel burjuva ideolojisi içinde hazır bulur. Burjuva ideolojisi, zaten, ulus-devletin, ulusun “ortak iradesi”nin bir yansıması, ulusun «ortak çıkarları»nın bir ifadesi olduğunu savunur. Ulus ile devleti bir ve aynı şey olarak değerlendiren, «devlet ile milletin bölünmez bütünlüğü»nü vurgulayan faşist ya da faşizan ideolojiler, devleti bir kez kutsadıktan sonra, buradan bireysel hak ve özgürlüklerin ilgasını kolayca türetirler.[2] Buradan da anlaşılacağı üzere üreten-sömürülen sınıf için her zaman bir diktatörlük olan burjuva devletin, özellikle otoriter ve totaliter biçimlerinde hak ve özgürlüklerin gelişmesinden bahsetmek ironiktir!

Erdoğan’ın söyleminin dayandığı bu topraklara özgü bir başka nesnel zemin de mevcut. Türkiye’deki “kutsal devlet” geleneğinin kökleri yüzyıllar öncesine dayanır. Osmanlı’ya ve daha gerilere uzanan tarihsel momente baktığımızda Asyatik despotizmin, devletin ve tanrısal özelliklere bürünerek onu temsil eden liderin gücünün kutsanarak arşa çıkarıldığı bir model olarak karşımıza çıktığını görürüz. Bu modelin hüküm sürdüğü toplumlarda, devletin tebaasını oluşturan emekçi yığınların çıkarlarının, devlet ve despotun güçlenmesiyle korunacağı ve genişleyeceği algısı yaratılmıştır. Böylece “Despotik bir devlet yönetimi altında varlıklarını yüzyıllarca sürdüren Doğu’nun kapitalizm öncesi toplumlarında, Batılı sınıflı toplumlarda yaşandığı biçimde bir «bireyleşme» süreci ve bir «sivil toplum» oluşumu yaşanmamıştır. Doğu’nun egemen üretim biçimi olan ve yüzlerce yıl sürmüş bulunan asyatik üretim tarzı, hiçbir zaman Batı’daki gibi bir sivil toplumu temellendirememiştir. Tersine, bu üretim tarzı varlığını sürdürdüğü her yerde, Doğu despotizmi tipindeki devlet (kutsal devlet) oluşumlarının ekonomik temelini oluşturmuştur.[3] Her ne kadar Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren kapitalizmin yörüngesine girmeye başlayan devlet, bugün artık alt-emperyalist bir güç konumuna gelmiş Türkiye’ye ait olsa da, halen geçmişin pek çok mirasını taşımaktadır. Aynı şekilde toplumda da geçmiş dönemin derin izlerini bulmak mümkündür. Erdoğan’ın söylemlerinin, “karizmatik” kişiliğinin ve kurumsallaştırmaya çalıştığı totaliter diktatörlüğün istem ve eylemlerinin işçi sınıfının geniş bir bölümünün bilincini kolayca bulandırması ve emekçi yığınları peşine takabilmesinin önemli bir etkeni budur.

Fakat yaşadığımız topraklardaki gidişat her ne kadar Erdoğan’ın şahsıyla doğrudan bağlantılı olsa da dünyadaki genel eğilimden kesinlikle ayrık değildir. Marksist Tutum tarafından defaatle dikkat çekildiği üzere tarihsel bir krizin tüm çıplaklığıyla hissedildiği kapitalist dünyada, burjuva demokrasisi küresel ölçekte rafa kaldırılıyor. Bu yeni tarihsel dönemde sivrilen Erdoğanlar, Trumplar, Putinler ve daha pek çoğu dizginlerinden boşalmışçasına saldırıyor, toplumu uçuruma sürüklüyorlar. Bu saldırı ve sorunların bizzat muhatabı olan dünya işçi sınıfı mücadele sahnesine çıkana dek insanlığın çektiği acıların katmerleşeceği ortadadır. İşçi sınıfı bu gidişi tersine çevirerek kapitalist sömürü sistemini ve onun efendilerini uçurumun dibine gönderecek potansiyele sahiptir.



[1]      Elif Çağlı, Otoriterleşme ve İdeolojik Aygıtların Rolü, Kasım 2015, marksist.com

[2]      Oktay Baran, “Güçlü Devlet” ve Faşizm, Haziran 2016, marksist.com

[3]      Mehmet Sinan, Paşalar Cumhuriyetinden Burjuva Cumhuriyetine TC’nin Sivilleşme Sancısı, Temmuz 2007, marksist.com