Navigation

Sudan’da Karşı-Devrimin Saldırısı, Süresiz Genel Grev Kararı ve Geri Adımlar

İttifak’ın izlediği tereddütlü ve uzlaşmacı politikalar, onu aynı zamanda karşı-devrimin ağır darbesiyle de yüz yüze bırakmıştır. Rejimin kısmi tavizlerle hareketi sönümlendirmeye ve bunu başaramadığı takdirde onu şiddetle ezmeye çalışacağı açıktır. Gelinen noktada mücadele sürecinin ilerletilip rejimin alaşağı edilebilmesi için emekçi kitlelerin önünde burjuva unsurlara kulak vermeden bağımsız inisiyatiflerini geliştirme görevi durmaktadır. Hareketin başarıya ulaşması buna bağlıdır.

Sudan’da Nisan ayında Ömer El Beşir’in devrilmesiyle önemli bir dönemeç noktasını geride bırakan fakat rejimi yıkmayı başaramayan halk isyanı, yönetime el koyan ordu gerçekliğiyle yüz yüze kalmıştı. Geçtiğimiz günlerde askeri cuntanın saldırıya geçmesiyle süreç yeni bir evreye girmiş bulunuyor. Aylardır cuntayla pazarlıklarla bloke olan kitle hareketi, Haziran başında cuntanın azgın saldırısıyla karşı karşıya kaldı. Anlaşmaya yaklaşıldı havasının hâkim kılındığı bir ortamda, rejim gerçek yüzünü gösterdi ve 3 Haziranı takip eden bir hafta içinde 120’ye yakın emekçi katledildi. Sadece son bir haftada Nil nehrinden onlarca insanın cesedinin çıkarıldığı Sudan’da Aralık ayından bu yana yaşananlar devrimle oyun oynanmayacağını bir kez daha ve üstelik çok kanlı bir şekilde ortaya koyuyor ne yazık ki.

Oyalama, aldatma ve ezme taktiklerinin üstadı olan rejim güçleri, aylardır “müzakere”lerle ellerini kollarını bağladıkları muhalefet temsilcileri aracılığıyla devrimci hareketi dizginlemeyi başardılar. Mayıs ayı ortalarında müzakereye devam etme koşulu olarak kitlelerin sokaktan çekilmesini ve barikatların kaldırılmasını dayatan cunta, bunu bahane ederek görüşmeleri askıya aldığını açıklamıştı. Bu süreçte paramiliter rejim güçlerinden oluşan Hızlı Destek Güçlerinin (RSF) kitlenin üzerine ateş açması sonucu onlarca insan yaralanmış ve hayatını kaybedenler olmuştu. Muhalefetin temsilcisi olarak görüşmeleri sürdüren Özgürlük ve Değişim İttifakı[1] tüm bunların ardından, yönetimin sivillere devredilmesi talebiyle genel grev çağrısı yaptı. Ancak bu İttifak içinde, onun en güçlü yapısı olan Sudan Meslek Örgütleri Birliği (SPA) ve çeşitli sendikaların yanı sıra, Ulusal Umma Partisi de dâhil pek çok burjuva siyasi yapı da bulunuyor ve bu karma sınıfsal bileşim yüzünden grev kararına tepkiler de gecikmeden geldi. İhvancı Ulusal Umma Partisi, sınıfsal konumunu yansıtır bir tutum sergileyerek, “süreci barışçıl biçimde ilerletmek için müzakerelere devam edilmesi gerektiği” gerekçesiyle genel greve karşı çıktı. Böylece gerçekten proleter eylem biçimlerine yönelindiği noktalarda hareketin nasıl bizzat bu temelde yarılacağı da görülmüş oldu.

Düzenin ta göbeğinde yer aldığı halde düzen dışıymış pozları kesebilen, kitle hareketinin gücünü kendi çıkarları için kullanan ve her türlü uzlaşmayla iktidardan nemalanmayı amaçlayan burjuva muhalefet güçlerinin yakın geçmişte ve bugün Mısır’da, Tunus’ta, Cezayir’de ve diğer ülkelerde sergiledikleri tutum biliniyor. Bunlar arasında özel olarak İhvan’ın nasıl bir rol oynadığı da öyle. İşte gelinen noktada Sudan’da da benzer tavırlar alan İhvancı güçler, rejimle uzlaşarak “fazla tatsızlık çıkmadan” iktidardan bir şekilde nemalanmak istiyorlar. Sınıfsal açıdan “kimliksiz” eylemler söz konusu olduğunda burjuva muhalefet güçleri de hareket içinde rahatça boy gösterirken, sıra işçi sınıfının eylem biçimlerine geldiğinde ayrışma son derece keskin bir şekilde kendini göstermektedir. 28-29 Mayıs genel grevine karşı takınılan tutum (tıpkı ilerleyen günlerde alınan süresiz genel grev kararında olduğu gibi) bu olguyu bir kez daha kanıtlamıştır. İhvancılar bu tutumu sergilerken ve rejimin işten atma tehditleri ve baskıları ayyuka çıkmışken, işçiler 28-29 Mayıs tarihlerinde yapılan genel greve son derece yüksek bir katılım göstermişlerdir.[2]

Ne var ki rejimin genel greve tepkisi son derece sert olmuştur. Darfur katliamını yapan canilerden devşirilen Hızlı Destek Güçlerinin başı olan Dagalo’nun “kaosa tolerans gösterilmeyecek” demesinin hemen ardından, askerler başkent Hartum’un sokaklarını boşaltmak ve barikatları kaldırmak üzere emekçi kitlelerin üzerine salınmıştır. Tam da o günlerde cuntanın başı Abdul Fattah El Burhan’ın ve ikinci adamı Muhammed Hamdan Dagalo’nun Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne gitmesi de tesadüf değildir. Arkalarındaki emperyalist güçlerle birlikte bu mahfillerde karşı-devrim reçetelerinin görüşüldüğüne hiç şüphe yoktur. Nitekim 3 Haziranda başlayan azgın saldırı bir hafta içinde 120’ye yakın insanın katledilmesiyle ve yüzlercesinin yaralanmasıyla sonuçlanmıştır. Tereddütlü unsurları sindirip korkutarak ve İttifak içindeki çatlakları derinleştirerek hareketin gücünü zayıflatmayı amaçlayan bu saldırıyla birlikte cunta şefi Burhan, muhalefetle görüşmelerin tümüyle rafa kaldırıldığını ve dokuz ay içinde seçimlere gidileceğini açıklamıştır. Muhalefet bunu reddederken, cuntayla muhalefet arasında arabuluculuk yapmak üzere Sudan’a gelen Etiyopya başbakanıyla görüştükleri gerekçesiyle üç muhalefet lideri 7 Haziranda tutuklanmıştır. “Yönetim sivillere geçene kadar sivil itaatsizlik ve süresiz genel grev” kararı da işte bu gelişmeler üzerine alınmıştır.

9 Haziran Pazar günü başlayan grev büyük bir katılımla uygulamaya koyulmuştur. Yollara barikatlar örülmüş, toplu taşıma işçileri iş bırakmış, bankalar, şirketler ve marketler kepenk indirmiştir. Ne var ki katil cunta, emekçilere yine mermi ve gazla yanıt vererek 4 kişiyi katletmiştir. Grevin büyük bir katılımla uygulandığı havaalanının ve Merkez Bankasının çalışanlarının da aralarında olduğu yüzlerce işçi ve protestocu ise tutuklanmıştır. Buna rağmen işçi sınıfı genel grevi kararlılıkla sürdürmüş ve yüz binler sokaklarda son derece direngen bir duruş sergilemişlerdir.

Devrimci durumlarda her sınıf kendi meşrebine göre tutum takınır. Ayağa kalkan işçi ve emekçiler böyle bir durumda büyük oranda ileri atılmaya hazırdırlar. Küçük-burjuvazinin daha alt kesimleri işçi sınıfının kararlı bir duruş sergilemesi halinde proletaryanın saflarına geçebilir; orta ve üst kesimlerine ise genelde tereddüt hâkim olur. Bunlar tutumlarını gücün kimde olduğuna bakarak belirlerler ve güçler dengesindeki değişime ve hareketin gidişatına göre her an saf değiştirmeleri mümkündür. Muhalif burjuva güçler için son tahlilde belirleyici olansa hareketin düzen sınırları dışına taşmamasıdır; bunlar hareket içindeki tüm radikal çıkışları engellemeye çalışırken, iktidarı elinde tutan burjuva güçlerle uzlaşmaya da daima açıktırlar. Sudan’daki son gelişmeler karşısında hareket içindeki burjuva ve küçük-burjuva unsurların gösterdiği tepkiler de bu açıdan hiç şaşırtıcı değildir. Nitekim İttifak içindeki İhvancıların 28 Mayıstaki genel grev kararına karşı gösterdikleri tepki 9 Haziranda başlayan süresiz genel grev ve sivil itaatsizlik eyleminde de yinelenmiştir. Sudan Meslek Örgütleri Birliğinin yaptığı “sivil bir hükümet iktidarı ele aldığını devlet televizyonunda duyurana kadar” sivil itaatsizlik ve genel grev çağrısı karşısında Umma Partisi, “bir takvim sınırı konmaksızın” alınan bu eylem kararını doğru bulmadığını açıklamıştır. Söz konusu partinin tutumu bu bakımdan bir istisna değildir. Burjuva ve küçük-burjuva ağırlıklı İttifak’ın süresiz genel grev gibi kilit bir eylem biçimi karşısında tereddütler yaşayacağı, bu grevi rejimi devirecek devrimci bir araç olarak değil askeri cuntayla pazarlıkta elini güçlendirici bir koz olarak gördüğü ve en kısa sürede sona erdirmeye çalışacağı açıktı ve öyle de olmuştur.

Üç gün boyunca kararlılıkla sürdürülen genel grevi bir an önce bitirmek için gerek iktidardaki gerekse muhalefetteki burjuva güçler uluslararası uzantıları da devreye sokarak harekete geçmişler ve nihayetinde her iki tarafın da “müzakerelere devam” kararı almasını sağlamışlardır. 12 Haziran sabahı Etiyopya büyükelçisi yaptığı açıklamada, tarafların yeniden müzakerelere başlamakta anlaştığını, genel grevin 12 Haziran Çarşamba günü itibariyle bitirileceğini duyurmuştur.

Sudan’da çeşitli sınıflardan oluşan muhalefet güçlerini bir arada tutan şey rejim karşıtlığıdır. Ancak onun karşısına ne konacağı tartışılmaya başlandığı anda, çatışan sınıf çıkarları politik ayrışmayı da beraberinde getirmektedir. Şimdiye dek bizzat rejimi hedef alarak ilan edilen “süresiz genel grev” gibi kilit bir politik adımın muhalefet saflarında yarattığı tartışma bunun tipik bir örneğidir. Muhalefet saflarındaki işçi ve emekçi güçlerin önderlikleri açısından da politik muğlâklıklar ve çelişkili tutumlar fazlasıyla geçerlidir. İttifak içindeki en belirleyici güç olan SPA’nın ve irili ufaklı diğer güçlerin politik hedef olarak önlerine koydukları “sivil hükümet”in içinin nasıl doldurulduğu bile hareket açısından başlı başına bir ayrışma konusudur. Burada kilit nokta, bu “sivil hükümet”in hangi sınıfın iktidarını temsil edeceğidir. Devrimci bir önderlikten yoksun olan işçi ve emekçilerin politik bir güç olarak ağırlığını koyamadığı mevcut koşullarda bunun bir burjuva hükümet olacağından şüphe duyulmamalıdır.

Rejim güçleri diledikleri gibi yönetip manipüle edecekleri bir sandık süreci sonunda ipleri ellerinde tutmaya devam edeceklerine olan güvenle seçimlere gidebilirler. Ne var ki otokratik yönetimin kanunlarının ve süngüsünün altında gidilecek bir seçimin demokrasiye geçişi sağlayamayacağı açıktır. Emekçi kitleler açısından çok daha önemli olan bir gerçekse, onları ayağa kaldıran işsizlik, yoksulluk, eşitsizlik gibi sistemik sorunların en demokratik burjuva rejim altında bile ortadan kalkmasının olanaksız oluşudur. Sudanlı işçi ve emekçiler, “Beşir’in gitmesi yetmez, tüm rejim gitmeli” derken, ekonomik ve toplumsal sorunlarının aynen devam edeceği “demokratik” bir kapitalizmi tahayyül etmemektedirler. Örgütsüz kitlelerden taleplerini ve bunları gerçekleştirebilecekleri toplumsal sistemi dört başı mamur bir şekilde formüle etmeleri beklenemez. Bunu yapması gereken, işçi sınıfının devrimci örgütleridir; devrimci bir program doğrultusunda emekçileri iktidarı kendi ellerine almaya yönlendirmek ve bu mücadelede ona yol göstermek sınıfın devrimci öncüsünün görevidir. Ne var ki Sudan’da eksik olan tam da budur. Defalarca ayağa kalkan emekçi kitleler her seferinde daha güçlü ve direngen bir mücadele yürütseler de devrimci kalkışmanın yarı yolda kalmasının sebebi bu hayati eksikliktir.

Daha önceki yazılarımızda da dikkat çektiğimiz gibi, İttifak içinde işçi ve emekçi örgütleri olarak bulunan SPA ve sendikalar da işçi sınıfının beyaz yakalı kesimlerinin ve küçük-burjuvazinin ağırlıklı olduğu yapılardır. Bu durum hareketin izlediği politik hattı da daha baştan belirlemiştir: “Söz konusu yapıların liderlikleri her ne kadar kitle hareketini sönümlendirmeseler de, onun dizginlerini sıkı tutarak «yol»dan çıkmasını engelleme işlevi görmektedirler. … Otokratik rejimi de yıkıp geçecek bir toplumsal devrimi değil, rejimle uzlaşarak gerçekleştirilecek bir düzen içi değişimi arzulayan bu önderliklerin süreci düzen sınırları içinde yönetme kaygısıyla hareket ettikleri açıktır. «Politik ve ekonomik istikrarın sağlanması» gerekçesiyle seçimler için dört yıllık bir geçiş dönemi talep edilmesi de bu yaklaşımın tipik bir uzantısıdır. Üstelik bırakalım dört yılı, cuntanın önerdiği iki yıllık geçiş sürecinin bile kimin önderliğinde gerçekleşeceği ve böylesine uzun bir dönemde nelerin yaşanacağı belli değilken bu tutum takınılmaktadır. Rejim güçleriyle pazarlıkla yürüyen bir sürecin devrimci rotadan çıkılması anlamına geldiği aşikârdır.”[3]

Yaşanan son gelişmeler de bu tespitlerimizi doğrulamaktadır. İttifak’ın izlediği tereddütlü ve uzlaşmacı politikalar, onu aynı zamanda karşı-devrimin ağır darbesiyle de yüz yüze bırakmıştır. Rejimin kısmi tavizlerle hareketi sönümlendirmeye ve bunu başaramadığı takdirde onu şiddetle ezmeye çalışacağı açıktır. Gelinen noktada mücadele sürecinin ilerletilip rejimin alaşağı edilebilmesi için emekçi kitlelerin önünde burjuva unsurlara kulak vermeden bağımsız inisiyatiflerini geliştirme görevi durmaktadır. Hareketin başarıya ulaşması buna bağlıdır.


[1]      Sudan’daki isyanın patlak vermesinden yaklaşık iki hafta sonra, başını Sudan Meslek Örgütleri Birliğinin çektiği çeşitli kesimlerden muhalefet örgütleri “Özgürlük ve Değişim Bildirgesi” başlığıyla bir deklarasyon yayınlamışlardı. Bu deklarasyona imza atan gruplar o günden bu yana Özgürlük ve Değişim İttifakı olarak birlikte davranıyorlar. Cuntayla görüşmeleri de esasen bu ittifakın temsilcileri yürütüyor. (bkz. İlkay Meriç, Cezayir ve Sudan’da Zorlu Süreç, marksist.com)

[2]      “…banka, telekomünikasyon, liman, havayolları, petrol ve maden gibi birçok sektörde çalışan işçiler grev çağrısına uyarak iş durdurdu. Ağırlıklı olarak ulaşım sektöründe etkisini gösteren genel grevin ilk gününde iç ve dış hatlarda uçak seferleri iptal edildi, otobüs firmalarında ve otogarlarda çalışan işçiler iş bıraktı. Sudan Doktorlar Komitesi ise acil, yoğun bakım servisleri, diyaliz merkezleri ve küçük yerleşim birimlerindeki sağlık merkezleri dışında sağlık çalışanlarının greve gittiğini açıkladı.” (http://uidder.org/sudan_genel_grevde.htm)

[3]      İlkay Meriç, age