Navigation

Yemen Ağıdı

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Havada bulut yok, bu ne dumandır

Mahlede ölü yok bu ne şivandır

Yemen’e gidenin hali yamandır

Ano Yemen’dir, gülü çemendir

Giden gelmiyor acep nedendir.

Burası Muş’tur,

Yolu yokuştur,

Giden gelmiyor,

Acep ne iştir!

Yemen! Osmanlı’nın iktidarı sürsün, şatafatı, sarayı, bilcümle melaneti korunsun diye yüz binlerce askerin öldüğü toprakların en kanlı cephesi. 1517’de Yavuz Sultan Selim Mısır’ı aldığında Yemen Emiri İskender Osmanlı’ya bağlılığını bildirmişti bildirmesine ama 1538’deki işgale de engel olamamıştı. Osmanlı’ya toprak gerekiyordu, kanla sulanmış toprak, daha çok toprak… O zamandan beri Osmanlı’nın başına belâ bir kavimdi Zeydiler Yemen’de. Güçlülerdi ve isterlerdi ki iktidarları tehdit altında olmasın, bir de Osmanlı haddini bilsin, ortada bir pay varsa onlarla da paylaşılsın. Fakat Osmanlı’nın iktidar hırsı buna müsaade etmiyordu, ölecek gariban Memed de çoktu ne de olsa…

Osmanlı Yemen’den, 1918 yılında imzaladığı Mondros mütarekesiyle çekilir. Ancak yüzyıllar boyunca, yüz binlerce gariban askere mezar olmuştur Kanlı Yemen! İşte bu yüzden Yemen’le ilgili yakılan tüm ağıtlar koca bir tarihe yakılan çaresizliğin ağıtıdır. Egemenler, yüzyıllar boyu göz göre göre açlığa, kırıma, ölüme yollamıştır yoksul halkı. 

1538’den 1635’e kadar süren neredeyse 100 yıllık savaşta ne kadar Osmanlı askerinin öldüğü hâlâ bilinmemektedir. Yani 1538’den beri “Yemen’e gidenin halı yamandır”. 1635’ten 1800’lü yıllara kadar da Osmanlı Yemen’de iktidarını pekiştirememekte ve Yemen’e gidenler hâlâ dönememekteydi. Yemen, Osmanlı’da yaşayan tüm halkların toplumsal belleğinde gencecik insanları yutan bir kara delikti bu yüzden.

1877 yılında Osmanlı, Yemen için 7. orduyu kurdu. Muş, Bitlis, Van, Erzurum, Erzincan, Elazığ ve Trabzon bölgelerinden askerler Muş’ta toplanır, karlar eriyip yollar açılınca oradan liman kentlerine sevk edilirdi, Yemen’e gönderilmek üzere.

Yemen’e giden erlerin dönmeyeceği bilindiğinden yakınlarına taziye yemeği için ateşler yakılır, kazanlar kurulurdu. Havada bulut yoktur ama her yanı duman kaplar, mahlede ölü yoktur ama dört yandan ağıt sesleri yükselir.

Kışlanın önünde redif sesi var

Bakın çantasında acep nesi var

Bir çift potin ile bir de fesi var

1834 yılında Padişah 2. Mahmut Redif teşkilatını kurmuştur. Redif kanununa göre 5 yıl zorunlu askerliğini tamamlayan bütün Osmanlı erleri tekrar redif, yani yedek asker olarak çağırılıp 7 yıl daha savaşmak zorundadır. Yokluk ve perişanlıkla geçen 5 yılın ardından koca bir 7 yıl daha beklemekteydi redifleri. Abdülhamit döneminde ise 8 yıla çıkarılmıştı rediflik. Redif demek aynı zamanda asker kaçağı da demekti bu yüzden. 5 yıllık savaşı, yokluğu, açlığı ve vahşeti gören erler tekrar teslim olmak istemez ve kaçarlardı. Ancak Osmanlı’dan kaçmak pek de kolay olmuyordu. Kısa sürede yakalanır ve kışlalara doluşturulurlardı. Yemen’e de ilk başta 4. ve 5. ordunun redifleri gönderildi. Günler süren yaya yolculukla İskenderun limanına varan redifler burada Yemen’e sevk edilmek üzere gözaltında bekletilirlerdi. Yırtık bir fesi ve şanslıysa bir çift çarığı olurdu redifin, öte yandan bolca yokluk, bolca hasret, bolca açlık…

Rediflerin durumunu o dönem zabitlerinden Mirliva Rüştü Paşa, Yemen Hatırası adlı kitabında şöyle anlatır: “İskenderun’da tamamlanmamış bir kışla var. Bu kışlanın döşemesiz, camsız, üstü örtülü bir koğuşta Yemen’e sevk olunmak üzere firardan gelmiş, gözaltında yeni askerle ve yine usulünde gelmiş vapur bekleyen yeni askerler gördüm. Bu askerlere pişmiş yemek verilmiyor, sözde yevmiye veriliyor. Hükümette para olmadıkça bu da verilmiyor. Para alamayan askerler toplu olarak hükümet önüne ve kumandanın evine gelerek dua ile karışık bağrışmalarla dert yanıyorlar. Para bulunursa karınlarını doyuracak yevmiye veriliyor, olmazsa parası olan kendi kesesinden yiyor, olmayan arkadaşlarının muavenetine (desteğine) muhtaç kalıyordu. Anasından, babasından, ailesinden ayrılmış, köyünden iskeleye kadar yol yürümüş, bu yorgun yolcularımızın yorgunluklarını giderecek ve sıhhatlerini koruyacak bir sıcak yemek yediremediğimiz askerler aylarca fena beslenmeye maruz kalıyor. Bu müşkülata karşı duramayanlar firar ediyor veyahut ölüyor. Firar etmeyenleri ve firara takati kalmayanları Yemen’e sevk ediyoruz. 1321/1905 yılında İskenderun’da Garp vapurunda (Yemen’e gidecek olan vapur) Adana’dan gönderilen 2000 çuval peksimet gördüm. Peksimetleri İskenderun’da doktorlara muayene ettirdim. İnsanın değil hayvanın bile yemesinin müsait olmadığını gösterir rapor verdiler. Vapur içinde ambarda 100’den fazla hayvan gördüm. Vücutlarının yarısını zayi etmiş, birbirinin yularını, yele ve kuyruklarını yemiş…”

Mızıka çalınır düğün mü sandın

Al yeşil bayrağı gelin mi sandın

Yemen’e gideni gelir mi sandın

Osmanlı 2. Mahmut’tan beri Yeniçeri Ocağından da Mehterandan da vazgeçmişti. Yeniçeri Ocağının yerini ordu, yani zabit, er ve redifler; Mehterhanenin yerini ise Mızıka-i Hümayun almıştı.  Ne büyük yenilik! Eski olan ve değişmeyen ise hâlâ Yemen’e gidenin dönmemesi, savaş, açlık ve perişanlıktı.

Ruhi Su, Seferberlik şiirinde çok güzel anlatır mızıkanın rolünü;

Eli silah tutanların gidişiydi bu

Rediflerin, vay anam kur’asının.

Çalgıların da insanlar gibi

Zort zort edeni var

Zom zom gideni var

Uyandım davulun bağnazlığına

Davulun, trampetin

Gerilmiş derilerin muştusuna

Yemen’e gidenler de mızıkanın sesine uyanmışlardı. Allı yeşilli bayraklar, sancaklar eşliğinde binlerce aç, yoksul, çıplak savaşa gidiyordu. Yolda kaç tanesi düşünmüştü acaba Şeyh Bedreddin’in Yıldırım Beyazıt ve Timur savaşında düşündüğünü: “Bu savaşta hangi tarafın ölüsü şehit sayılacak acaba?”

Yemen’e varılır. Zaten marifet Yemen’e varılmasında değil, Yemen’den sağ salim dönülmesindedir. Yemen’e 400 yıldır varmıştır yoksa yüz binlerce gariban asker. Biner biner, yüzer yüzer ölerek karışmışlardır Yemen’in çorak toprağına.

1905’te Zeydi İmamı Yahya’nın başkaldırmasına karşılık varır redifler Yemen’e. Yemen sıcak, Yemen susuz, Yemen kupkuru… Cepheye varır varmaz savaşa sürülürler. Ancak ne zabitler alışkındır Yemen’in toprağında savaşmaya, ne de erler. Zaten önemli olan da bu değildir Abdülhamit için, önemli olan İmam Yahya ve ordusuna haddini bildirmektir, ama binle, ama on binle, ama milyonla. Koca Sultan sayı teferruatına takılacak değildir ya! Asıl olan gücünü göstermek, iktidarına halel getirmemektir.

İmam Yahya acımasız, ordusu acımasız, Osmanlı acımasız… Sana’da kuşatılır 60 bin asker. Dışarıyla tüm bağlantısı kesilmiş, öyle biçare kalmıştır koca ordu. Önce yorgunluk çöker ağır ağır, sonra susuzluk, sonra açlık. Aylarca sürer cenderesi İmam Yahya’nın. Önce ulaşabildikleri meyve bahçelerinin ham meyvelerine saldırır redifler, meyve hem açlığın hem de susuzluğun dermanıdır. Yaprakların suyunu emmeye, dalların içini çıkarıp çiğnemeye başlarlar daha sonra. Açlık ordusuna bağ, bahçe mi dayanır? Gemilerde getirdikleri hayvanları kesip yemeye başlarlar. Önce açlıktan bir deri bir kemik kalmış koyunlar ve inekler kesilir, sonra sıra katırlara gelir. Atlardan uzak durmalarını emreder zabitler ama açlık zabit dinlemez. Atlar da tayın olur açlar ordusuna. Sürü halinde saldıran köpeklere dadanırlar en son. Aylar ayları kovalamış ama cendere yarılamamıştır. Pirelenir redifler, pire de açlık gibidir, için için kemirir ha kemirir namussuz! Yiyecek ne hayvan, ne meyve, ne ağaç kalmıştır. Pire yakalansa yenir mi acaba? Gözler ölülere dikilir, ailesiyle gelen zabitlerin çocukları ölmüştür önce. Her biri bir ateşin başında, ellerinde küçücük kollar, bacaklar, kaburgalar, kemirir de kemirirler. Öylece donuk bakan küçücük gözleri bile çıkarıp gizlice yutarlar. Açlık, insanı insanlığından utandıran açlık! Bu şekilde, 60 bin askerden geriye sadece 30 bin kalır cendere yırtılana kadar. Birbirini yiye yiye tüketmiştir Yemen redifleri!

1908’de 2. Meşrutiyetin ilanından sonra Yemen’de süreç biraz yumuşar, Sadrazam Kamil Paşa İmam Yahya’ya bir mektup yollar ve mealen şöyle der: “Faziletli Seyyid İmam Yahya İbn-i Muhammed, bütün bu olanlar idarenin yetersiz valilerin elinde olmasıyla yakından alakalıdır. Yemen’e dair yeni bir Islahat programımız bulunmakla birlikte kavminiz Zeydilerin yoğun olarak bulunduğu Sana ve çevresi zat-ı âlinize devrolunacaktır. İyi niyetimizle attığımız bu adımlara karşılık verilmediği takdirde, yeni bir kuvvet derhal Yemen’e sevk olunacaktır.” Ölen on binlerce erin acısı bir mektupla unutuluvermiştir. Eh, dönemin sadrazamına mı sorulmuştur o kadar redif cepheye yollanırken! Hem ne olacak ki, Osmanlı’da oyun da tükenmez, ölecek er de!

İttihat ve Terakki de Osmanlı padişahlarından geri kalmaz Yemen hususunda. 31 Mart ayaklanmasıyla ortaya çıkan karışıklığı fırsat bilen İmam Yahya ve Asir Emiri İdrisî tekrar ayaklanır. Redifler düşer yola yeniden, geri dönmemecesine. Yine açlık, yine susuzluk, yine ölümdür Yemen. Bu kez savaş Cizan’da can almaktadır. Cizan suyu bol bir memlekettir ama tüm suların gözü kesilmiştir İmam Yahya’nın ordusu tarafından. Su kuyularına gidenler keklik gibi avlanır, gitmeyenler de denize atlayarak geldikleri yolu gerisin geri yüzerek gitmeye çabalar. Sıcak, açlık, susuzluk ve her çeşidinden melanet yine öylesine yapışır ki, yüzme bilmeyenler de denize atlayarak boğulur. Cizan felâketini anlatan pek çok tarihçi katırların suya atlayıp başlarını sudan çıkarmayarak intihar ettiklerinden söz eder.

Dön gel ağam dön gel dayanamirem

Uyku gaflet bastı uyanamirem

Ağam öldüğüne inanamirem!

Peki ya kalanlar! Kalanlar içinse her şey tepe taklaktır. Gencecik gelinler dul, küçücük bebeler yetim kalmıştır. En becerikliler, en eli iş tutanlar yoktur artık ve hiç olmayacaklardır. Ağıtlar ağıtlara karışır Yemen redifleri için. Yemen’de açlık vardır, ölüm vardır rediflere, kalanlarına da aynı açlık, aynı ölüm yapışmıştır. Yüz binlerce insan yokluğun dayanılmaz acısıyla boğuşmak zorundadır.

Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla birlikte Yemen’deki savaş durur. Savaşın sona ermesinin ardından İmam Yahya Yemen devletini ilan eder. Osmanlı’nın asker ve sivil egemenleri de TC’yi kurarlar. Yemen’in bize anlatması gereken ise hâlâ saklı durmaktadır: Örgütlü bir güç olarak egemenlere karşı duramazsak, yerle bir edemezsek iktidarlarını, savaş, kriz, ölüm ve açlık bindirilir sırtımıza koca bir semer gibi! Yaşanan bunca acıdan, bunca ölümden çıkarılması gereken esas ders de budur aslında.