15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişinin 56. yılındayız. Yüz binlerce işçi o iki gün boyunca meydanlarda gücünü dosta düşmana göstermişti. 15-16 Haziran direnişi hem nasıl bir yol yürümemiz gerektiğini hem de siyasi yasakların nasıl yırtılıp atılacağını gösteren tarihsel bir örnektir.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e egemenler nice parti, sendika, örgütün kapısına kilit vurdu. Örneğin Meşrutiyet ilanını hazmedemeyen Osmanlı padişahı “anayasayı” yok saydı. Cumhuriyet’i takiben kurulan CHP dışındaki muhalif partilerin ömrü birkaç ayla sınırlı kaldı, hepsi sudan sebeplerle kapatıldı. Sosyalist ve komünist partilerin kurulması zaten başından bu yana yasaklıydı. Asker ve sivil bürokrasisinin bu baskıcı ve yasakçı tutumu DİSK’te geri tepti. DİSK’i sahiplenen işçiler yasaktan başka bir şey bilmeyen zorbalara tarihe geçecek bir ders verdiler.
Siyasi iktidar ve sermayeye göre DİSK ezilip yok edilmeliydi. Her geçen gün büyüyen, işçi kitlelerini peşinden sürükleyen DİSK’i kapatmak gerekiyordu. Bu sinsi planda en çok sesi çıkan Türk-İş bürokrasisi oldu. Türk-İş kökenli Adalet Partili vekiller Sendikalar Kanunun değişmesi için senatoya bir teklif sundular. Bu ikiyüzlü vekiller kanunun amacının sendikal enflasyona son vermek olduğunu söylüyorlardı. Oysa asıl amaç Türk-İş’i korumak ve DİSK’in yükselişine darbe vurmaktı.
Alışılageldiği üzere bir kanunla, bir emirle DİSK’in kapatılacağı hesaplandı. Onca yıl boyunca çok sayıda parti ve kurum kapatılmış, cılız sesler çıksa da uzun yıllar süren davalar dışında olup bitenler hep kanıksanmıştı. Peki nasıl oldu da DİSK’e vurulmak istenen kilit tutmadı? Nasıl oldu da DİSK’in hamlesi işçi sınıfında bir infiale, bir kalkışmaya neden oldu? Bu sorunun cevabı çok açık: DİSK daha ilk günden işçi sınıfının mücadele örgütü olarak kuruldu. Kariyer ve koltuk peşinde olan sendikacılar için DİSK ateşten bir gömlekti.
1967 yılında işçi sınıfının mücadelesine önderlik eden Kemal Türkler, Rıza Kuas, Kemal Nebioğlu, Kemal Sülker ve İbrahim Güzelce gibi işçi liderleri bir araya gelerek DİSK’i kurdular. 1970 yılına doğru DİSK grevler, direnişler, eylemlerle işçi sınıfının uyanışına, dayanışmasına ve güçlenmesine destek oldu. DİSK işçilerin birbirine güven duyduğu, cesaret ve moral kazandığı bir mücadele örgütüydü. Türk-İş bürokratları işçiye tepeden bakıyor, patronların kârlarına halel gelmemesi için işçileri susturuyordu. Bu uşak ruhlu sendikacılara göre sendikada siyaset yapılmamalıydı! Bunun anlamı sınıf mücadelesinden kaçmak, işçileri grevden bile uzak tutmaya çalışmaktı. Oysa henüz DİSK kurulmadan Türk-İş bünyesinde 100 bin işçi 1961 yılında Saraçhane’de gerçekleştirilen büyük mitingle hak ve özgürlüklerin genişletilmesini, grev hakkının uygulanmasını, ücretlerin yükseltilmesini talep etmişti. Bu ilk adım DİSK’te karşılığını bulmuş, işçiler yürümeye ve önlerine çıkan bariyerleri aşmaya başlamıştı. Sınıf mücadelesinin artan ivmesi toplumda gençlik, kadın ve kamu çalışanlarının mücadelesine de güç vermişti. Türkiye toplumu, üzerine serili ölü toprağını bu dönemde atmaya, emekçiler kendi talepleriyle ayağa kalkmaya başlamıştı. Egemenler de gidişatı değerlendiriyor ve DİSK’i kapattırarak sınıf hareketindeki yükselişi durdurmayı amaçlıyorlardı.
Dönemim Çalışma Bakanı Seyfi Öztürk 11 Mayısta Erzurum’da düzenlenen Türk-İş Genel Kurulunda açıkça “DİSK’in çanına ot tıkayacağız” diyerek DİSK’i kapatacaklarını ilan etti. DİSK bir dizi eylem kararıyla yasanın geri çekilmesi için uğraştı. DİSK Başkanlar Heyeti 11, 12 ve 13 Haziran günlerinde Mecliste bu doğrultuda görüşmeler de gerçekleştirdi. CHP Genel Başkanı Ecevit yasanın Senatodan geçmesine engel olamayacaklarını, sadece Anayasa Mahkemesine yasanın iptali için itiraz edebileceklerini söyledi. DİSK heyeti Ankara’daki bu çalışmaların sonuçsuz kalacağını biliyordu. DİSK heyetinin asıl umudu 14 Haziran Pazar günü Merter’deki temsilciler kurulunda yapılacak toplantıdaydı. Burada yapılan toplantıda 400 temsilci DİSK’i kapattırmayacaklarını dile getirdi. DİSK’in kendileri için önemini biliyorlardı. Evlerine dönen temsilciler toplantıdaki mücadele ruhunu ertesi gün İstanbul ve Kocaeli başta olmak üzere her yere yaymak için hazırlandılar.
Demirel hükümeti 274-275 Sayılı yasayı Senatodan geçirmişti. 15 Haziran sabahı işçiler fabrikalarda toplandı. Birbirlerine baktılar, hepsi birbirinde aynı kararlılığı görüyordu. Beklemenin faydası yoktu. Şalter indirildi ve fabrikalardan çıkarak şehrin merkezine doğru yürüyeme başlandı. Kabına sığmayan bu kitle eylemi, suya atılan bir taş misali dalga dalga yayıldı. İlk gün yürüyüşe 113 işyerinden 70 bin işçi katıldı. Polis işçilerin arasında girerek “kışkırtıcıları” bulmak için gün boyu çabaladı. Fakat polisin bütün denemeleri sonuçsuz kaldı. Bir kışkırtıcı yoktu, bilakis kadını ve erkeğiyle on binlerce öfkeli işçi vardı. İlla bir kışkırtıcı aranacaksa yasayı çıkaran, işçilerin sendikasına kilit vurmak isteyen yani işçilerin ekmeğine kan doğrayan sermaye iktidarında aranmalıydı.
Ertesi gün işçiler yeniden fabrikalarda buluşup yollara düştü. Bu kez sayı ikiye katlanmış, 150 bin işçi yürümüştü. İşçiler kendileri, çocukları ve hakları için yürüdüklerini biliyorlardı. Ordu, polis, valilik vb. kim önlerine çıktıysa DİSK’i kapattırmayacaklarını ifade ettiler. İki gün boyunca sermaye medyası yalan üzerine yalan haber üretti. İşçilerin mağazaları, vitrinleri yağmaladıkları, fabrika yaktıkları, insanları linç ettikleri, otomobilleri tahrip ettikleri üzerine bolca kışkırtıcı haber yazdılar. Oysa işçiler belli bir disiplin, bilinç ve kararlılıkla yürüyordu. Provokasyonlara kanacak kadar deneyimsiz değillerdi. İşçilerin üzerine salınan polis ve ordu, bekledikleri fırsatı Kadıköy Yoğurtçu Parkında yakaladı. İşçilerin üzerine açılan ateşte 3 işçi vuruldu. Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram ve Mehmet Gıdak adlı bu üç işçi unutulmayacak, her yıl karanfillerle anılacaktı.
İkinci günün sonunda Kocaeli ve İstanbul’da bir ay süreyle geçerli olacak sıkıyönetim ilan edildi. Fabrikalar askerlerle çevrili halde çalıştırıldı. Fakat 274-275 sayılı yasa Anayasa mahkemesi tarafından iptal edildi. DİSK yürüyüşünü sürdürdü. DGM Direnişi, Büyük MESS Grevi, 1 Mayıs kutlamaları işçi sınıfının mücadelesinin durdurulamayacağını gösterdi. Egemenler bu kez başta ABD emperyalizmi olmak üzere uluslararası güçlerden de destek alarak büyük bir darbe planladılar. Toplum “sağ-sol” çatışması adı altında korkutup, sindirildi, darbeye zemin hazırlandı.
Nihayetinde 22 Temmuzda DİSK’in ve Maden-İş’in unutulmaz önderi Kemal Türkler katledildi ve iki ay sonra gerçekleşen 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesiyle DİSK kapatıldı. Düzen işçi sınıfından intikamını almıştı. Türkiye’de sınıf mücadelesi uzun yıllar baskı altında tutuldu. DİSK yıllar sonra yeniden açıldıysa da 12 Eylül faşizminin yasaları ve yasaklarının soluğu her daim işçi sınıfının ensesinde oldu. Uzun süreli baskıcı dönem, mücadeleci işçi kuşaklarının yetişmesine, sınıf örgütlerinin gelişip güçlenmesine mani oldu. İşçiler örgütlü mücadeleden uzak tutuldu.
15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişinin özünde işçilerin sendikasına sahip çıkması, birbirinden güç ve cesaret alarak engelleri aşar hale gelmesi vardır. Bugün karşımızda yine bir faşist rejim var. Bu rejim toplumun üzerinde baskı ve şiddet dalgası estiriyor. İşçilerin grevlerini ve her türlü hak arayışlarını engelliyor. Milyonların oy verdiği belediye başkanlarını görevden alıyor, hapse atıyor, CHP’yi etkisiz hale getirmek için kumpas üzerine kumpas düzenleyip tepesine saray kayyumunu geçirmeye çalışıyor. Bu saldırıları yaparken işçi ve emekçilerin şanlı 15-16 Haziran günlerindeki gibi kitlesel bir şekilde karşısında dikilemeyeceğini düşünerek buna güveniyor. Fakat sınıf mücadelesi kontrol edilemez büyük bir güçtür. İşçilerin haklı öfkesi bir gün sınıf örgütlerinin içinde karşılığını bulacaktır. O gün sokağa taşan öfke, gitmez, değişmez, dokunulmaz sanılan nicesini alaşağı edecektir. Örgütlü bir gücü hiçbir kuvvet yenemez.
link: İstanbul’dan MT okuru bir işçi, Yalın Kılıç Mücadele: 15-16 Haziran Büyük Direnişi, 13 Haziran 2026, http://marksist.net/node/8783


