Navigation

Ebola: Irkçılık ve Devlet Terörü İçin Yeni Bahane

Dünya neredeyse her sene yeni ve korkunç bir salgın hastalık paniği ile sarsılıyor. AIDS, SARS, kuş gribi, domuz gribi gibi salgınların ardından dünyanın yeni korkusu ebola. Şubat ayından bu yana eboladan ölen insanların sayısı 1500’e yaklaştı. İlk kez 1970’li yıllarda görülen, o tarihten bu yana zaman zaman salgın haline gelen ve ölümlere neden olan ebola, bu defa öncekilerden daha çok can aldı. Başta yüksek ateş, şiddetli halsizlik, kas ağrısı, baş ağrısı, boğaz ağrısı gibi grip benzeri belirtiler gösteren hastalık; bulantı, kusma ve döküntü ile devam ediyor. Gözlerde ve dişetlerinde kanamaya, ardından böbrek ve karaciğer fonksiyonlarının bozulmasına, iç kanamaya ve organların iflas etmesine yol açıyor.

Şubatta ilk kez Gine’de ortaya çıkan hastalık özellikle Batı Afrika ülkelerinde yayılmaya devam ediyor. Şimdiye kadar ölümler Liberya, Gine, Sierra Leone ve Nijerya’da görüldü. Bugüne kadar hastalığın bulaştığı tespit edilen kişilerin ya hastayla temasa geçen hasta yakınları, ya ölen hastaları yıkayan ve gömenler, ya da hastalara yeterli önlem alınmadan müdahale eden sağlık personeli olduğu biliniyor. Ancak ebola paniği hastaların etrafında olanlarla sınırlı kalmıyor. Yaratılan panik nedeniyle, aslında başka pek çok hastalığın habercisi olabilecek belirtiler abartılı bir korkuya da neden oluyor.

Batı Afrika’da yaklaşık 1 milyon kişi karantina altında tutuluyor. Tüm dünyaya yayılan panikle “alarma geçen” ülkeler, kendi topraklarına giriş yapan tüm Batı Afrikalıları kontrolden geçiriyor. Havaalanlarında termal kameralar bulunduruluyor, ateşi olanlar tespit ediliyor. Ebola belirtileri gösterdiği düşünülen kişiler zorla alıkonuluyor, testlere tâbi tutuluyor. Test sonuçlarının negatif olduğu belli oluncaya kadar bu kişiler gözlem altında tutuluyor. Bazı ülkeler Batı Afrika’dan gelen ziyaretçileri, hatta olimpiyat davetlisi sporcuları havaalanlarından ülkelerine geri gönderiyor. Hastalığın tedavisi olmadığı gerekçesiyle hastalar konteynırlara kapatılıyor. Medya organlarında paniği daha da arttıran yayınlar yapılıyor. Ebola teşhisi konmuş hastaların bulundukları sağlık merkezlerinden kaçtığına ve hastalığın kontrolsüz bir biçimde yayıldığına dair haberler veriliyor. Bu haberlerde sağlık çalışanlarının da hastalık kapma korkusu nedeniyle sağlık merkezlerinden kaçtığı anlatılıyor. Uçaklarda kusanlar, ateşlenenler tek tek ayıklanıyor. Korku büyüdükçe büyüyor.

Bir hastalığın tehlike derecesi sadece yayılma şekli ve hızıyla, ölü sayısıyla ölçülemez. Ancak aradan 6 ay gibi bir süre geçtiği ve ölümlerin dört ayrı ülkede görüldüğü düşünüldüğünde virüs başka herhangi bir salgın hastalıktan daha fazla can almış değil. Peki, yaratılan bu aşırı korku ve panik niye?

Elbette henüz tedavisi ve aşısı olmayan, yakalananların %50 ilâ %90’ının ölümüne neden olan bu hastalık korkulması ve önlem alınması gereken bir hastalıktır. Elbette tüm koruyucu sağlık önlemleri eksiksiz uygulanmalı ve insanların hastalık konusunda bilgilenmesi sağlanmalıdır. Ancak panik yaratmak, ırkçılığa varan ayrımcılığı kışkırtmak, hastalığın ortaya çıkışı ve yayılışı ile ilgili gerçekleri gizlemek, hastalığı sağlık tekellerinin yeni ve iştah kabartıcı bir kâr kaynağı haline getirmek, açıktır ki hastalıkla mücadelenin yöntemleri arasında yer alamaz. Ancak hastalıkla mücadele adı altında yapılanlar bunlardır. İnsanlarda ölümcül bir tehdit algısı yaratılmış ve terörize edilen yığınlar bir kez daha baskıcı uygulamaların haklı olduğuna inandırılmıştır. İnsanlar bir kez daha “geri kalmış” ve “cahil” Afrikalıların insanlığın başına belâ açtığına ikna edilmiştir. Bu yolla milliyetçilik ve ırkçılık güçlendirilmek istenmiştir.

Kapitalistlerin virüs sevdası

Dünya Sağlık Örgütü ebola tehlikesinin yeterince ciddiye alınmadığını ve alarm düzeyinin yükseltilmesi gerektiğini iddia ediyor. Hükümetlere tehlike boyutunun büyüklüğünü anlamaları ve önlemleri arttırmaları gerektiğini söylüyor. Ebola virüsü bulaşmış kişilerin seyahat özgürlüğüne kısıtlama getiren örgüt, hastalık belirtileri görünen kişilerin seyahatinin engellenmesini ve hastaneye kaldırılıp tahlil sonuçları çıkıncaya kadar karantinada tutulmasını sağlıyor. Örgütün pek çok yöneticisinin aynı zamanda astronomik kâr oranlarına sahip ilaç tekellerinin yöneticileri olduğu hatırlanacak olursa bu durum hiç de şaşırtıcı değildir. Bu örgüt, domuz gribi salgınında tüm dünyayı ayağa kaldırmış ve hastalığa çözüm olarak sunulan aşıların satışlarını kışkırtıp koordine etmişti. Ancak ne hikmetse bir müddet sonra hastalığın hızlı yayılmasına rağmen düşünüldüğü kadar ölümcül olmadığı ortaya çıkmıştı. Örgüt bir bardak suda fırtına koparmakla eleştirilmiş ancak bu eleştiriler karşısında sessizliğini korumuştu. Aynı örgütün ebola konusunda dürüst davranmasını beklemek saflık olur.

Ebola virüsü bulaşmış kişilerin yattığı hastane odalarının yakınlarında silahlı nöbetçiler bulundurulan Liberya’nın devlet başkanı Ellen Johnson Sirleaf, başkent Monrovia’da gece saatlerinde sokağa çıkma yasağı ilan etti. Orduya gecekondu bölgelerini abluka altına alma emri verdi. Bu emrin ardından, Liberya’nın en yoksul mahallelerinden West Point, karantina adı altında günlerce polis ablukasına maruz bırakıldı. 75 bin kişinin yaşadığı bu mahalleye giriş ve çıkışlar yasaklandı. İşine gidemeyen, yiyecekleri ve temiz suyu tükenen halk 20 Ağustosta isyan etti. Bu isyana polis saldırısıyla yanıt veren hükümet, sonunda mahalle halkına gıda ve su sağlamak zorunda kaldı.

Liberya devlet başkanı diğer devletlere de yardım çağrısında bulundu. Afrika’daki ticari etkinliklerini arttırmak ve nüfuzlarını güçlendirmek isteyen AB ülkeleri, Çin ve ABD bu çağrıya büyük bir şevkle cevap verdiler. Çin ebola virüsünü teşhis eden çok hassas ve çok hızlı bir test yöntemi bulduğunu açıkladı. Testin seri üretimine ve yüksek kârlarla satışına kısa sürede başlanması bekleniyor. Sözde hastalıkla savaşma adına büyük bütçeler ayrıldı. Ancak tarihin defalarca gösterdiği gibi gölgesini satamadığı ağacı kesen kapitalizm, ebola fırsatını Batı Afrika’daki nüfuzunu genişletmek için kullanıyor. Halk, Afrikalı hastaların iyileşmesi için hiçbir şey yapılmadığını, emperyalist ülkelerin sadece kendi vatandaşlarını düşündüğünü söylüyor. Mesele sadece hastalığı engellemek olsaydı önce 40-50 hastanın hastaneden kaçmasına fırsat verilip bunun üzerine askeri önlemler almak gibi bir senaryoya ihtiyaç olmazdı. Hastalığın yayılmasını engellemek üzere alınacak basit tedbirler sıkıyönetim derecesine gelmezdi. Oysa basit tedbirler alınmıyor, sağlık tekelleri ve emperyalist devletler ellerini ovuşturarak hastalığın yayılmasını ve ölü sayısının artmasını bekliyor.

Tıpkı diğer salgınlarda olduğu gibi ebola salgınında da konuya sağlık bakanlıklarından çok savunma bakanlıklarının ve askerlerin ilgi göstermesi de üzerinde durulması gereken önemli bir noktadır. Dünyada silahlanma yarışına trilyonlarca dolar harcayan devletler elbette biyolojik silahlara da yakın ilgi gösteriyorlar. Etkili bir kitlesel imha silahı olarak virüslerin laboratuvarlarda üretildiği biliniyor. Üretilen virüslerin etkisini denemek için çeşitli deneyler yapılması gerektiği aşikâr olduğuna göre, Afrika halklarının kapitalist kâr makinesi tarafından kırıma uğratıldığı da sır olarak kalamaz. Üstelik bu tür biyolojik silahların Ortadoğu ve Afrika’daki savaşlarda defalarca kullanıldığı biliniyor.

Meselâ ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında kimyasal gazların yanı sıra çok miktarda biyolojik silah kullandığı biliniyor. ABD’nin 20 yılda 230’un üzerinde biyolojik silahı denediği sır değil. Rusya ebolanın biyolojik silah olarak kullanılabileceğine dikkat çeken açıklamalar yapıyor. Eski Rusya Halk Sağlığı Dairesi Başkanı Gennadi Onişenko, ebola virüsünün yapay müdahale sonucu yayıldığı ihtimalini dışlamadığını açıkladı. Ancak Rusya ilk kez 1970’lerde görülen ebola virüsü ile çiçek hastalığı virüsünü birleştirip bir süper virüs yaratmak üzere SSCB’nin askeri laboratuvarlarında yapıldığı iddia edilen çalışmalara ilişkin tek söz söylemiyor. Görece küçük ve kolay gizlenebilen laboratuvar ortamlarında etkili virüsler üretme çalışmaları hızla devam ediyor.

Suçlu virüs mü, kapitalizm mi?

Ebola virüsü insanlarda; goril, orangutan, şempanze gibi primatlarda; meyve yarasası ve antilop gibi memelilerde görülüyor. Bu virüsün insanlara, enfekte insan veya hayvanların organ, kan ve vücut sıvılarıyla yakın temas ile bulaştığı belirtiliyor. Virüsün ilk kez Afrika’da yaşayan meyve yarasası ile insanlara bulaştığı kaydediliyor. Bu bilgilerin doğru olduğunu kabul ettiğimizde ilk bakışta şaşıracak bir şey varmış gibi görünmüyor. Bildiğimiz pek çok hastalık, yüzyıllar boyunca hayvanlarla yakın temas nedeniyle virüslerin insan vücudunda yaşamaya ve hastalık üretmeye adapte olmasıyla ortaya çıkmıştır. Meselâ grip, kuduz gibi hastalıklar binyıllar önce sadece hayvanlarda görülürken, daha sonra insanların korkulu rüyası haline gelmişlerdir. Bu nedenle ebolanın da artık insan hastalığı olması çok şaşırtıcı değildir. Ancak akıldan çıkarılmaması gereken nokta şudur: Hastalık evcil bir hayvandan değil, yabanıl bir hayvandan insana geçmiştir. Çünkü açlığa mahkûm edilen Afrika halkları, çoğu zaman her biri insana yabancı ama adaptasyona hazır virüslere ev sahipliği yapan yaban hayvanları ile beslenmek zorunda kalıyorlar. Üstelik yok edilen ormanlar ve doğaya verilen zarar nedeniyle yaşam alanları yok olan yaban hayvanları kendilerine yeni yaşam alanları bulmaya çalışırken insanlarla daha sık karşı karşıya geliyorlar. Yani ebolanın diğer pek çok öldürücü virüs gibi laboratuvarlarda üretilmediğini kabul etsek bile, hastalığın sorumlusu, insanları sınıflara bölen, milyarlarca insanı açlığa mahkûm eden ve doğayı tahrip eden kapitalizmdir.

Bugüne kadar pek çok bulaşıcı hastalığın laboratuvarlarda üretildiği ve özellikle Afrika halkları üzerinde denendiği, bu halkların virüslerle kırıldığı biliniyor. Örneğin başta Afrika ve Güneydoğu Asya halkları olmak üzere dünya yüzünde on milyonlarca insanın hayatını cehenneme çeviren AIDS’e neden olan HIV virüsünün çocuk felci aşısı çalışmaları sırasında ortaya çıktığı kanıtlanmış bulunuyor. Ama sözde “bilim insanları” kapitalist kâr güdüsünün yarattığı bu virüsün yüz yıl kadar önce Kamerun’da bir şempanzeden onu avlayan, kesip satan ya da yiyenlerin kanına bulaşarak insana geçtiğini iddia ediyorlardı. Kimisi daha da ileri giderek maymunlarla cinsel ilişki kuran Afrikalıların bu hastalığı ortaya çıkardığını iddia ediyor, Kara Kıta’nın halklarını aşağılıyordu. Bu tip öldürücü hastalıkların her zaman Afrika’da ortaya çıktığı tekrar ediliyor ve bu durum kıtanın geri kalmışlığı ile ilişkilendiriliyordu. Buram buram ırkçılık kokan bu tutumların amacı kapitalizmi aklamaktır. Afrika’yı bugünkü durumuna getiren kapitalist sistemin ta kendisidir.

Virüs salgınının etkilediği Gine, Liberya, Sierra Leone, Nijerya ve diğer Batı Afrika ülkelerinde halkın doktorların taleplerine uymayı reddetmesi sebepsiz değildir. Kara Kıta’nın kara bahtlı insanları daha önce defalarca sözde sağlık örgütlerinin bulaşıcı hastalıkları engelleme bahanesiyle halkı nasıl kırımdan geçirdiğini biliyor. Halk arasında Batılı doktorların hastalara türlü işkenceler yaptığına ve ölülere saygısız müdahalelerde bulunulduğuna dair inanışın yersiz olduğunu düşünmek için hiçbir neden yok. Aslında daha önce ebola ile karşılaşan Batı Afrika halkı, bu virüsle nasıl baş etmesi gerektiğini de biliyor. Hasta ile teması mutlak şekilde keserek, hastayı izole ederek virüsün yayılmasını engelliyor. Halk bugünkü ölümlerin nedeni olarak virüsü değil Batı dünyasını görüyor. Karantinaya alınmaktansa evlerinde ölmeyi ya da hasta yakınlarını evde tutmayı tercih ediyor.

İlaç tekelleri için çalışan pek çok “bilim” insanı, kitlelerin içine düştüğü paniği ve sağlık sektöründeki kârlılığı arttırmak gayesiyle yeni tehlikeler ve korkular üretiyorlar. Ebola gibi virüslerin insanlık için nükleer tehlikeden daha büyük ve somut bir tehlike olduğunu iddia edecek kadar ileri gidiyorlar. Çok açıktır ki sermayenin büyüme arzusu söz konusu olduğunda kapitalistlerin yalanlarının ardı arkası kesilmiyor. Evet, ebola virüsü tehlikelidir. Ancak ne kadar can alırsa alsın kapitalizm kadar tehlikeli olamayacağı açıktır. Kapitalist bir dünyada yaşamıyor olsak Afrika’da milyonlarca insan açlığın pençesinde olmayacak, ormanlar ve doğa katledilmeyecek, insanın insan üzerinde tahakküm kurması için silahlar üretilmeyecek, virüsler biyolojik silahlanmanın konusu olmayacak, insan sağlığı yüksek kârlar elde etmek için hiçe sayılmayacak, Afrikalılar ebolaya kurban edilmeyecekti.

Kapitalizm altında virüs, salgın hastalık, biyolojik silah tehlikeleri asla son bulmayacaktır. İnsanların hak etmediği, doğal olmayan ölümler dünyada kol gezecektir. Doğanın yıkımı pahasına bu sömürü sistemi sürdürülecektir.

İsmi ne kadar şatafatlı olursa olsun ne sağlık örgütleri ne çevre örgütleri ne de insan ve hayvan hakları örgütlerinin çabaları ana gidiş yönünü tersine çevirebilirler. Dünyayı kapitalizm virüsünden kurtarabilecek tek güç onun mezar kazıcısı olan işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı ne zaman ki ayağa kalkar, insanlığın ve gezegenin gırtlağını sıkan, nefesini kesen, onu bölüp parçalayan kapitalist sisteme karşı son savaşını verir, işte o zaman insanlık rahat bir nefes alır. İşte o zaman elbirliği ile, korkuların olmadığı, tüm insanların doğa ile uyum içinde kardeşçe yaşadığı bir yeryüzü cenneti kurulur.