Navigation

Ferguson’da Irkçılık, Polis Terörü ve Amerikan Demokrasisi

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Amerikan polisi, 9 Ağustosta Missouri eyaletine bağlı Ferguson kasabasında, Michael Brown isimli 18 yaşındaki siyah genci sokak ortasında 6 kurşunla infaz etti. Bu olay üzerine Ferguson halkı sokaklara döküldü ve protesto gösterileri kısa sürede ABD’nin pek çok kentine yayıldı. Göstericilerle başa çıkamayan Demokrat Partili vali, önce sıkıyönetim ilan etti, ardından da ulusal muhafızları yani orduyu göreve çağırdı. Ancak ne sıkıyönetim ilanı, ne ordunun devreye girmesi ve ne de polisin göstericilere uyguladığı aşırı şiddet, protestoların son bulmasına yetti. Tersine öfke giderek büyüdü ve yayıldı. Bu olay, ırkçılığın ve özellikle siyahlara yönelik polis şiddetinin ABD’de ne derece yaygın ve köklü olduğu gerçeğini bir kez daha gözler önüne serdi.

Devletin, medyanın ve burjuvazinin protesto gösterilerine karşı tutumu, Amerikan demokrasisinin gerçekte nasıl da yalan dolan, ikiyüzlülük, medya manipülasyonları, açık ve sistematik bir polis şiddeti, ırkçılık ve sahtekârlık üzerine kurulu olduğunu; burjuva demokrasisinin burjuva diktatörlüğünden başka bir şey olmadığını apaçık ortaya koymuştur. Obama gibi ikiyüzlü burjuva politikacılar ne derse desin, burjuva ideologları hangi kılıfları uydurursa uydursun, giderek derinleşen kriz ve savaş ortamında mızrak artık çuvala sığmamakta, burjuva demokrasilerinin foyaları ortaya çıkmakta, en genişinden en darına kadar tüm burjuva demokrasilerinde olağanüstü rejimlere has baskıcı ve militarist uygulamaların giderek olağan hale geldiği görülmektedir.

Artık emperyalist metropollerde de burjuvazi sahte demokrasi söylemlerinin ardında, her an yeni bir isyanın patlak vermesinden ve yayılarak düzeni sarsacak dalgalara dönüşmesinden büyük bir endişe duymaktadır. Çünkü gelişmiş Batılı ülkelerde dahi toplumsal çelişkiler artık katlanılamayacak keskinliğe ulaşmış durumdadır ve burjuvazinin eskisi gibi kitlelerde oluşan tepkileri mas etme olanağı giderek azalmaktadır. Bunun anlamı bir yandan isyanların ve çeşitli toplumsal olayların, diğer yandan da polis şiddetinin ve diğer baskıcı uygulamaların karşılıklı olarak artacağı ve yaygınlaşacağıdır. Yani devrim ve karşı-devrim ikilemi giderek daha fazla kendini hissettirmektedir.

“Irkçılığınn olmadığı bir kapitalizme sahip olamazsınız”

ABD’deki siyah hareketin önemli liderlerinden Malcolm X bir keresinde beyaz egemenlere şöyle demişti: “Irkçılığın olmadığı bir kapitalizme sahip olamazsınız.” Amerikan tarihinden biraz haberdar olanlar için bu söz oldukça anlamlıdır, çünkü ABD kapitalizminin varlığı Kızılderililerin katledilerek neredeyse soykırıma uğratılmalarına, köleciliğe ve ırkçılığa dayanmaktadır. Siyahlara yönelik ırkçılık ve polis şiddeti Obama’nın başkan seçilmesinden sonra da azalmamıştır. Binbir umutla seçilen ve Nobel barış ödülü alan siyahî Obama’nın da bunu değiştirmeyeceği, tersi yanılsamalar içinde olan kitlelerin gözünde de giderek daha fazla açık hale gelmektedir. Ferguson kasabasında yaşanan polis infazı ve sonrasındaki gelişmeler, bunu daha da pekiştirmiştir.

Bir kere silahsız olduğu ve herhangi bir suç işleme durumu olmadığı halde siyah bir gencin öldürülmesi kesinlikle münferit bir olay değildir. ABD’de ayda ortalama 4-6 siyah, polis tarafından öldürülmektedir ve bunların %20’sini 21 yaşın altındaki gençler oluşturmaktadır. 2012’de Florida’da Trayvon Martin’in, misafirliğe gittiği sitenin beyaz bekçisi tarafından vurularak öldürülmesi, 1992’de Los Angeles’ta yine siyah bir gencin 5 polis tarafından öldüresiye dövülmesi, toplumsal infiale yol açmış olaylar olarak örnek verilebilir.

Michael Brown’u öldüren polis memuru, polis kuvvetlerine doldurulan ırkçı eğilimli insanlardan biridir. Nüfusunun %70’i siyahlardan oluşan Ferguson’daki yerel polis gücünün sadece üçü siyahtır. Benzer şekilde kasabanın ve bağlı olduğu St. Louis şehrinin yönetiminde de ezici biçimde (altı kişiden beşi) beyazlar bulunmaktadır. Aslında bu durum tesadüf değildir ve tüm ABD’de uygulanan bilinçli politikaların sonucudur.

Bizzat belediye meclisi üyesinin sözlerine göre Ferguson’da olanlar, bölgenin diğer yerlerinde olanlardan daha farklı değildir. Yüksek Afro-Amerikan nüfusa sahip tüm bölgelerin polis merkezlerinde sadece birkaç siyah polis memuru bulunmaktadır. Siyahlar bariz biçimde daha fazla polis şiddetine maruz kalmakta, ceza almakta ve tutuklanmaktadır. Ferguson’da son bir yıl içinde trafikte durdurulanların yüzde 86’sının, arananların yüzde 92’sinin ve tutuklananların yüzde 93’ünün siyah olması bunun bariz örneğidir.

Eyalet genelinde ve beyazlar arasında ortalama yıllık gelir 200 bin dolar civarındayken, bu oran Ferguson’da ve siyahlar arasında 37 bin dolar civarındadır. Belediye başkanının ifadesine göre özellikle son 15 yılda gelir eşitsizliği siyahların aleyhine olacak şekilde ve önemli oranda bozulmuştur. Ticari işletmelerin büyük çoğunluğu beyazlara aittir ve yönetici pozisyonlardan başlanarak öncelikle beyazlar işe alınmaktadır. Bu yüzden de siyahlar arasında hem işsizlik hem de yoksulluk sürekli olarak artmaktadır. 16-24 yaşındaki siyahlar arasında işsizlik oranı %47 iken, aynı oran beyaz gençler arasında %16’dır. Eyaletteki genel işsizlik oranı ise beyazlarda %6, siyahlarda %20 civarındadır.

Olayların gelişimindeki ikinci önemli husus ise polisin, valinin ve medyanın infazdan sonraki tutumlarıdır. Her zaman olduğu gibi emniyet müdürü ve vali katil polisi korumaya almış ve savunmuşlardır. Türkiye’de de örneklerini bolca yaşadığımız gibi, dünyanın her yerinde burjuva devletin ve egemenlerin tutumu aynıdır. 18 yaşındaki gencecik bir insanı sokak ortasında düpedüz katleden polis memuru, önce siyah gencin kendisine silahla saldırdığını iddia etmiştir. Görgü tanıklarının ifadeleri bunu yalanlayınca da medya desteğiyle gencin aslında bir “suçlu” olduğu algısı yaratılmaya çalışılmıştır. Bu siyah gencin daha önceden hırsızlık yaptığına, uyuşturucu kullandığına vb. dair çeşitli kamera kayıtları ve materyaller bizzat polis eliyle medyaya servis edilmiştir. Yaratılmaya ve pekiştirilmeye çalışılan algı, tüm yoksul siyahların potansiyel suçlu olduğudur. Ve medya, uzun bir süre, bu basit hırsızlık olayını (iddia bu gencin 3 paket sigara çalmaya çalıştığı yönündedir) cinayetten daha önemli görmüş ve işlemiştir. İlk başlarda katil polis memuru için hiçbir işlem yapılmamış, tepkilerin artması ve halkın sokağa dökülmesi üzerine polis görevden alınmış ve kerhen bir soruşturma başlatılmıştır.

İşte tam da bu haksızlıklar ve nesnel arka plan sebebiyle Ferguson halkı “adalet istiyoruz” diyerek sokaklara dökülmüştür. Çoğunluğunu siyahlar oluştursa da gösterilere pek çok beyaz da katılmıştır. Polisin “hırsızdı” diyerek Brown’ın öldürülmesini meşrulaştırma çabaları da ters tepmiş ve halk “öyleyse bizi de öldürün” diyerek dükkânları yağmalama eylemlerine girişmiştir. Olayların büyümesi üzerine yerel polis gücü yetersiz kalmış ve vali sıkıyönetim ilan etmiş, kısa süre içinde de ulusal muhafızları devreye sokmuştur. Obama’nın tansiyonu düşürmeye yönelik açıklamaları ve bölgeye siyah bir polis müdürünün atanması da tepkileri dindirmemiştir. En önemlisi de polis ve ordunun göstericilere karşı uyguladığı aşırı şiddettir. Polis kentin tüm ana caddelerini ve meydanlarını tutmuş ve adeta şehri ablukaya almıştır. Polisin komutası da protestoculara vahşice saldırmalarıyla ünlü SWAT timine verilmiştir. Göz yaşartıcı gaz kullanımıyla başlayan polis şiddeti plastik ve gerçek mermilerin kullanımıyla devam etmiş, hatta kitle gösterilerine saldırmak için hazırlanan ışık ve ses silahları gibi kimi özel silahların da halk üzerinde denemeleri yapılmıştır. Polis ve ordu kuvvetleri, göstericilere karşı Afganistan ve Irak’ta uygulanan “anti-terör” taktiklerini, yani savaş taktiklerini uygulamışlardır. Bu aşırı şiddet, nihayetinde medyanın ve Obama’nın da ses tonunu değiştirmesini gerektirecek kadar abartılı olmuştur. Çünkü tepkiler giderek ülke geneline yayılmaya ve devletin baskı yöntemleri geniş kesimlerce de haksız görünmeye başlamıştır. Öyle ki uluslararası alanda da tepkiler yükselmeye ve destek eylemleri yapılmaya başlanmış; hatta İran, Mısır, Rusya veya Çin gibi baskıcı rejimlerle yönetilen ülkelerden bile Obama’ya, dalga geçercesine, demokrasi dersi veren mesajlar gelmeye başlamıştır.

Polis şiddetinin dozu ve göstericilere karşı açık biçimde savaş yöntemlerinin kullanılması, demokrasi lafını ağzından düşürmeyen ABD egemenlerinin gerçek yüzünü ve ne büyük bir korku içinde olduklarını net biçimde gözler önüne sermektedir. Dahası, devletin uzun zamandır polis ve ulusal muhafız gücüne (yani toplumsal olaylara müdahale edecek iki ana güce) muazzam kaynak ayırmakta oluşu ve ciddi bir askerileştirme operasyonuna başlamış oluşudur. Olaylar başladıktan sonra ordu, Missouri eyaletine bağlı kolluk güçlerine 4 milyar dolar tutarında silah ve teçhizat göndermiştir. Bu malzemelerin içinde Afganistan ve Irak’taki operasyonlarda kullanılan zırhlı araçlar ve otomatik tüfekler de bulunmaktadır.

Bu açık tabloya rağmen Obama, Ferguson’un siyahî halkını sakinleştirmeye çalışan ve güya onların yanında olduğunu söylediği konuşmasında bile valinin arkasında olduğunu ve polise saldırmanın karşılıksız kalmayacağını belirtmiş, göstericileri suçlamaktan çekinmemiştir. Obama’nın soruşturmayı takip etmesi için bölgeye yolladığı siyahî bakan da şiddet eylemlerinde bulunanların küçük bir grup olduğunu ve çoğunun Ferguson dışından geldiğini (!) söylemiştir. Savcı da bölge sakinlerini ve medyayı suçlayarak, onları “yağmacıların, vandalların ve tansiyonu yükseltmeye çalışıp, nifak tohumu ekmeye çalışanların eylemlerini” kınamaya çağırmıştır. Kuşkusuz, egemenlerin benzer her durumda göstericileri polise karşı şiddet uygulamakla, çapulculukla, vandallıkla suçlayan bu tavırları da oldukça tipiktir.

Medyada yürüyen tartışmalar sonucu ortaya çıkmıştır ki, ABD’li egemenler, küresel totaliter bir polis devleti olma yolunda ciddi düzenlemeler yapmaktadır. Pentagon, uzun zamandır gerek ülke içinde ve gerekse de ülke dışında, toplumsal olaylara yönelik askeri operasyonlar yapmak yönünde hazırlık yürütmektedir. Basına yansıyanlar arasında “kentsel savaşlar üzerine strateji dosyaları”, benzer durumlarda örneğin New York kentine yapılacak askeri müdahalenin planları, geniş ölçekli askeri yönetim biçimlerine ve mekanizmalarına ilişkin dosyalar bulunmaktadır.

Yerel polis güçleri dahi askeri teçhizatla donatılmakta, askeri yöntemleri uygulayabilecek şekilde eğitimden geçirilmekte, Afganistan’da, Irak’ta veya Ukrayna’da kullanılan yöntemler devreye sokulmaktadır. Toplumsal olayların patlak vermesi halinde şehrin nasıl “işgal” edileceğine dair hazırlıklar yapılmaktadır. Yani Amerikan devleti, bizzat ülke içinde “işgal” planlarını hazırda tutmaktadır.

Tüm bunların anlamı, ABD’de ırkçılığın ve polis şiddetinin daha da artacağı, otoriter yöntemlere daha sık başvurulacağıdır. Tabii ki bu durum ABD’ye özgü değildir, ama Ferguson’da yaşanan ırkçı polis şiddeti ve ardından halka uygulanan iç savaş yöntemleri, sadece Ortadoğu’nun diktatörlükle yönetilen ülkelerinde değil, ABD ve diğer Batılı ülkelerde de işlerin değiştiğini göstermektedir. Bu değişim Elif Çağlı’nın “Demokrasi ve Plütokrasi” isimli yazısında oldukça yerinde ve derinlemesine ele alınmıştır. Çağlı, kapitalizmin artık köhnemiş olduğunu ve yıkılmak üzere gün saydığını, bu yüzden de burjuva egemenlerin kaçınılmaz sondan kurtulma telâşı içinde işçi-emekçi kitlelerin mücadelelerine karşı daha zalim ve kıyıcı olduklarını anlatmaktadır.

Çağlı, burjuva parlamenter rejimlerin sınıf diktatörlüğü yönlerinin çok daha açık biçimde öne çıktığını, kitlelerin gönüllü rızasını almakta giderek zorlanan egemenlerin, otoriter eğilimleri ve olağanüstü rejimlere has uygulamaları daha yaygın biçimde yürürlüğe soktuklarını dile getirmektedir:

İşçi-emekçi kitlelerin haklarına yönelen saldırılar ekonomik düzeyde kalmamakta ve burjuva devletler artık ABD veya çeşitli Avrupa ülkelerinde dahi kitle eylemlerine, işçi direnişlerine karşı polis şiddetini tırmandırmaktadırlar. Öyle ki, ABD’de eski ulusal güvenlik uzmanı Edward Snowden bile itiraflarında, küresel totaliter bir polis devletinin altyapısının inşa edildiğine dikkat çekmiştir. Günümüzde burjuva egemenlerin kitleleri zapturapt altında tutabilmeleri için, baskı aygıtlarını daha da pekiştirip kitlelerin üzerine sürmekten başka çareleri kalmamıştır. Aslında devrini tamamlayan kapitalizmin siyasal düzeni de kitlelere bugünkünden daha iyi bir gelecek vaat etmeyen bir çıkışsızlık içindedir. Sistem krizi derinleştikçe kapitalist tiran büsbütün zalimleşmektedir.

İşte ABD’de, İsveç’te ve Batı’nın diğer sözde demokrasi beşiği ülkelerinde son dönemde yaşananların arkasında yatan gerçeklik budur. Çürümüş ve aslında ömrünü tamamlamış bir sistemin efendisi olan burjuvazi, kapitalist düzeni yıkacak toplumsal patlamalardan ve devrimlerden giderek daha fazla endişe etmekte ve otoriter yöntemleri devreye sokmaktadır.

Kuşkusuz burjuvazinin korkusu yersiz değildir, çünkü dünyanın her yerinde toplumsal çelişkiler derinleşmekte ve kitlelerdeki huzursuzluk, tepki ve öfke artmaktadır. Son yıllarda çeşitli vesilelerle meydana gelen toplumsal patlamalar ve devrimci durumlara varan isyan dalgaları, kapitalizmi bekleyen kıyametin öncü sarsıntılarıdır. Ancak henüz bu sarsıntılar düzeni yıkacak ve yerine yeni bir dünyayı kuracak denli güçlenmiş değildir. Tüm dünyada işçi ve emekçi sınıflar ve ezilen halklar henüz ataklarını kapitalizmin temellerine yöneltecek bir bilince ve birliğe sahip değillerdir. Bu yüzden de burjuva egemenler, hemen her örnekte ne yapıp edip düzenlerini korumakta veya tekrar tesis etmektedirler. Bir yandan da yoğun biçimde daha büyük ve sarsıcı dalgalara karşı hazırlanmaktadırlar. Ama korkunun ecele faydası yoktur. Şimdilik toplumsal patlamaların ve isyanların muazzam enerjisi boşa gidiyormuş gibi görünmekte, burjuvaların düzeni bir şekilde devam etmektedir. Ama dediğimiz gibi, şimdilik… Gerçekte ise bu öncü sarsıntılar çok daha yoğun bir toplumsal enerjinin birikmekte olduğunun göstergesinden başka bir şey değildirler.