Navigation

Kimlik Siyasetleri mi, Sınıf Siyaseti mi?

Milenyumla birlikte kapitalizmin tarihsel sistem krizine girmiş olduğunu sıkça vurguluyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse, bugünün dünyasının ana gelişme eğilimlerini doğru anlamak isteyen herkes, bu olguyu temel kalkış noktası olarak almaksızın tutarlı sonuçlara varamaz. Kapitalist dünya ekonomisinin bir sürünme seyri göstermesini, başta Ortadoğu olmak üzere çeşitli bölgelerde yürüyen ve yayılma eğilimi gösteren emperyalist savaşı, patlayan kitlesel göç dalgalarını, artan sefalet ve eşitsizliği, yükselen ırkçılığı, faşizmi, otoriterliği, artan kitle mücadelelerini bu genel zemin üzerine oturtmadan anlamak mümkün değildir. Hiç tartışmasız dünya 2000’li yıllarla birlikte çeşitli düzeylerde çalkantılarla karakterize olan yeni ve önemli bir tarihsel döneme girmiştir.

Bu dönemin siyasal gelişme ve eğilimlerinden birisi aşırı sağ hareketlerin, faşizmin, otoriterliğin yükselişi ise, diğeri de işçi sınıfının ve emekçi yığınların, araya giren nispeten uzun yıllardan sonra, dünyanın dört bir yanında çeşitli vesilelerle mücadeleye atılmaları ve bununla da bağlantılı olarak yeni sol filizlenmelerin baş göstermesi olmuştur. Gelecek, bu iki temel eğilimden hangisinin baskın çıkacağına bağlı olarak şekillenecek. Emekçi kitlelerin uzun gerileme ve durgunluktan sonra hareketlenmesi önemlidir. Ne var ki, bu bağlamda aşılması gereken birçok sorun da bulunmaktadır.

Sınıf hareketinin yenilgiler alarak genel düzeyde bir gerileme ve durgunluğa girdiği 80’li ve 90’lı yıllarda sınıf dışı eğilim ve dinamikleri yücelten sayısız fikir ve akım ön plana geçti. Bu fikir ve akımların her biri, kendi kulvarında esas aldığı baskı biçimine karşı yürüttüğü mücadeleyi tek yanlı olarak soyutlayıp, genelde toplumsal kurtuluş mücadelesinin yerine geçirmeye çalıştı. Bu çaba öylesine rağbet buldu ki, sol entelektüel ortam, bu akımların söylemleriyle belirlenir hale geldi. Söz konusu eğilimler genel bir sıfatla kimlik siyasetleri olarak anılmakta. Başta kadın sorunu ve feminist hareket olmak üzere, ırksal, etnik, inançsal baskılar ve bunlara karşı mücadele hareketleri bunun örnekleri olarak ilk kalemde sayılabilir. Kimlik siyaseti kategorisine girmese de çevre sorunu ve çevreci hareketi de aynı düzlemde ele almak yanlış olmaz.

İşte son dönemde çeşitli ülkelerde bir kıpırdanış içine giren işçi-emekçi kitle mücadeleleri, bir yandan bu tek yönlü kimlik siyasetlerinin ve yarattığı etkilenmelerin aşılması doğrultusunda bir dinamik yaratıyorlar, bir yandan da bu tür siyasetlerin çözümsüzlüğünün anlaşılmasına yardımcı oluyorlar. Ayrıca kimi örneklerde bunların yükselen sınıf hareketi karşısında tutucu ya da gerici roller oynayabildiklerini açığa vuran yeni ve önemli deneyimler ortaya koyuyorlar. Ancak bu siyaset tarzının ve etkilerinin, kimi yönleriyle oynadıkları olumsuz rolün aşılması için teorik netlik ve bu temelde sınıf dışı basınçlara dayanıklılık gereklidir.

Ricat döneminin arazları

Sınıf hareketinin peş peşe yenilgiler alarak gerilediği, bir durgunluğa sürüklendiği neoliberal karanlık döneminde doğal olarak sol da gerilemiş, sosyalizm düşüncesi itibar yitirmişti. Bu dönemde toplumdaki sınıfsal eşitsizlik ve baskı sorununun, özetle sınıf sorununun adeta yok hükmünde sayılmaya başladığına tanık olundu. Böylece eşitsizlik ve baskıdan bahsedildiğinde artık asıl olarak cinsiyet eşitsizliği ve bu temeldeki baskılar, toplumda çeşitli türden azınlıklara yönelik baskılar, kent ve çevre sorunları, çocuk hakları, engelli hakları, hayvan hakları vb. gibi farklı türde sorunların ön plana çıkmaya başladığı görüldü. Sol siyasetin ana kolları da giderek bu tür konu başlıklarının âdeta istilasına uğradı.

Gerçekte bu sorunların önemli bölümü (kadın sorunu, azınlıklara ilişkin sorunlar) zaten işçi hareketinin en erken dönemlerinden beri gündeminde olan sorunlardır ve bu alanlarda işçi sınıfının mücadeleleriyle önemli kazanımlar elde edilmiştir. Kadın sorunu, ulusal baskı, dinsel ve mezhepsel baskılar gibi konular ta o dönemlerden itibaren programatik ve fiili düzeyde sosyalist mücadelenin önemli başlıkları arasında yer almıştır. Ancak sermayenin saldırıları ve önderliklerin derinleşen tarihsel ihanetleriyle devran değişmiş ve bu alanlarda sosyalizm ve Marksizm adeta günah keçisi haline getirilmeye çalışılmıştır.

Burjuvazinin küresel ölçekte yürüttüğü ideolojik saldırının hedefi sosyalizm, Marksizm, işçi sınıfı, sınıf mücadelesi gibi fikirlerdi. Saldırı, başta sol akademizm ve sol entelijansiya olmak üzere çeşitli kanallardan solun içine taşındı. Marksizme ilişkin fikirler gözden düşürüldü. Bunlarla birlikte reformizmin bile temel konuları olan yoksulluk, işsizlik, gelir eşitsizliği gibi sorunlar, bunların somutlandığı barınma, sağlık, eğitim gibi konular da dâhil olmak üzere, geri plana itildi. Bunlarla paralel biçimde geçmişe dönük olarak sınıf sorununu temel eksen almanın kıyasıya eleştirisi yapılıyor, harekete sözümona daha ileri biçim ve içerikler kazandırılmakta olduğu, onun çağın koşullarına uyarlandığı iddia ediliyordu. İşçi sınıfının tarihsel mücadelesinin ve sosyalizmin rengi olan kızıl rengin yerini, kırmızının da renklerden bir renk olarak içinde yer aldığı renk kuşakları alıyordu. Böylece sınıf sorunu kapitalist toplumun temel sorunu değil de çeşitli sorunlar arasında bir sorun düzeyine indiriliyordu. Hatta birçok yaklaşımda artık bir sınıf sorununun da kalmadığı iddia edilir oldu.

Bu tür yaklaşımlar 60’lı, 70’li yıllardan itibaren ortaya çıkmaya başladılarsa da, asıl olarak sınıf hareketinin hemen her cephede ricatta olduğu 80’li ve 90’lı yıllarda tarihsel balaylarını yaşadılar. Bunlar çoğu durumda eskinin “büyük” zaaflarının aşılması olarak ya da, değindiğimiz gibi, sanki düzene karşı mücadelenin daha derin, daha ileri boyutlara taşınması olarak sunuldu. Dahası bu anlayışlar Marksizmin ve sosyalist hareketin yenilgisini, kadın sorunu, çevre sorunu vb. sorunlara gereken önemin verilmemesi ya da duyarsız kalınmış olmasına bağladılar. Bu tümüyle çarpıtılmış bir muhasebeydi. Sosyalist hareketin krizi ve yenilgisinin dinamikleri gerçekte tümüyle başka bir alanda yatıyordu.

Bu dönemde söz konusu siyaset ve anlayışlar birçokları için umut verici görünebiliyordu. Demoralize olmuş olanlar ve sınıf mücadelesinden umudu kesmiş olanlar için bu hareketler bir çare sunuyormuş gibi göründü. Kendi tek yanlılıkları içinde ele alındığında kapitalist sistemin özüne dokunmayan bu anlayışlara sistem müsamaha göstermekte beis görmedi. Kadın hakları, eşcinsel hakları gibi alanlarda kimi statü kazanımları ile burjuva muhafazakârlığı ve geleneksel toplumsal kalıplara karşı kimi zaferler elde edilmesi bu akımların cazibesini arttırdı denebilir. Bu tür gelişmeleri radikal ya da sol perspektiften okumak isteyenler, bunları adeta kapitalist sisteme karşı zaferlermiş gibi sunmaya çalıştılar. Oysa ücretli emeğin sömürüsüne dayanan özüne dokunulmadıkça, kapitalist sistemin tarihin gördüğü en esnek sömürücü sınıflı toplum düzeni olduğu gözden kaçıyordu. Marx’ın ta Manifesto’dan beri dikkat çektiği üzere, kapitalizm insanlar arasında “soğuk çıkar ilişkisinden başka hiçbir şey bırakmayan” bir doğaya sahipti. Kendi gelişimi içinde eski toplumdaki tüm “soylu”, “yüce” davranış kalıplarını, “manevi” değerleri parçalayıp atıyordu.

Kimlik siyaseti mi, sınıf siyaseti mi?

Kapitalist toplumda zaman ilerledikçe toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi-emekçilerin yaşam koşullarında bırakalım ciddiye alınabilecek türden bir rahatlama ve ilerlemeyi, aksine ciddi bir gerileme olduğu daha net biçimde ortaya çıkmaya başladı. Örneğin kapitalist sistemin ana üssü konumundaki, dünyanın en zengin ve güçlü ülkesi ABD’de işçi sınıfı kadınlarının önemli bir bölümü sağlık sigortasından mahrum oldukları için sağlık hizmetlerinden yararlanamamaktalar. Yılların birikimiyle bu sorun son derece yakıcı hale geldiğinden, son yıllarda herkese kamusal sağlık güvencesi talebi ciddi bir yankı bulmakta, ABD’de yeni neslin sola doğru meyletmesinde önemli taleplerden biri olarak öne çıkmaktadır. Çoğunlukla burjuva ve küçük-burjuva duyarlılıkların bir ifadesi olan feminist akım için ise kadınların çoğunluğunun muzdarip olduğu bu tür yakıcı sorunlar pek fazla ilgi alanı olmamaktadır. Söz konusu akımlar için genel olarak erkek cinsiyle rekabet, yüksek statü ve mevkilerdeki kadın varlığı sorunları, kariyer sorunları, çok daha heyecan verici bir ilgi alanı olarak öne çıkmaktadır.

Genelde işçi sınıfı kadınlarının hayatlarında göremeyecekleri fahiş bir zenginlik içinde yüzen gösteri dünyasının ünlü kadınlarının, yaşadıklarını iddia ettikleri cinsel taciz olaylarını sanki dünyanın en büyük acılarına ve işkencelerine maruz kalmışçasına hikâye edip ünlerine ün katmaları, hayatları iki yakalarını bir araya getirmek için çırpınmakla geçen kadın işçi-emekçiler için ne ifade edebilir? Ama küçük-burjuva hassasiyetleriyle çoğu eğitimli ara katman konumundaki feministlerin kopardığı yaygara çürümüş düzenin pis kokulu medya dünyasında geçer akçe gibi servis edilmektedir. Tüm dünya böylesi sansasyonlarla medya üzerinden çalkandırılırken, fabrikada ve ondan pek farkı kalmayan büro çalışması ortamında suyu çıkarılan işçi kadınların, taciz dâhil maruz kaldıkları bin türlü mağduriyet fazla ilgi çekmemektedir. Dev küresel şirketlerde en tepe yönetiminde yer alan kadınların ışıltılı kariyer öyküleri ve sözümona mücadeleleri pek ilgi çekiciyken, o kadınların yönettiği bu şirketlerde çalışan binlerce işçi kadına çektirilenler nedense ilgiye değer görülmez.

Her ne kadar çok çeşitli kolları olsa da feminist akımların önemlice bir bölümü açık ya da örtülü olarak kariyerist eğilimlerle malûldür. Bu akımlar toplumda kadınların yaşadıkları baskı ve eşitsizliğin asıl sorumlusu olarak sınıflı toplum düzenini ve bunun mevcut biçimi olarak kapitalizmi değil de, erkek cinsini görme eğilimindedirler. O nedenle de, ekonomik, politik, kültürel alanlarda yüksek konumlarda kadınların daha çok yer almasıyla sorunların çözüleceğini savunur ya da ihsas ederler. Oysa “yüksek” kariyer alanında kadın varlığı son on yıllarda belirgin biçimde artmış olsa da, bunun emekçi kadınların çektiklerinin azaltılmasına bir katkısı olmamıştır. Aksine kadın nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçi kadınların çilesi kapitalizmin artan bunamasıyla birlikte artmıştır.

İhanet eden tarihsel önderliklerine rağmen işçi hareketi genel olarak kadın hakları ve özgürlüğü konusunda şimdiye dek elde edilen kazanımların en büyük, en güçlü dinamiği olmuştur. Burjuva ve küçük-burjuva sınıf karakterlerinden dolayı işçi sınıfı kadınlarından genelde kopuk oldukları için, feminist hareketler sosyalist işçi hareketinin oluşturduğu gibi büyük kitle dinamikleri yaratamamıştır. Bunların alâmetifarikası olarak öne çıkan programatik talepleri birçok durumda işçi sınıfı kadınlarının gerçek yaşamlarına hitap eden talepler olmamıştır. Sosyalist işçi hareketi erken dönemlerden itibaren kadının özgürleşmesinin temel ayağı olarak onu eve kölece bağlayan bağların parçalanmasını hedef almış, kadının evin dışına çıkarak erkek emekçiler gibi ve onlarla eşit koşullarda toplumsal üretim sürecine katılmaları için mücadele vermiştir. Bunu engelleyen temel sorun olarak ev işleri ve çocuk bakımı yükümlülükleri gibi ataerkil zincirlerin kırılması için de, bu işlerin toplumsallaştırılması doğrultusunda mücadele etmiştir. Araştırmalar ev dışına çıkıp toplumsal üretim sürecine katılan kadınların evliliklerindeki toplumsal cinsiyet ilişkilerinin daha eşitlikçi olduğunu ortaya koymaktadır ki, bu da Marksizmin kadın sorunundaki en temel önermelerinden birisinin doğrulanması anlamına gelmektedir.

Liberal feminizm söz gelimi kürtaj hakkını savunurken, işçi hareketi sadece hakkı değil bunun istenildiği anda kolayca yapılabilmesi için kamusal, ücretsiz ve en iyi tıbbi koşullarda yapılmasının mücadelesini vermiştir. Benzer şekilde liberal feminizm kadınlara oy hakkı konusunda vergi veren mülk sahibi sınıfların kadınları için bunu talep ederken, işçi hareketi bunun gerçekten genel oy hakkı kapsamına ulaşması ve işçi sınıfı kadınlarının bu hakka kavuşması için savaşmıştır. Tarihsel mücadele örneklerinin büyük bölümü burjuva ve küçük-burjuva feminist hareketten ziyade işçi-emekçi kadınların savaşkanlıklarına tanıklık eder. En büyük, en önemli kazanımlar asıl olarak bu kitleselliğin ve gücünü işçi sınıfından alan bu savaşkanlığın eseri olmuştur.

Bu konuda kısa bir parantez açarak bir tarihsel anekdot aktaralım: Boston’da sosyalist kadınlar 23 Şubat 1911’de yerel hükümetin kadınlara oy hakkı konusundaki toplantısının yapıldığı binaya ortak bir yürüyüş düzenlenmesi için sufrajetlere teklif götürürler. Önce bir parkta miting yapılır, ardından da toplantı için Ford Hall’a gidilir. Fakat toplantı salonuna gidildiğinde salona sığmayacak kadar çok sayıda oldukları ortaya çıkar. Sosyalist kadınların sayısı sufrajetlerden kat kat fazladır. Amerikan sufrajetlerinin gazetesi Women’s Journal için olayı takip eden gazeteci “korkarım dava için yürüyüş yapmada yeteri kadar samimi olanlar sadece sosyalist kadınlar gibi görünüyor” diye yazar (Temma Kaplan, On the Socialist Origins of International Women’s Day).

Öte yandan, söz konusu kimlik siyasetleri kendi alanlarında kimi kazanımlar elde etseler de, dünyanın genel haline ve gidişatına baktığımızda, bu akımların ön plana çıktıkları 80’li, 90’lı yıllarda ve daha sonrasında, dünya daha yaşanır, daha güzel bir yer haline mi gelmiştir? Toplum ilerlemiş, daha müreffeh, daha demokratik, daha eşitlikçi, daha mutlu, daha huzurlu, daha ahenkli bir toplum haline mi gelmiştir? Sağduyu sahibi kimsenin bu sorulara olumlu cevap vermesi mümkün değildir. Yoksulluğun, sefaletin, gelir eşitsizliğinin, işsizliğin hızla arttığı, çalışma ve yaşam koşullarının ürkütücü biçimde kötüleştiği, savaşların, ırkçılığın, faşizmin, şiddetin yükseldiği, çıkarcılığın, bencilliğin ayyuka çıktığı bir dünyada yaşıyoruz. Nitekim tam da böyle olduğu için 2000’li yıllarla birlikte sınıf mücadelelerinin dünyanın dört bir yanında yeniden yükseldiğini görüyoruz. Bu kapsamdaki mücadelelerin nasıl güçlü etkiler yaratabildiğini, toplumlarda hava değişimi yaratabildiklerini, genel olarak moral verici bir etki yarattığını görebiliyoruz.

Bu durum, sözde geçmişe alternatif olarak ön plana çıkmış kimlik siyaseti anlayışlarının toplumsal hayatı belirleyen temel koşulları değiştirmek açısından en iyi durumda kısmi, kesimsel kaldığını, ama çoğunlukla da bir çıkışsızlığı, kör patikaları temsil ettiğini ortaya koymaktadır. Son dönemin çeşitli politik gelişmelerine değişik yönlerden bakıldığında bunu görmemek mümkün değildir. 2000’li yılların başlamasıyla birlikte geniş kitlelerin harekete geçtiği ve önemli etkiler yarattığı politik gelişmelerin hemen tamamı kimlik siyaseti dinamiklerinin ve anlayışlarının dışında gelişmiştir.

2000’lerin ilk yıllarında baş gösteren küreselleşme karşıtı hareketler olsun, Latin Amerika’yı kasıp kavuran ve birbiri peşi sıra iktidarlar deviren, devrimci durumlar yaratan halk isyanları olsun, Arap halklarının dalga dalga yayılan ve diktatörleri deviren isyanları olsun, asıl olarak Yunanistan olmak üzere Akdeniz Avrupa’sında etkili olan ve yeni sol siyasi partileri de doğuran kitle hareketleri olsun, hep emekçi sınıf dinamiklerine dayanmış, onlardan köklenmiştir. Keza, başta ABD olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinde görülen “%99” hareketi, bunun bir devamı olarak ABD gibi sol düşmanlığının çok köklü bir gerici ortam ve önyargılar yaratmış olduğu bir ülkede yeni kuşakların sosyalizm düşüncesine ciddi oranlarda sempati beslemeye başlaması ve Bernie Sanders gibi kendini demokratik sosyalist olarak tanımlayan bir politikacının ülkede güçlü bir esinti yaratması, İngiltere’de benzer biçimde gelişen Corbyn hareketi de öyle. Bu ve burada sayılmayan başka örnekler kapitalist toplumda köklü değişim için esas olanın, içine girmiş olduğumuz yeni tarihsel dönem için de, işçi-emekçi dinamiğinden başka bir şey olamayacağını göstermektedir.

Bu önemli örneklerin hiçbirisi bir kadın isyanı ya da hareketi değildir, bunların hiçbirisi LGBTİ isyanı ya da hareketi değildir, bunların hiçbirisi ırk isyanı ya da hareketi değildir, bunların hiçbirisi etnik, dinsel, mezhepsel azınlık isyanı ya da hareketi değildir vb. Bu tür dinamikler de var oldukları ölçüde söz konusu geniş emekçi hareketlerinin bağrında kendilerine yer bulmuşlardır. Nitekim son günlerde tanık olduğumuz Sudan’daki halk isyanında bunun bir örneğini gördük. Burada kadın örgütleri de geniş isyan cephesinin içinde yer aldılar. Ya da bir başka örnek olarak, önceki Arap isyanları dalgasında bazı ülkelerde etnik azınlıkların da genel halk isyanı içinde yer almalarını sayabiliriz. Burada önemli olan geniş emekçi yığınlara dayanan, temelde bu dinamik üzerinden yükselen toplumsal hareketlerin kucaklayıcı, birleştirici ve özgürleştirici niteliğini görmektir.

Bu nokta önemle vurgulanmalıdır, zira kimlik siyasetleri söz konusu olduğunda bunu pek göremeyiz. Hatta birçok halde bunun aksini görürüz. Bu siyasetlerin en başta gelen örneği olarak feminist harekette, söz gelimi, dışlayıcı kesimsel tutumlar sıkça görülür. Kadın sorunu konusunda zaten mücadele veren ve sesi büyütmek isteyen emekçi erkeklerin ve örgütlerin çeşitli kadın sorunu konulu eylemlere katılımını engelleme tutumu açık bir baltalamadır. Hele de bunun kadın sorunu konusunda en önemli mücadele günü olarak sembolleşmiş 8 Mart eylemlerinde yapılması tam anlamıyla öyledir. Zira bu günü yaratan dinamik feminizm değil işçi hareketi ve sosyalizmdir.

ABD’de siyahların baskı ve ırk eşitsizliğine karşı son yıllarda yeniden yükselen mücadelesinin aynı zamanda beyaz emekçiler tarafından da destekleniyor olması harekete güç katmakta, onun etkisini arttırmaktadır. Bunun hayatın geneline, işyerlerine vs. uzanan ve çok daha sistematik biçimde yapılabildiğini düşünelim. Bunun etkisinin karşılaştırılamayacak ölçüde büyük olacağı açık değil midir? Aslında geçmişte bu konuda çok daha zorlu koşullarda komünistlerin yürüttüğü örgütlü çalışma ve mücadelelerin büyük bir rol oynadığı hususundan pek bahsedilmez. Ama gerçek budur. Irk ayrımcılığına karşı siyahların 1950’lerde başlattığı Sivil Haklar hareketi tarihte hep başlama noktası gibi anılır, ama bu hareketin temellerinin 30’lu ve 40’lı yıllarda komünistlerin yürüttüğü çalışmalarla atıldığı yok sayılır. Sivil Haklar hareketini örgütleyen öncülerin içinde birçok kişi, bu önceki çetin faaliyetlerin deneyimlerinden geçmişti. Siyah emekçiler tarihsel anlamda radikal siyasi faaliyet alanına ilk olarak beyaz yoldaşlarıyla birlikte KP saflarında atılmışlardı. Bu deneyimlerin kilit katkısı olmadan Sivil Haklar hareketinin başarılarını anlamak ve açıklamak mümkün değildir.

Konumuz açısından vurgulamamız gereken önemli nokta, işçi hareketinin sadece dolaysız anlamda sınıfsal sorun için değil, kadın sorunu, ırk sorunu, azınlıklar sorunu gibi işçi sınıfını çok yakından ilgilendiren, dahası sınıfın birliğinin sağlanması temel ilkesinin hayata geçirilmesine engel olan sorunlar için de mücadelenin olanaklarını bağrında taşıyor olmasıdır. İşçi sınıfının sahip olduğu bu yetenek başka hiçbir toplumsal kesimde yoktur. İşçi sınıfı için farklı türde ezilme ilişkilerine karşı mücadele bir tercih sorunu olmayıp bizzat sınıfın birliğini sağlama temel öncülünün gereğidir. İşyerinde kadın-erkek, yerli-göçmen, beyaz-siyah gibi ayrımlar temelinde bölünmüşlük olursa sermayeye karşı nasıl mücadele yürütülecektir? O nedenle işçi sınıfı hareketinin tarihsel geleneği genel olarak bu ayrımları aşma doğrultusunda olmuştur. Oportünist işçi önderliklerinin çeşitli dönem ve mekânlarda bu tür ayrımlara duyarsız kalması ya da daha kötüsü bunlar üzerine politika kurması, ana gerçeği, yani hareketin genel tarihsel eğilimini ve olumlu mirasını ortadan kaldırmaz.

8 Mart kadın grevi örneği

Kimlik siyasetleri bağlamında, son dönem toplumsal mücadeleleri içinde İspanya’daki 8 Mart kadın grevini kısaca ele almak yararlı olabilir. Bu grev kendilerini feminist olarak tanımlayan eğilimlerin başı çektiği bir eylemdi. İlk kez geçen yıl gerçekleştirilen grev bu yıl da tekrarlandı ve önemli tartışmalara zemin oluşturdu. Öncelikle, bu eylem tarzının, söylem ne olursa olsun, kesin biçimde konunun işçi sınıfı alanına yerleştirilmesi anlamına geldiğini tespit etmek gerekiyor. Feminist hareket, etkili olabilmek için işçi sınıfı kadınlarına ve işçi sınıfı eylem biçimlerine yönelmekle, aslında kendi tarihsel çizgisini tekzip eden bir itirafta bulunmuş oluyor. Bir grev eyleminin hedefi her şeyden önce “erkekler” değil bu toplumsal sistemin hâkim gücü olan sermayedir. Oysa feminizm tanımı gereği sorunu kadınlar ve erkekler arasındaki sorun olarak görür. Bir grev, başka bir alana, ücretli emek ile sermaye çelişkisi alanına geçiştir ki Marksistler tam da mevcut toplumsal düzenin temel çelişkisi olarak bunu tespit eder. “Kadın hareketi” bununla doğrudan doğruya sermayeye dokunan bir eyleme vesile olmuş oldu ve tam da bu nedenle kadın özgürlüğü ve eşitlik bağlamında yapılan nice eylem ve etkinliğe pek hoş gözlerle bakıp pohpohlayan burjuva düzen bu eyleme karşı ateş püskürdü. 8 Martlarda çiçekler almak, kadınlar hakkında hoş nutuklar atmak güzel, renkli renkli mitingler yapmak da sorun değil, ama grev yapmak! Oooo, işte ona hayır!

Diğer taraftan bu kadın grevi eylemi feminist liderliğin çelişkili karakterini bir başka noktada daha ortaya sermiştir. Çağrı yapan feministler greve katılımın sadece kadınlarla sınırlı olması, erkek katılımına izin verilmemesi doğrultusunda gayretkeşlik göstermişlerdir. Ama bu, sonuçta eylemi daha baştan zayıf düşürme anlamına gelmektedir. Burada kimlik siyasetlerinin tüm çelişkileri içinde oynadıkları baltalayıcı rolün pratikteki bir örneğini görüyoruz. İşin doğrusu bu gerici bir sınırlama çabasıdır. Emekçi kadınların taleplerine duyarlı davranan birçok erkek çalışan da eyleme katılmak istemiş, ancak feministler tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Fakat yine de birçok işyerinde kadın işçiler erkek işçilerin eyleme katılmalarını olumlu karşılamış ve bir engel çıkarmamıştır. Birçok kadın emekçi, sınıf içgüdüleriyle doğru biçimde hareket ederek eylemin etkisinin ancak sınıfın birliğiyle artacağını görmüş, feminist dayatmayı boşa çıkarmıştır. Ancak bu, anladığımız kadarıyla, ne yazık ki tüm işyerlerine yayılan bir durum olamamıştır.

Örnekler, olumlu yönleriyle ya da olumsuz yönleriyle veyahut bizzat çelişkileriyle, her durumda bir temel noktaya işaret ediyor. Kimlik siyasetleri, kendilerine ana konu edindikleri sorunlar da dâhil olmak üzere, insanlığın önünde duran hayati sorunların çözülmesi için son derece yetersiz kalmakta, tüm yollar işçi sınıfına çıkmaktadır. Kapitalizmin geldiği noktada hayatın gerçekleri bunu her geçen gün daha da belirgin biçimde doğrulamaktadır. Ancak önceki dönemin olumsuz mirasından arınmak için bilinçli bir çabanın gerekliliği de aşikârdır. İşçi sınıfı hareketi tüm büyük toplumsal sorunların gerçek çözüm olanaklarını kendi bağrında taşıyan biricik gerçek adrestir. 8 Mart gibi evrensel bir günü feministlerin değil sosyalist işçi hareketinin yaratmış olması da, keza Türkiye’de tüm toplumsal sorunların mağdurlarının, olanca çeşitlilikleri içinde kendilerini ifade etmek için işçi sınıfının 1 Mayıs’ını kendilerine platform olarak görmeleri de bunu göstermektedir. Kimlik siyasetleri tek yanlılıklarını, verimsizliklerini, kısıtlılıklarını ve kimi durumlarda gerici roller oynayabildiklerini fazlasıyla göstermişlerdir. İşçiler-emekçiler mağdur oldukları farklı düzlemlerdeki sorunlar için mücadelelerini işçi hareketinin engin mirasını temel alarak sınıf örgütleri içinde ve onlarla birlikte verebilirler. Sınıf örgütlerine düşen, zengin mücadele mirasına uygun yaklaşımları geliştirmek, bunun kanallarını oluşturmaktır.