Burjuvazi Nasıl Bir Din İstiyor?


Binlerce yıldır varlıklarını koruyan büyük dinler, ortaya çıktıkları kuruluş dönemleri hariç tutulursa, her daim egemen sınıfların hizmetinde olmuşlardır. Toplumsal sistemin ve o sistemin efendisi olan egemen sınıfın ihtiyaçları ne yöndeyse dinler de ona uyarlanmış, toplumun sınıflara bölünmüşlüğünün ve egemen sınıfın toplumun geri kalanı üzerindeki tahakkümünün devam etmesi için ideolojik dayanak noktaları oluşturmuş, ezilen/sömürülen sınıfların sistemin devamına yönelik rızalarının üretilmesinde önemli bir işlev görmüştür. Bütün büyük dinler, farklı dönemlere uyarlanabilmeleri sayesinde bu kadar uzun süreler boyunca varlıklarını koruyabilmiş ve insanlığın önemli bir kesimini etkileri altında tutabilmişlerdir. Büyük dinlerin, daha sonraları geçirdikleri dönüşümle egemenlerin hizmetine girdikleri halde varlıklarını bugüne dek sürdürebilmelerinin ana nedeni insanlığın en temel ve evrensel değerlerini (iyilik, doğruluk, adalet vb. gibi) sahiplenir gözükerek vicdanlara seslenebilmeleri olmuştur.

Bir zamanlar aklın ve materyalizmin bayraktarlığına soyunan burjuvazi, siyasal iktidarı ele geçirdikten sonra, dini kurumlara ihtiyacı olduğunu keşfetmiştir. Fransız Devrimi esnasında en uç örneklerini gördüğümüz üzere, kendinden önceki feodal sistemin savunucusu olan kiliselere karşı yürüttüğü amansız savaş ve kazandığı zaferlere rağmen burjuvazi bir kurum olarak dinden vazgeçememiştir. Zaman içinde yarattığı ve her geçen gün daha da geliştirdiği medya, eğitim, spor veya farklı ideolojik araçlara rağmen “yoksullara lazım” dediği dini de kullanmaktadır. Ancak kuşkusuz bugün burjuvazinin hizmetindeki dinle ortaçağın veya daha eski dönemlerin dinsel sistemleri arasında ciddi farklılıklar oluşmuştur. Hıristiyanlığın içinden “kapitalizmin ruhu” denilen Protestanlığın çıkması bunun en bariz örneğidir. Kapitalizm ulaştığı her yerde kültürel ve toplumsal yapıyı bozarak yeni temellerde inşa ettiğinden, önce Avrupa’da Hıristiyanlık, ardından da dünyanın diğer bölgelerindeki diğer dinler zorunlu olarak dönüşerek kapitalizmin ve burjuvazinin hizmetine girmişlerdir.

Hıristiyanlıktan sonra en kitlesel ikinci din olan İslamiyetin geçirdiği süreç de benzer yönde olmuştur. İslam coğrafyası olarak adlandırabileceğimiz (Kuzey Afrika’nın batı ucundaki Moritanya’dan Güneydoğu Asya’daki Endonezya’ya uzanan) geniş bölge, asıl olarak 18. yüzyıldan itibaren kapitalizmin hâkimiyetine girmeye başlamış ve ancak 1950’li yıllardan sonra gerçek anlamda kapitalist sanayi filizlenmiştir. İslam coğrafyasında modern anlamda burjuva sınıfların oluşması ve toplumun kapitalistleşmesi de bu bağlamda geç bir dönemde gerçekleşmiştir. Fakat kapitalistleşme sürecinin görece gecikmişliği, burjuvazinin İslam dinini kendi çıkarları temelinde revize etmesini ve kullanmasını engellememiştir. İslam coğrafyasında yer alan ülkelerde dinin etkisi, toplumdaki dindarlığın düzeyi, dinin toplumsal, siyasal ve gündelik hayattaki yeri farklılıklar içermekle birlikte, işlevi değişmemektedir. İslamiyet, Hıristiyanlığa nazaran çok farklı bir tarihsel-kültürel arka plana sahip olmakla birlikte, nihayetinde kendini kapitalizme uyarlamış ve etkisini sürdürmeyi bilmiştir. Kuşkusuz binlerce yıla dayanan tarihsel-kültürel-siyasal yapılar sözkonusu olduğunda tek taraflı bir etkilenmeden bahsetmek mümkün değildir. Bu bağlamda İslam hem dönüşmüş hem de bulunduğu coğrafyadaki toplumsal-siyasal gelişimi etkileyerek bir sentezin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

İslam, kapitalizm ve modernleşme

Öncelikle belirtmemiz gerekir ki İslamiyetle kapitalizm arasındaki ilişki, üzerine oldukça yüklü tartışmaların yürütüldüğü bir konudur. Bunun altında kapitalizmin İslam coğrafyasında doğal yollardan ve kendiliğinden gelişmemiş olması ve fakat 18. yüzyıldan itibaren dışarıdan ve zor yoluyla bu coğrafyaya hâkim olması olgusu yatmaktadır. Yani İslamın hâkim olduğu bu coğrafyada süregiden toplumsal sistem kapitalizmi doğurmamıştır. İslam coğrafyasında kapitalizm öncesi dönemde asıl olarak despotik Doğu toplumları hüküm sürmüş ve İslam kültürü-anlayışı da bu toplumsal temele göre şekillenmiştir. Bu despotik Doğu toplumlarının en temel özelliklerinden birisi ise Batı’dan farklı olarak, o dönemde temel üretim aracı olan toprakta özel mülkiyetin olmayışıdır ki, özel mülkiyet olmadan burjuva sınıfın ve burjuva sınıf olmadan da kapitalizmin gelişmesi mümkün değildir.

Ancak bu tarihsel-kültürel arka plandan yola çıkarak İslam ile kapitalizm arasında aşılmaz bir karşıtlık bulunduğunu söylemek doğru değildir. Çünkü İslamiyetin şekillendiği despotik Doğu toplumları da neticede sınıflı toplumlardır ve İslamiyet de yüzyıllar boyunca egemen sınıfın çıkarlarına hizmet etmiştir. Hem ideolojik hem hukuksal hem de siyasal bir araç olarak İslamiyet, toplumsal hayata nüfuz eden ve onu şekillendirmeye çalışan bir kurum olarak, egemen sınıfın çıkarlarına hizmet etme ve yönetilen-ezilen-sömürülen sınıfları baskı altında tutma kapasitesine sahiptir. İslam coğrafyasında yer alan toplumların ekonomik altyapısı kapitalizm yönünde değişirken üstyapının aynı hızda ve düzeyde buna eşlik etmemesi ve başlangıçta tarihsel ilerlemeye yönelik bazı tepkilerin İslam bayrağını kullanmış olması sonucu değiştirmemiştir.

Türkiye’de cumhuriyetle birlikte Osmanlı dönemindekine nazaran toplumsal hayattaki ağırlığı azalan İslamiyet, bununla birlikte egemen sınıfın iç kavgasının konusu haline gelmiştir. Kapitalist gelişmeye değil ama Kemalist bürokrasinin öngördüğü türden bir kapitalist gelişmeye/siyasi rejime karşı çıkan, Kemalizmle iktidar kavgasına tutuşan mülk sahibi kesimler, toplumda yaygın olan dini hassasiyetleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmışlar ve Kemalistleri “dinsiz” ilan ederek onun toplumsal dayanağını zayıflatmaya çalışmışlardır. Zaten halktan kopuk olan Kemalist elitlerin din olgusuna son derece yanlış, biçimci ve zorbaca yaklaşmaları da bu algının güçlenmesine hizmet etmiştir. Modernleşmeyi ve Batılılaşmayı kendine ülkü edinen Kemalizmin halkın yüzlerce yıllık kültür ve geleneklerini dayatmacı ve baskıcı bir tarzda değiştirmeye çalışması, kaçınılmaz olarak ters tepmiş ve dini hassasiyetleri güçlü olan halkta Kemalizmle özdeşleştirdikleri modernleşmeye karşı bir tepkinin doğmasına yol açmıştır. Uzun yıllar boyu modernleşmek dinsizleşmekle, köklerini reddetmekle ve yüzlerce yıllık kültürüne, geleneklerine ihanet etmekle aynı şey olarak algılanmıştır. Kemalizm aşısını yemiş olan sol hareketin, dine onun ve Stalinizmin yanlış anlayışını sahiplenerek yaklaşması ve paralel biçimde sağ iktidarların da halkı sol hareketten uzak tutmak için dini değerleri kullanması yukarıda bahsi geçen toplumsal algıyı güçlendirmiştir.

Oysa İslamiyetin otomatik bir biçimde gericilikle ya da modernleşme karşıtlığıyla damgalanması yahut kapitalizme karşıt bir öz taşıdığının söylenmesi doğru değildir. Bugün için İslamcılık, içinde geniş bir yelpazeyi barındıran siyasal akımları ifade etmektedir. Farklı İslamcı hareketlerin farklı siyasi çizgileri sözkonusudur. Gerçekten de kapitalizme karşı bir çizgide olanlar da, koyu ve gerici bir şeriat rejimini savunanlar da vardır. Ama İslamcı hareketlerin ana kolları açısından mesele çoktan beridir kapitalizm karşıtlığı ya da modernleşme karşıtlığı olmaktan çıkmıştır. İslam coğrafyasında oldukça nüfuzlu olan Müslüman Kardeşler ve Türkiye’deki AKP örnekleri bunun göstergeleridir. Son on yılda tanık olduğumuz üzere, AKP iktidarı altında muazzam bir kapitalist gelişme yaşanmış, Türkiye alt-emperyalist bir ülke haline gelmiştir. Neo-liberal ekonomi politikaların hayata geçirilmesinde, işçi sınıfının haklarına yönelik saldırılarda, sermayeyi abad etmede AKP’nin eline su dökecek bir başka burjuva parti henüz çıkmamıştır.

Elbette İslamiyetin ortaya çıktığı haliyle, daha baştan kapitalizme tastamam uyan bir değerler sistemi oluşturduğunu söylemek saçma olurdu. Zaten asıl mesele, dinsel sistemlerin savunduğu bu değerlerin zamanla kapitalist toplumun yapısına ve ihtiyaçlarına uyarlanıp uyarlanmamasıdır. Tam da bu yüzden, kapitalizme karşı olduğunu söyleyen İslamcılar Kuran’dan veya İslami literatürden kendi düşüncelerini destekleyen bolca argüman bulabilmektedirler. Çünkü İslamiyet de tıpkı diğer dinler gibi, ilk ortaya çıktığı süreçte ilerici bir rol oynamış ve o günün toplumundaki ezilenlerin, yoksulların sesi olmuştur. Dolayısıyla ilk dönemin ayetleri veya Muhammed’in söylemi incelendiğinde, ezilen sınıflar lehine pek çok argüman bulmak mümkündür. Ancak kısa süreli bu kuruluş sürecinin ardından gelen yüzlerce yıl boyunca İslamiyet egemen sınıflara hizmet eden bir din olmuştur ve bu bakımdan İslamiyetin kapitalizme karşıt bir öz taşıdığını söylemek yanlıştır. İslamiyet ne toplumun sınıflara bölünmesine, ne üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete ve ne de diğer ayrımcılıklara karşıdır:

“Allah tüm insanlardan, peygamber diğer insanlardan, onun yakın çevresi olan ehl-i beyt benzeri kimi ayrıcalıklı gruplar geri kalanlardan, mülk sahibi olanlar mülksüzlerden, mülksüzler kölelerden ve nihayet erkekler kadınlardan üstündür. Toplumda kimilerinin zengin-mülk sahibi, kimilerinin ise fakir-mülksüz olması da Kuran’da yazılı olanlara ters bir durum değildir. Bilâkis ‘Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır’ (Al’i İmran 3.27) denilerek mülk sahibi sınıfların meşruiyeti sağlanmıştır. Toplumdaki eşitsizlik bizzat Allah’ın isteği olarak konulduğundan, fakirliğine ve ezilmişliğine isyan etmek Allah’a isyan etmekle eş tutulmuştur: ‘Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Onların dünya hayatındaki geçimlerini de aralarında biz taksim etmişizdir. Onları derece derece birbirlerine üstün kıldık ki birbirilerine işlerini gördürebilsinler.’(Zuhruf:32)” (Kerem Dağlı, İslam ve Kapitalizm, MT, no.11)

Hâkim İslam anlayışı (bugün kimileri “gerçek İslam” diyerek İslamiyetin ilk dönemlerindeki daha eşitlikçi yönlerini öne çıkarmaya çalışsa da) toplumdaki eşitsizliğin ezeli ve ebedi olduğunu, hatta takdir-i ilahi olduğunu, yani değiştirilemeyecek bir şey olduğunu vaaz etmektedir. İşçiler, emekçiler, yoksullar ve ezilenler fani dünyadaki bu çilelere isyan etmeden katlanmalı ve ebedi öteki dünyadaki mükâfatın hayaliyle yaşamalıdırlar. İslami şeriat düzeni, zenginliğin, ayrıcalıkların, servetin belirli ellerde toplanmasının ve mevcut sınıfsal eşitsizliklerin üzerini “mülk Allah’ındır” söylemiyle örterek, toplumsal eşitsizliği ezilen ve sömürülen sınıfların gözünde meşrulaştıran bir yaklaşımı savunmaktadır. Günümüz İslamcılarının anlayışında, işçinin emeğini sömüren patron da, kendisine şükredilmesi gereken bir rızk dağıtıcı konumundadır.

Hâkim İslam anlayışının emek-sermaye ilişkisine bakışı

Türkiye’de kapitalizm geliştikçe İslami anlayışın da buna paralel bir dönüşüm geçirdiğini söylemiştik. Burjuvazinin ve işçi sınıfının gelişmesi, sanayinin kurulması, toplumsal ilişkilerin büyük bir hızla adeta altüst olurcasına değişmesi bu dönüşümü koşullandırmış, Batıdaki gelişimden ziyadesiyle etkilenmiş olan aydınlar da İslam anlayışını çeşitli kereler revizyona tâbi tutmuşlardır. Bu bağlamda, Osmanlının son dönemindeki modernleşme hareketleriyle birlikte, o günden bugüne bir tür İslam Kalvenizminin geliştirilmeye çalışıldığını söylemek mümkündür. Ziya Gökalpler ve Mehmed Akiflerle başlayan bu süreç Fethullah Gülenlerle devam etmiştir.

Özellikle Gökalp “İslam dinini yenilemek” saikiyle çalışmalarda bulunmuş, “dinin milli şekilde canlandırılması, dinden masalların uzaklaştırılması, ayin ve merasimlerin, hutbenin ve ezanın Türkçeleştirilmesi” gerektiğini söyleyerek “dinde reformun gerçekleştirilmesi”nin şart olduğunu ileri sürmüştür. Gökalp’in bu görüşleri, TC’nin 1928 yılında giriştiği “dinde reform” hareketine de temel olmuştur. İlahiyat Fakülteleri ve Diyanet İşleri Bakanlığı eliyle din devletin kontrolüne alınmış ve Protestan/modern bir İslam anlayışı yaratılmaya çalışılmıştır. Kemalist cumhuriyetin bu çabaları dindar halkta ve İslamcı kesimlerde ciddi tepkilere neden olmuşsa da, sonuç olarak İslam anlayışının modernleşmesine ve revizyonuna ciddi etkileri olmuştur. Kemalizmin yaklaşımına karşı çıkan İslamcılar da İslamî anlayışı revize etmekten geri durmamışlardır. Bu sürecin son noktasını ise genelde AKP’nin ve özelde Fethullahçı hareketin oluşturduğunu ifade edebiliriz. İçinde farklı İslamcı hareket ve/veya kadroları da barındıran bir parti olarak AKP, aslında İslam Kalvenizminin en iyi temsilcisi olarak görülebilir.

İslam Kalvenizmi ya da Protestan İslam kavramlarıyla anlatılmaya çalışılan şey, modern ve kapitalizmle uyumlu bir İslam anlayışıdır. Bu anlayışın emek-sermaye ilişkisine, işçi sınıfının çalışma hayatına veya kapitalizmin işleyişine dair ortaya koyduğu görüşler, Avrupa’daki Hıristiyan-Protestan anlayışın açılımlarından farklı değildir. Hatta büyük oranda etkilenmenin olduğunu teslim etmek gerekir. Zaten Gökalp’le başlayan ve bugün Fethullah Gülen’le devam eden çabaların Max Weber’in yaklaşımından[1] etkilendiği malûmdur.

Protestan ahlâkına göre çalışma, insanın tanrı rızasını kazanması için bir vesiledir ve kişinin bir “meslek” sahibi olarak çalışmasıyla gerçekleşir. Meslek, yaşamın amacı ve sınırsız çalışma alanı demektir. Çalışmak tanrının emridir ve yeryüzünde tanrının hâkimiyeti ancak insanın çalışmasıyla gerçekleşecektir. Protestan ahlâkı, insanın çalışmasını ve buna bağlı olarak mesleğinde başarılı olmasını veya sahip olduğu zenginliği, onun yaptığı işin tanrı tarafından beğenildiğinin işareti olarak görür. Kıyamet gününde insanlara inançla ilgili sorular değil, çalışıp çalışmadıkları ile ilgili sorular sorulacaktır. İnsan tanrının yeryüzündeki irade ve buyruğunun aktif bir aleti konumunda görüldüğünden, kendisine emanet edilen mülke karşı bir ödev duygusuyla yaklaşmalıdır. Bu nedenle mülk arttıkça tanrının şanı için mülkü kaybolmadan tutma (biriktirme) ve durmadan çalışarak çoğaltma (yatırım yapma) yükümlülüğü de artar. Tanrı katında seçkin ve sevgili kul olma, gününü gün etmekle değil, çağrıldığına inandığı iş/meslekte gösterişsiz, disiplinli, hakkını vererek çalışmak ve tanrının şanını yüceltmekle mümkün olabilecektir. Seçilmiş kul olmanın ölçüsü, bir meslek içerisinde disiplinli, sürekli ve sistematik çalışmak, zamanı olabildiğince verimli kullanmak, çalışma hayatının moral kurallarına uygun davranmak, savurganlıktan ve gösterişten uzak durmaktır.

Protestan ahlâkının ortaya koyduğu bu anlayış, bugünün modern İslam anlayışında neredeyse olduğu gibi yer almaktadır. O kadar ki, modern İslam anlayışının mottosu şu olmuştur: “İslam dini çalışma dinidir!” Bu anlayışın ilk temsilcilerinden Mehmed Akif çalışmayı özgürlüğün olmazsa olmaz şartı olarak ifade etmiş, İslam dünyasının içine düştüğü her türlü olumsuzluğun tembellikten kaynaklandığını ileri sürmüştür. Akif’e göre insan çalışmak zorunda olan bir varlıktır, çalışmayan insanın hayat hakkı yoktur, çalışmak insan haysiyetinin ölçüsü ve varlığının bir boyutudur. İnsan hem ibadetlerini yerine getirmek hem de insanlık onurunu korumak için çalışmak zorundadır. İbadetle dolu dinibütün bir yaşam tarzı ile kapitalist iş ilişkileri arasındaki karşıtlığı çözmeye çalışan Akif, Kuran’da bulunan “namaz bitince yeryüzüne yayılınız ve işlerinizle meşgul olunuz” ayetini kullanarak İslamın ahret ile dünya arasında denge kurmuş bir din olduğunu belirtmiş ve ebedi olan ahret hayatının kazanılması için bu dünyada çok çalışmak gerekliliği üzerinde durmuştur. Ona göre, ahretin ihyası dünyanın imanı ile mümkündür, herkesin kurtuluşu çalışmasına bağlıdır!

Modern İslam anlayışı, toplumun sınıflara bölünmüş olmasının ve/veya kiminin işçi kiminin patron olmasının sebebini “Allah’ın kullarını imtihan etmek istemesi” olarak koymaktadır. Bu anlayışın düstur edindiği söz “sen ağa ben ağa, bu inekleri kim sağa” deyişidir. Herkesin aynı ekonomik imkânlara sahip olması durumunda kimsenin çalışmayacağı savunulmaktadır. Özel mülkiyet ve hür teşebbüs en önem verilen değerlerdir. İslamın temelinde yer alan “mülk Allah’ındır” ilkesi de, “mülk Allah’ındır, ancak Allah halifesi olarak yarattığı insana, onu imtihan etmek maksadıyla mal ve mülk vermekte ve imtihan sırrı olarak dilediği kişiye dilediği kadar mülk takdir etmektedir” ifadesiyle tamamlanmaktadır.

Çalışma hayatının detaylarına da el atılarak, işçinin rüşvet ve yolsuzluğa bulaşmaması, verimsizliğe ve kaytarmaya düşmemesi, sadakatsizlik etmemesi ve çıkar çatışmalarına girmemesi gerektiği telkin edilmektedir. Amaçlanan, emek ve sermaye arasında bir “bütünlüğün” sağlanması ve “dengenin” gözetilmesidir. Emek ve sermaye birbirleriyle çatışan güçler olarak değil, Allah öyle yarattığı için varolan ve bu bağlamda değişmesi mümkün olmayan bir denge oluşturan, birbirini bütünleyen güçlerdir! İslamî anlayış, “emek de sermaye de değerlidir ve haksız tecavüzlere karşı korunmalı, bir arada tekâmül (gelişim) ve teavün (yardımlaşma) halinde bulunmalıdır” demektedir. Serveti olan bunu sermaye haline getirerek üretime ve ekonomiye kazandırmalı, olmayan da emeğini ve zamanını üretken biçimde değerlendirerek helal yoldan rızık elde etmek için çalışmalıdır. En iyi kazanç, işine saygı gösteren ve işverene saygı ile bakan işçinin elde ettiği kazançtır. Bu sebeple işçinin işini en güzel biçimde yapması, yöneticisine itaat etmesi, ekmeğini yediği işverenine karşı sadık olması, işini bilmesi, temiz ve düzgün çalışması, işverene ait eşya ve teçhizatı düzgün ve yerinde kullanması, dürüst ve güvenilir olması gerekir. Tabii bunlara karşılık işveren de işçisine karşı adil olmalı, işi ehline vermeli, işçisini görüp gözetmeli, ücretini teri soğumadan ödemeli, iş yükünü makul ölçülerde düzenlemeli, ona karşı dürüst olmalı, verdiği söze ve taahhütlere sadık olmalıdır. Bu esnada devlet de boş durmamalı, sosyal niteliğini korumalı, toplumsal uyuşmazlıklarda hakem rolünü korumalı, sendikaların ve mesleki örgütlenmelerin farklı toplumsal projelere (!) alet edilmesinin önüne geçmeli ve grev-lokavt haklarının farklı amaçlar için kullanılmasını engellemelidir! Bu telkinlere uyulursa emek ve sermaye arasında çatışma olmayacak, Batı toplumlarını kargaşaya sürükleyen sınıf kavgaları vuku bulmayacaktır!

İşte burjuvazinin istediği ve onayladığı İslam anlayışı budur. Bu anlayışla zihni yoğrulmuş, dindar ve muhafazakâr temellerde yetişmiş, İslamî normlara uygun bir hayat yaşayan işçi, tam da bir patronun isteyeceği türden bir işçi olacaktır. Toplumun sınıflara bölünmüş olmasını sorgulamayacak, azgınca sömürülmesine isyan etmeyecek, uzun çalışma saatlerine ve yoğun iş temposuna tevekkül içinde boyun eğecek, haklarının sürekli gaspedilmesine ve insan yerine dahi konmamasına rağmen patrona saygıda kusur etmeyecek, sendikalaşıp örgütlenerek sadakatsizlikte bulunmayacak, iş cinayetlerini kaderi olarak görecektir!

Kurtuluş İslamda mıdır?

Özellikle son on yıllık AKP iktidarı döneminde burjuvazi istediği dindar-muhafazakâr işçi tipini yaratmakta oldukça başarılı olmuştur. Son yıllarda sanayi işçileri üzerine yapılan bir araştırmanın[2] sonuçlarına göre, evli, metal-makine-petrokimya gibi ağır sanayi kollarında çalışan ve şehirlerde yaşayan işçilerde, diğerlerine nazaran dini yönelim daha kuvvetlidir. İşyerinde uzun yıllar boyu çalışan işçilerde de dini yönelimin daha yüksek olduğu görülmüştür. Dini yönelimi görece yüksek olan bu işçilerde, “iş yönelimli-çileci çalışma tutumu”nun[3] hâkim olduğu da araştırmanın ortaya koyduğu bir diğer sonuçtur.

Yukarıdaki gruba giren işçiler, işçi sınıfının gerek sayıca gerekse de nitel olarak önemli bir kesimini oluşturmaktadır. Burjuvazi açısından çok daha önemli olan ağır sanayi kollarında çalışan işçilerin önemli bir kısmı bu kategoridedir. Evli, çocuklu, istikrarlı, itaatkâr, kanaatkâr, çalışkan, disiplinli işçi tipiyle dindar-muhafazakâr işçi tipi örtüşmektedir. Bu da AKP’nin işçi-emekçiler arasında dini ve muhafazakâr eğilimleri güçlendirmek için neden bu kadar çabaladığını basit bir şekilde ortaya koymaktadır. Son on yıllık süreçte, gerek tarikatlar gerekse çeşitli dinsel örgütlenmeler aracılığıyla, işçi sınıfının vasıflı kesimlerini fabrikalarda örgütlemeye dönük yoğun bir çaba söz konusudur.

Dindar-muhafazakâr gençlik projeleri burjuva düzenin geleceğinin en önemli garantilerinden biri haline gelmiştir. Ancak işçi ve emekçiler için dindar-muhafazakâr bir yaşam tarzı isteyen burjuvazinin kendisi bunun tam tersini yapmaktadır. İslamcı yazarlardan bazıları bu çelişkiye bizzat dikkat çekmekte ve bu çelişkinin halktaki İslam algısına uzun vadede zarar vereceğini söyleyerek uyarıda bulunmaktadırlar:

“Eskinin idealist Müslüman işadamları için artık dini idealler, ticaretin yanında sponsor olunan üçüncül iş durumuna gelmiştir. Bu şirketlerin ilk işleri daha kârlı yatırımlara girişmek ve yapılan işten elde edilen geliri artırmak, ikinci işleri ise siyasal iktidarla ve ona yakın belediyelerle yakın ilişkiler kurarak rant kovalamak olmuştur. … Artık daha fazla kazanmak, dünyanın her yerinde üretim ve ihracat yapmak, daha güçlü holdingler kurmak, maliyeti kısıp satışları artırmak, daha pahalı arabalara binip daha sarayvari evlerde oturmak, hem daha çok kazanıp hem daha çok tüketmek ‘şehveti’ eski dini ideallerinin yerini almaya başlamıştır. … Özel hayatlarında kendilerini iş dünyasında geri bırakan göksel tanrının mesajını dinliyor gibi yapıp dünyevi piyasa tanrısının mesajlarına göre hareket etmek, eskinin Müslüman işadamlarını maddi anlamda daha zengin yaparken maneviyatlarını öldürmüştür. Artık kâr amacıyla çalışanlarına asgari ücreti bile fazla bulup bazı zamanlar onun da altında ücretler ödemek, kendisi milyon dolarlık arabalara binerken işçilerin yemeğini ve servis hizmetini kesmek, bankalarla faizci ya da ‘kâr paycı’ ilişkiler içine girmek, amaçsız tüketimi özendirmek için reklamlar yayınlamak, rakiplerini ezmek için türlü ticari dolaplar çevirmek, sendikalaşan işçilerini işten atmak, daha ucuz olduğu için taşeron emek kullanmak, kamu mallarını ucuza kapatmak yeni tanrılarının akaidine göre mubahtır.” (Adem Çaylak, Milat Gazetesi, 7 Mart 2013)

Açıktır ki, burjuvazinin kendisinin dinden anladığı ile işçi-emekçilere vaaz ettiği din tamamen farklıdır. Burjuvaların dini başka, işçilerin dini başkadır. En insani ve evrensel değerleri bile savunsa, hiçbir dinin sınıfsal ayrımlardan bağımsız kalma şansı yoktur. Zaten bahsi geçen araştırma da, işyerlerinde, eğitim seviyesi daha yüksek olan müdürler ve yöneticiler arasında dini yönelimin çeşitli boyutlarının (inanç, uygulama ve duygu) çok daha zayıf olduğunu istatistikî verilerle ortaya koymaktadır. Yani müdürler ve yöneticiler arasında hem dindar olanların sayısı, hem de dindarım dese bile bunun gereklerini yerine getirenlerin sayısı daha azdır.

Bu tablo, Marksizmin dinler konusundaki çözümlemesini açık bir biçimde doğrulamaktadır; “din yoksullar ve ezilenler içindir”. Marx bu gerçekliği çokça kullanılan (ama bir o kadar da yanlış anlaşılan) şu sözleriyle özetlemiştir: “Din bu dünyanın genel kuramı, geniş kapsamlı özeti, yaygın mantığı, manevi yüceliği, coşkusu, ahlâkça onaylanması, görkemli bütünlüğü, avuntu sağlamaya ve haklı kılmaya yarayan evrensel temelidir. İnsanın özünün hayali olarak gerçekleşmesidir, çünkü insanın sahici bir gerçekliği yoktur. Bu nedenle dine karşı savaşım, manevi kokusu din olan bu dünyaya karşı da dolaylı olarak savaşımdır. Din baskı altındaki yaratığın iç geçirmesi, taş yürekli bir dünyanın duygusu ve ruhsuz koşulların ruhudur. Halkın afyonudur. Bu nedenlerle de, halkın hayali mutluluğu olarak dinin kaldırılması, halkın gerçek mutluluğunu istemektir.”

Marx’ın da anlatmaya çalıştığı gibi, insanlığa sefaletten, acıdan, baskılardan, yozlaşmadan ve savaşlardan başka bir şey sunamayan günümüzün kapitalist dünyasında işçi-emekçi sınıfların dine sığınmasında anlaşılmayacak bir şey yoktur. Acı çeken, ezilen ve sömürülen sınıflar avuntuyu dinde aramakta, ahrette yaşayacağı güzel günlerin umuduyla sabretmekte, kapitalist çürümüşlüğe, yozlaşmaya ve ahlâksızlığa karşı ruhunu dinle kurtarmaya çalışmaktadır. Din, tıpkı bir ağrı kesici gibi onun çektiği acıları daha az hissetmesini sağlamaktadır.

Bu yüzden de komünistlere düşen, ezilenlerin ve sömürülenlerin dini duygularıyla alay etmek, onları inançlarından dolayı küçük görmek veya aşağılamak değil, bu durumu yaratan toplumsal koşulları değiştirmeye çalışmaktır. Ağrılar sona erdiğinde ağrı kesiciye olan ihtiyaç da kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Bugün için işçi sınıfının çoğunluğunu oluşturan dindar işçileri kazanmanın ve onları sosyalizm mücadelesine çekmenin yolları bulunmadan da bu mümkün olmayacaktır. İlk şart da, dine Kemalist-Stalinist gözlüklerle bakmaktan kurtulmaktır.



[1] Max Weber, Protestan anlayışının kapitalizmin gelişiminin önünü açtığını savunuyordu.

[2] Dr. Sefer Yavuz, Dini Değerlerin Çalışma Hayatındaki Yeri-Sanayi İşçileri Üzerine Bir Araştırma, Kum Saati Yay.

[3] İş yönelimli-çileci çalışma tutumu ile kastedilen, Protestan çalışma ahlâkı bağlamında anlattığımız tanıma uyan bir tutumdur. Çalışmaya büyük önem verilerek adeta ibadet haline getirilmesi, disiplinli çalışmaya önem verilmesi, çalışmanın sadece ihtiyaçların temini için değil aynı zamanda mutluluk ve iç huzuru için de gerekli görülmesi, kendini çalışmaya adama vb. değerler bu tutumun içeriğini oluşturmaktadır. İşini hakkıyla yapmak, bu tutumun anahtar deyişidir.

(Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no: 103, Ekim 2013)