Navigation

AKP’nin Eylem Planı ve Erdoğan’ın Başkanlık Arzusu

1 Kasım seçimleriyle tek başına iktidar olan AKP, 2016 eylem planını açıkladı. 3, 6 ve 12 ay içerisinde gerçekleştirilecek “reformlar” olarak sınıflandırılan 216 düzenlemenin ezici çoğunluğunu sermayenin önünü açacak ekonomik icraatlar ve Erdoğan’ın başkanlık arzusunun önündeki engelleri kaldıracak siyasi hamleler oluşturuyor. Burjuva ekonomistlerin de eleştiriler getirdiği paketten, işçiye-emekçiye düşen pay ise son derece sınırlı. Asgari ücretin 1300 lira yapılması gibi, işçi-emekçilere “seçim rüşveti” olarak verilen göz boyayıcı vaatlerin de, temel sorunları ortadan kaldırmayacağını baştan söyleyelim.

64. hükümetin bir reform hükümeti olacağını söyleyen Davutoğlu, eylem planının nasıl hazırlandığını şöyle açıklıyor: “Bu Eylem Planı vatandaşlarımızın talep ve ihtiyaçları esas alınarak hazırlanmıştır. Hiç kuşkusuz birinci önceliğimiz, demokrasimizi güçlendirmektir. Temel hak ve hürriyetler alanını genişletmek, sosyal devlet ilkesini tam olarak hayata geçirmek ve bütün alanlarda toplumu güçlendirmek; reformlarımızı kalıcı ve sürekli kılmak, kamu idaresinde vatandaşa hizmet odaklı bir yapılanmayı esas almak, yatırım ortamını iyileştirmek, çalışanlarımızın hayat standartlarını yükseltmek ve ekonomimizin rekabetçi karakterini güçlendirmek, hükümetimizin öncelikli hedefleridir.” Uzun söze ne hacet, AKP’nin devletin dümenini henüz eline geçirmediği ilk yıllarında bu tür sözler pek çok kişiye inandırıcı görünebilirdi. Ancak özellikle 2011 yılından beri AKP hükümetlerinin politik hattı ortadadır. Giderek otoriterleşen AKP, temel hak ve hürriyetleri tırpanlamış, işçilerin kazanılmış haklarını tek tek ellerinden almaya girişmiştir. Dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasına girdiği söylenen Türkiye iş kazalarında dünya üçüncüsü olmuş, insani gelişmişlik endeksine göre ise 72. sırada yer almıştır.

Aslında ekonomik tablonun hiç de parlak olmamasına rağmen, AKP zorla ve algı operasyonlarıyla emekçi kitlelerin desteğini alabiliyor. “2016 Eylem Planı” vesilesiyle bir kez daha görüyoruz ki, AKP, icraatlarının reklâmlarını yapma konusunda son derece mahir. Elindeki muazzam medya araçları (televizyon kanalları, gazeteler, internet siteleri, sosyal medya) sayesinde, bire bin katarak geniş kitlelerde büyük bir yanılsama yaratıyor. “2016 Eylem Planı” da bunun tipik örneklerinden birisidir. Hükümetin takviminde yer alan planları burada tek tek ele almanın imkânı olmasa da, öne çıkanları incelediğimizde AKP’nin bir “reform paketinden” çok, büyük bir propaganda atraksiyonuna imza attığını görüyoruz. Unutulmasın, Davutoğlu Kasım 2014’te de, yanına bakanları alarak büyük bir şovla 25 maddelik bir “yapısal reform paketi” açıklamıştı. Bugün belki de kimsenin hatırlamadığı bu “reformları”, AKP, yeniden hükümetin ajandasına süslü cümlelerle ekliyor.

AKP’nin vaatleri

AKP’nin öne çıkarttığı konulardan birisi asgari ücretin 1300 TL’ye çıkartılması. Asgari ücrete yapılan %30’luk zam sadece göz boyuyor. İlk bakışta yüksek bir oran gibi gözükse bile, asgari ücreti açlık sınırının üstüne çıkarmaya bile yetmiyor. 1300 liranın bir aileyi geçindirmeye yetmeyeceği ortada. TÜİK bile Asgari Ücret Tespit Komisyonuna asgari ücretin 1600 lira olması gerektiği yönünde fikir beyan etti. İşçilerin alım gücü enflasyon karşısında yıllardır eriyip gidiyor. İşçiler zammı sevinçle karşılasalar bile, 1300 liranın temel ihtiyaç maddelerine gelmeye başlayan yeni zamlarla birlikte kuşa döneceğinin farkındalar. Ayrıca şu anda 6 ayda bir zam yapılan asgari ücrete 300 liralık zamdan sonra 2 yıl boyunca zam yapılmama ihtimali de var. Aslında işçilerin alım gücünü arttırmayacak olan bir zammı, AKP, sanki büyük bir artış yapıyormuş gibi sunarak işçilerin gözünü boyamaya çalışmaktadır. Asgari ücretin hangi koşullarda 1300 TL olacağını da önümüzdeki haftalarda göreceğiz!

Asgari ücretin 1300 lira olmasına elbette sermayeden itirazlar geldi. “Yükümüzü hafifletin” diyen burjuvazinin AKP hükümetinden taleplerinin başında sigorta primlerinin devlet tarafından ödenmesi geliyor. 7 Haziran seçimlerinden önce asgari ücreti arttırmayı vaat eden muhalefet partilerine AKP, “kaynağı nereden bulacaksınız?” diye soruyordu. AKP’nin, burjuvazinin destek talebi için kaynağı nereden bulacağı belli: İşsizlik Fonu. Sözde işçilerin işsiz kaldığında faydalanmaları için oluşturulan bu fon, işçiden çok sermaye için kullanılıyor. Türlü engellerle işçilerin bu fondan faydalanmasının önüne geçilirken, sıra sermayenin ihtiyaçlarını gidermeye geldiğinde hükümet son derece bonkör davranıyor.

Patronların bir diğer talebi ise kıdem tazminatı “sorununa” bir çözüm bulunması. Kıdem tazminatının fona devredilmesi yıllardır AKP hükümetlerinin gündeminde olan bir konu. Ancak işçi için belirli ölçülerde de olsa iş güvencesi anlamına gelen kıdem tazminatının fona devredilmesi, genel olarak bu iş güvencesinin ortadan kaldırılması olarak algılandığı için bugüne kadar hayata geçirilemedi. Birkaç defa bu konuyu gündeme getirip işçilerin tepkisini ölçen AKP, ortamın kıdem tazminatının gasp edilmesine müsait olmadığını görünce saldırıyı rafa kaldırdı. 2016 Eylem Planından anlaşılıyor ki bu saldırı tekrar raftan indirilmiş durumda. 21 Marta kadar “kıdem tazminatı sisteminde yaşanan sorunların çözümü amacıyla ilgili sosyal taraflarla istişare içinde gerekli mevzuat düzenlemesi yapılacak” deniyor. “İlgili sosyal taraflardan” sermaye için, kıdem tazminatının fona devredilmesi, ayağındaki prangadan kurtulmak anlamına geliyor. Bu bakımdan sermaye pozisyonunu koruyor. Diğer “sosyal taraf” olan sendikalara gelince, aynı şeyi söylemek zor. Türk-İş ve Hak-İş kongrelerinin gösterdiği üzere AKP’nin sendikalar üzerindeki egemenliği giderek artmaktadır. Türk-İş kıdem tazminatının gaspını şifahen de olsa “genel grev sebebi” olarak değerlendirmeye devam ediyor. Ancak işçi sınıfı sendikal bürokrasiye basınç bindiremezse, “genel grev” tehditleri kâğıt üstünde kalacak ve kıdem tazminatı gasp edilecektir.

AKP’nin üç ay içerisinde yerine getireceğini açıkladığı diğer vaatler arasında, emekli maaşlarına 100 lira zam, muhtarlara 1300 lira maaş, polislerin ve uzman erbaşların ek göstergelerinin 3 bin liraya çıkartılması, 30 bin öğretmenin atanması, gençlerin genel sağlık sigortası borçlarının silinmesi yer alıyor. Kriz dönemlerinde kolluk kuvvetlerinin maaşlarının arttırılması burjuvazinin bilinen yöntemlerinden birisidir. Erdoğan da otoriterleşmenin bir sonucu ve gereği olarak asker ve polisi kendisine daha sıkı bağlamayı amaçlıyor. Diğer vaatler ise, aslen Erdoğan’ın arzuladığı başkanlık sistemini kitlelere kabul ettirebilmek için verilen kırıntılardır. Kitleler bir taraftan baskı ve algı operasyonlarıyla korkutulurken diğer taraftan bu kırıntılarla kitlelerin mevcut yönetimden memnun kalmaları sağlanmaya çalışılıyor. AKP, millete daha iyi hizmet etmek istediğini, bundan çok daha fazlasını vermek istediğini ama mevcut parlamenter rejimin buna izin vermediğini iddia ediyor! AKP kurmayları, “Dünyanın en gelişmiş ülkeleri madem bugün başkanlık sistemi ile yönetiliyor, demek ki burada bir özellik var. Öyleyse biz bundan niye korkuyoruz, niye çekiniyoruz, niye kaçıyoruz?” diyorlar. Başkanlık sistemi olsa Türkiye ekonomisi daha da büyüyecek ve dünyanın sayılı ülkeleri arasında yer alacakmış!

AKP yanlısı ekonomistler paketi överken, diğer burjuva ekonomistler ise yapısal reformlar içermediğini söyleyerek yetersiz buldular. AKP’nin icraat listesini yetersiz bulanların ortak savı, yapısal reformlarla Türkiye’nin bu krizi atlatabileceği ama hükümetin böylesi bir ajandaya sahip olmadığıdır. Bu çerçeveye oturan değerlendirmeler mevcut konjonktürü ve kapitalizmin krizlerini anlamaktan uzaktır. Kapitalist sistemin çıkmazda olduğunu, derin bir krizin içinde debelenmekte olduğunu sıklıkla vurguluyoruz. Bugün başta Ortadoğu olmak üzere dünyayı cehenneme çeviren savaş da bu derin krizin bir parçası. Kapitalizm 1929 buhranından bile daha derin bir krizin içerisinde debeleniyorken, Türkiye’nin, “doğru” ekonomi politikalarıyla bu krizi atlatabilmesi mümkün değildir. Burjuva ekonomistlerin “anlamadıkları” da budur! Elbette bunun bir feraset sorunu olmadığını biliyoruz:

“İktisatçıların krizlerin kapitalizmin doğasına içkin olduğu gerçeğini gizleyebilmek amacıyla ileri sürdükleri boş gerekçeler ve sözde tahliller yıllar boyunca birbirini tekrar edip duruyor. Onların işi, kapitalizmin yarattığı kaçınılmaz sonuçları hükümetlerin yanlış mali uygulamalarına, hatalı para politikalarına bağlayarak bilinç bulandırmak ve böylece sistemi ayakta tutmaya çalışmaktır. Her seferinde krizin nedeni ya da krize çözüm olarak ele aldıkları unsurlar, faiz oranları gibi aslında ekonomik duruma bağımlı olan parametrelerdir. İktisatçıların faiz oranlarıyla oynanmasını bunalımın çözümü gibi göstermek istemelerine karşın, gerçeklik hiç de böyle değildir. Marx’ın dediği gibi, «hatalı banka yasaları bu para bunalımını daha da yoğunlaştırabilir. Ama hiçbir banka yasası bu bunalımı önleyemez». Çünkü kapitalist krizler dolaşım alanında ortaya çıkan arızi problemlerden değil, bizzat kapitalist üretim tarzının doğasından kaynaklanmaktadır.” (Elif Çağlı, Kapitalizmin Krizleri ve Devrimci Durum, Tarih Bilinci Yay.)

Erdoğan’ın Bonapartlığı

2016 eylem planının bir reform paketinden ziyade başkanlık hedefi doğrultusunda Erdoğan’a destek kazanmak için hazırlandığı çok açık. Seçim öncesinde “istikrar” mottosunu öne çıkaran AKP, “daha istikrarlı bir Türkiye” bahanesiyle başkanlığı dayatmaktadır. Bonapart kimliğiyle yeri geldiğinde burjuvaları da hizaya çeken Erdoğan ve ekibi, asgari ücretin arttırılması, faizsiz kredi vb. icraatları abartarak “milletin” başkanlığa razı olmasını istiyor. İçinden geçtiğimiz dönemin koşullarını doğru değerlendiremezsek, ne AKP’nin politikasını doğru yorumlayabiliriz ne de Erdoğan’ın Bonapartlığını. Olağanüstü dönemler, kendine has liderlerini tarih sahnesine çıkarırlar. Örneğin, finans kapitalin krizinin derinleştiği İkinci Dünya Savaşını önceleyen yıllar Mussolini, Hitler gibi faşist liderleri sahneye fırlatmıştır.

Sendika kongrelerinde emekten, alın terinden yana olduğu yönünde nutuklar atan Erdoğan, işçilerin kazanılmış haklarını ellerinden almaya girişmiştir. Çalışma yaşamını ve sendikal hakları ilgilendiren mevzuatta yapılan değişikliklerle sendikal haklar tırpanlanmış, uzun çalışma saatleri ve esnek çalışma biçimleriyle işçi sınıfının canına okunmuştur. 2016 Eylem Planı bu saldırıların yeni bir safhaya geçeceğinin işaretidir.

İkiyüzlülükte sınır tanımayan AKP, “demokrat” pozlar kesmeye devam ediyor. Eylem planının bir yıl içerisinde gerçekleştirilecek reformlar bölümünde yer alan “temel hak ve hürriyetler” kısmı insana pes dedirtiyor. Yeni bir seçim kanunu, yeni bir siyasi partiler kanunu ve sivil toplum kanunu hazırlanacakmış. Davutoğlu’nun, “sivil toplum kanunu”ndan söz ederken kullandığı şu ifadeler, aslında yapılmak istenen değişikliklerin özünü yeterince açık bir şekilde gösteriyor:

“Sivil toplum kanunu çıkaracağız … Türkiye’de sivil toplumun güçlenmesi, toplumsal siyasal hayata daha etkin katılımın sağlanması için gereken adımları atacağız. Ama sivil toplumumuzun da bu çerçevede Türkiye’deki kamu düzeni ve özellikle de teröre karşı mücadele konusunda hep beraber harekete geçmeye hazır olması lazım.

İktidarın mevcut uygulamaları gösteriyor ki, başkanlık rejiminin önündeki son engeller de bu vesileyle ortadan kaldırılmak isteniyor. Başkanlığı savunurken Erdoğan sıklıkla yargının kendilerine nasıl engel olduğunu dile getiriyor. Ergenekonculardan ve Cemaatçilerden temizlemeye çalıştığı yargının tümüyle kendisine biat etmesini istiyor, önünde hiçbir engelin kalmasını istemiyor. Eylem planında yer alan “Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyeleri ile hâkim ve savcıların uymaları gereken saydamlık, tarafsızlık, dürüstlük, hesap verebilirlik gibi etik davranış ilkeleri belirlenecek, gerekirse bunu değerlendirmek üzere bir mekanizma oluşturulacaktır” türünden cümleleri hep bu doğrultuda değerlendirmek gerekiyor.

Bu paketi, Erdoğan’ın başkanlık arzusundan, sistem krizi ve yürüyen paylaşım savaşından, iç ve dış gelişmelerden bağımsız olarak ele alamayız. Pakette yer alan “reformların” ne zaman ve nasıl hayata geçirileceğini siyasi dengeler belirleyecektir. Ne 2016 Eylem Planı olağan bir eylem takvimidir, ne de 64. hükümet olağan bir hükümet. Erdoğan adım adım olağanüstü bir rejimin temellerini döşemektedir. Türkiye’de devam etmekte olan otoriterleşme sürecinin ne zaman ve nasıl tamamlanacağını kesin olarak söyleyememekle birlikte, tehlike ciddidir ve hiç de uzak değildir:

“Bonapartlaşan Erdoğan kendi kişi iktidarını ve kendine bağlı polis devletini kurma yolunda adım adım ilerleyerek burjuva rejimi de fiilen Bonapartlaştırmıştır. Şimdi sıra onun yasal ve anayasal (biçimsel) kılıfının hazırlığına gelmiştir. Kuşkusuz, kriz, savaş ve emperyalist güçler arası çatışmalarla ilerleyen bu süreç her türlü sürprize açıktır. Ancak tehlike büyüktür ve bu tehlikeye karşı mücadelenin önemi ve yakıcılığı fazla sözü gerektirmeyecek denli ortadadır.” (Elif Çağlı, Otoriterleşme ve İdeolojik Aygıtların Rolü, 30 Kasım 2015)