Navigation

Güney Kore’de Askeri Diktatörlüklere Karşı Mücadelenin Otuz Yılı

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
20. yüzyılın ilk yarısında Japon sömürgeciliğine ve ardından da ABD işgaline karşı verdikleri büyük mücadelelerin içinden geçerek pişen Koreli işçiler, kökleri buralara uzanan militan bir gelenek yaratmışlardır. Bu gelenek, diktatörlere ve sermayeye karşı verilen görkemli mücadelelerle bugünlere taşınmıştır. Nitekim zamanında askeri diktatörlükleri yıkan Güney Koreli işçiler, geçtiğimiz yıl Park Guen-hye’ı koltuğundan ederken bu militan ruhu koruduklarını bir kez daha kanıtlamışlardır. Bugünlerde Pasifik’te kanlı emperyalist planlarla emekçiler adım adım savaş cehennemine itilirken, böylesi militan bir geleneğe sahip olan Kore işçi sınıfı, bir kez daha, Pasifik’te ve tüm dünyada önemli bir devrimci rol oynayabilir.
2.Bölüm

1987’ye ilerleyen süreç

1980 Mayısındaki Gwangju fırtınasının ardından başta ABD olmak üzere yabancı ve yerli sermaye alarma geçmişti. Borç kaynaklarının kapanmaması ve yabancı yatırımların devamı için uluslararası sermayenin tereddütlerinin giderilmesi şarttı. ABD büyükelçiliğinden, “kredilerin gelmeye devam etmesi için sokaklarda ve kampüslerde bir an önce sükûnet sağlanması gerektiği” uyarıları geliyordu hükümete. Sermayeye “istikrar” lazımdı; o da ancak zorla, baskıyla mümkündü!

Gwangju fırtınasını atlatmayı başaran Chun Doo-hwan, istenen sükûneti ve “istikrarı” sağlamak üzere muhalefete yönelik hızlı bir “temizlik” harekâtına girişmişti. O yılın Ağustos ayında, üniversitelere, üst yargı organlarına ve diğer kamu kurumlarına yönelik olarak ağır bir saldırı dalgası başlatıldı. Yüksek yargıçlar görevden alındı, 80 profesör işten atıldı, binlerce kamu çalışanının yanı sıra 500 gazeteci ve 600 öğretmen işini kaybetti. Üniversite öğrencileri okullara sokulan ajanlarla sürekli takip altındaydı ve rejim karşıtları bu ajanlar tarafından rapor edilip tutuklanıyor ya da okuldan atılıyordu. Faşist devlet terörü sokaklara kadar yansımıştı. Polis saçlarını uzun gördüğü on binlerce erkeği sokak ortasında tıraş etmişti. Yüzlerce muhalif politikacının tutuklanarak ya da politika yapmaları yasaklanarak saf dışı edildiği bu süreçte, “istikrarsızlığın” ana kaynağına, işçi sınıfına dokunmamak elbette olmazdı. Bu doğrultuda, önemli görülen tüm fabrikalara ajanlar yerleştirerek ve devlet güdümlü Kore Sendikalar Federasyonunu (FKTU) kullanarak “zararlı unsurlar” temizlenip, mücadeleci işçi liderleri hapse tıkılarak o sorun da çözülmeye çalışılacaktı!

Bu arada Chun Doo-hwan askeri üniformasını çıkarıp, atanmış seçim kuruluna kendini “sivil başkan” olarak seçtirerek uluslararası sermayeye “seçilmiş başkan” pozları vermeyi de ihmal etmeyecekti. “İstikrarlı” bir sömürü cenneti için gereken tüm koşullar hazırdı artık yerli ve yabancı sermaye için.

1980’ler tüm dünyada olduğu gibi Güney Kore’de de neo-liberal politikaların planlı bir şekilde devreye sokulduğu yıllar olacaktı. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi bu ülkede de askeri faşist rejimin temel işlevi, kapitalizmin geldiği noktada ihtiyaç duyulan yapısal dönüşüm programlarını ve işçi sınıfına yönelik saldırıları hayata geçirmek üzere burjuvazinin yolunu düzlemekti. Ancak Güney Kore’de burjuvazi, çok daha uzun bir geçmişe sahip olan askeri diktatörlüklere dayanarak hedeflerine Türkiye’den ve diğer ülkelerden çok daha kısa sürede ulaşacaktı. Nitekim 1986’ya gelindiğinde, Güney Kore işçi sınıfı 55 saate yaklaşan haftalık iş saatiyle dünyanın en uzun süre çalışan işçi sınıfı konumundaydı. İşçi ücretleri ise yerlerde sürünüyordu. Güney Koreli bir işçi 1,7 dolar saat ücreti alırken, aynı dönemde ABD’li bir işçi 13,4 dolar, Japon işçi 11,3 dolar, Tayvanlı bir işçi ise 2,2 dolar ücret alıyordu. Ucuz işgücünün önemli bir bölümünü ise kadın işçiler oluşturuyordu ve bunların büyük bir kısmı 20 yaş altındaki genç kızlardı.

Dizginsiz sömürünün bir diğer yansıması ise iş cinayetlerindeki korkunç patlama idi. 1987 yılında işçilerin %2,6’sı iş kazalarında hayatını yitiriyor ya da yaralanıyordu. Aynı dönemde bu oran Tayvan’da %0,7, Japonya’da %0,6 idi. “Kore mucizesi” işte bu dizginsiz sömürü temelinde gerçekleştirilmekteydi. Ne var ki işçi sınıfı, tahammül sınırlarının egemenlerin istediği kadar geniş olmadığını çok geçmeden gösterecekti onlara! Hem de Gwangju’yu aratacak şekilde!

Hızlı bir proleterleşme sürecinin yaşandığı Güney Kore’de, 1970’te işgücünün yarısı tarımda istihdam edilirken, 1987’de bu oran %20’ye düşmüştü. Bunun yanı sıra sektörel bir değişim de söz konusuydu. İmalat sanayiindeki işçilerin yarısı, eskisinden farklı olarak artık tekstil ve konfeksiyon gibi sektörlerde değil metal ve kimya sanayiinde çalışıyordu. Bunlar sanayi merkezlerinde yoğunlaşan ve binlerce işçinin çalıştığı büyük ölçekli fabrikalardı. Gerek bu nesnellik gerekse hareketlenen siyasal ortam nedeniyle işçilerin sınıf bilincine paralel olarak algıları ve tepkileri de hızlı bir değişim geçiriyordu. Onlarca yıldır kesintisiz devam eden totaliter/otoriter rejimlerin bıraktık siyasal alanı sendikal alanda bile göz açtırmaması, tıpkı öğrenciler gibi işçilerin de radikalleşmesine yol açmıştı. İşçiler, ağır çalışma koşullarına ve özellikle de fabrikalardaki despotik yönetimlere tepkilerini son derece militan biçimlerde göstermeye başlamışlardı. Üstelik bu tepki geçmişten farklı olarak çok daha örgütlü biçimlere bürünüyordu.

FKTU’nun işçi sınıfını hareketsiz bırakmak için 1960’lardan itibaren işbaşında olduğu bu ülkede bağımsız sendikalar kurmak ve greve gitmek yasaktı. Buna rağmen işçiler, bu gerici sendika altında gizlilik içinde ve sabırla çalışmayı öğrenmişlerdi ve bunun meyvesini de almaya başlamışlardı. Örneğin, 1980’lerin ortasında, Daewoo Oto’da, sarı şirket sendikasının seçilmiş delegelerinden yarısından fazlasını rejim muhalifi işçiler oluşturmaktaydı. 1985 Nisanında, toplu sözleşme görüşmeleri kilitlendiğinde, bu işçilerin tüm tabanı örgütlemeleri sayesinde altı günlük bir grev gerçekleştirilmişti. Fabrikaya sokulan polisin azgın saldırısına demir sopa ve benzeri malzemelerle silahlanarak karşı koyan ve Teknoloji Merkezini işgal eden 350 işçi, bu altı gün boyunca militan bir direniş sergilemişlerdi. Etrafı binlerce polis tarafından kuşatılan Teknoloji Merkezindeki işçiler yiyeceksiz ve susuz bırakılmalarına rağmen geri adım atmamışlardı. Bu arada dışarıdaki 2 bin işçi de yaptıkları yürüyüşlerle arkadaşlarına destek vermişti. İşgalci işçiler yönetimi işletmenin tüm bilgisayar sistemini çökertmekle tehdit etmiş ve nihayetinde taleplerini kabul ettirmişlerdi. Fabrikaya gelmek zorunda kalan Daewoo başkanı, görüşmelerin ardından işçilerin tüm temel taleplerini kabul etmiş ve grev sona ermişti. Daewoo grevi, fabrikalardaki baskılara ve korkunç sömürü koşullarına karşı ağır sanayi işçilerinin ilk militan karşı çıkışı idi ve 1987’ye ilerleyen sürecin işaret fişeğiydi. Onu kısa süre içinde çok sayıda fabrikadaki benzer mücadeleler izleyecekti.

Bunların en önemlilerinden biri de Seul’deki Guro sanayi bölgesinde patlak veren ve on gün boyunca devam eden grevlerdi. 1985 Haziranında bu bölgedeki Daewoo Giyim fabrikasında üç sendika liderinin polis tarafından gözaltına alınması karşısında bu fabrikanın 300 işçisi iş bırakarak fabrikayı işgal etti. İşçilerin bu eylemi daha öncekilerden farklı olarak net bir politik içerik taşıyordu. İşçilerin fabrikanın camlarına astıkları dövizlerde şu talepler yer alıyordu: “Sendikacılarımız serbest bırakılsın”, “Demokratik sendikalar üzerindeki baskılara son”, “Baskıcı sendika yasaları değiştirilsin”, “Çalışma Bakanı istifa”, “Vahşi polis defolsun”… Bu mücadeleyi duyan komşu fabrikalardaki yüzlerce işçi de dayanışma grevi düzenleyerek iş bıraktı. Hareket iki gün içerisinde bölgedeki on fabrikanın binlerce işçisinin sokak eylemleri, yemek boykotları, gece nöbetleri ve oturma eylemleriyle giderek yayıldı. Öğrencilerin ve bölge halkının desteğiyle, hareket rejim karşıtı bir eyleme dönüşmüştü. Egemenlerin buna tepkisi yüzlerce işçiyi işten atmak oldu. İşçilerin arasına polis ajanları sızdırıldı, baskınlarla, tutuklamalarla işçiler korkutulmaya çalışıldı. Ne var ki tüm bunlar sınıf mücadelesinin keskinleşerek yükselmesinin önüne geçemedi.

Ekonomik mücadele alanından yükselen işçi hareketinin sadece patronlarla değil devletle de karşı karşı gelmesi, hareketin mahiyetini otomatik olarak bir üst düzeye, politik düzeye sıçratıyordu. Zira grevler yasadışı sayılıyor, polis müdahalesine maruz kalıyor ve çıkan şiddetli çatışmalarda hedef birden devlet güçleri haline geliyordu. Başlayan bir grev hızla diğer fabrikaların işçilerinin ve giderek çok daha geniş toplum kesimlerinin desteğini kazanıyor ve rejime yönelik öfkenin merkezi haline geliyordu.

Bu dönemde öğrenci hareketinde de rejime karşı mücadelede büyük bir sıçrama yaşanmıştı. Rejimin buna tepkisi binlerce öğrenciyi tutuklamak olmuştu. 1978’de politik tutsakların üçte biri öğrencilerden oluşurken, 1986’da bu oran %83’e fırlamıştı. 1980-87 arasında politik nedenlerle 124 bin öğrenci okuldan atılmıştı. Buna rağmen hareket bastırılamamıştı. Tıpkı işçiler gibi öğrenciler de, otoriter rejimin baskı ve yasaklarına rağmen, çeşitli yol ve yöntemlerle görüşlerini yaymaya ve hareketi yükseltmek için çabalamaya devam ediyorlardı. Okullarda yangın alarmını çalıp, öğrenciler kalabalıklar halinde sınıflardan çıkınca kuşlama yapmak, dans partisi kılığı altında toplantılar organize etmek, tiyatro gösterilerinde bildiri dağıtmak ve daha pek çok yöntemle yasaklar deliniyordu.

Yarım yüzyıl boyunca bir askeri diktatörlükten diğerine sürüklenen Güney Kore’de, 1970’lerin sonlarından itibaren demokrasi mücadelesinde sıçramalı bir gelişim yaşanırken, üniversite gençliği bu mücadelenin her daim güçlü ayaklarından birini oluşturmuştu. 1980’lerin başlarından itibaren yükseköğrenim gören öğrenci sayısında adeta bir patlama yaşanmıştı. 1971’de yükseköğrenimdeki öğrenci sayısı 195 binken, bu sayı 1986’da 1 milyon 240 bine fırlamıştı. Bu, öğrencilerin sınıfsal bileşiminin de hızla değiştiği, işçi-emekçi çocuklarının üniversitelileşme oranlarının bariz bir şekilde yükseldiği anlamına geliyordu. Ne var ki, bu gençlerin kapitalizmin gerçek yüzüyle karşı karşıya kalmaları fazla zaman almayacaktı. Tam da bu dönemde üniversite mezunları arasında iş bulamayanların oranında da hızlı bir artış yaşanacaktı. Faşist rejimin üniversiteleri tahakküm altına almak için ajanlarını okullara saldığı, rejim karşıtı konuşanları avlamaya çalıştığı bu dönemde, üzerlerindeki baskılardan bunalan öğrenciler hareketlenmeye başlamış ve bu hareket on binlerce öğrenciyi kapsar hale gelmişti. 1980’de gerçekleşen üniversite eylemlerine 258 bin öğrenci katılmıştı. Bu sayı Chun Doo-hwan’ın 1980’deki askeri darbesinin ardından keskin bir şekilde düşerken, 1984’te tekrar hızlı bir yükselişe geçmiş, 1985’te ise adeta patlama yapmıştı. O yıl gerçekleşen 2 binden fazla öğrenci eylemine 470 bin öğrenci katılmış, bu sayı 1987’de 930 bini aşmıştı. Bu gösterilerde öğrenciler bağımsız sendika kurma hakkı, resmi bir asgari ücretin belirlenmesi, çalışma koşullarının iyileştirilmesi gibi işçi sınıfına yönelik talepleri de yükseltiyorlardı. Bu arada, yukarıda saydığımız iki etmen, yani öğrencilerin sınıfsal niteliğinin değişmesi ve yaygın eğitimli işsizliği, öğrenci hareketiyle sınıf hareketinin birbiriyle yakınlaşmasının da nesnel zeminini döşemişti.

Rejim öğrencilerin üzerine tutuklama dalgalarıyla gitse de sosyalist fikirler üniversite öğrencileri arasında yayılıyordu. Marksist kitaplar yasak olduğu ve Koreceye sınırlı sayıda eser çevrildiği için pek çok öğrenci Japonca kitaplar bulup gizlice bunları okuyordu. Bunların içinden sınıf devrimciliğine yönelenlerin sayısı da hiç az değildi. Yüzlerce öğrenci, haftanın 6 günü 12 saatlik vardiyalarla çalışıldığı ağır iş koşullarına rağmen, gizli bir şekilde fabrikalara sızarak örgütlenme çalışması yürütmeye başlamıştı. Elbette öğrencilere has sabırsızlık, işbilmezlik, maceracılık eşliğinde. Yine de bu çalışmalar bağımsız sendikaların kurulması için yürütülen çabalara da azımsanmayacak bir destek sağlıyordu. 1980’deki Gwangju ayaklanması ve sonrasındaki deneyimler, mücadeleci işçilerin ve öğrencilerin birlikteliğinin sağlanmasında önemli bir rol oynamıştı. Her iki kesim de birbirlerinden öğreniyor, değişip dönüşüyordu. Daha ziyade hafif sanayi tesislerinde iş bulabilen öğrenci-işçiler, fedakârlıkları ve samimiyetleriyle, ilk başta kendilerine mesafeli davranan işçilerin bile güvenlerini kazanıyorlardı. Polis ve patronlar, bu örgütçülerin işçiler arasına sızmalarını engellemek için iş başvurularını titizlikle değerlendiriyor, buna rağmen gözünden kaçanlar da fark edildiklerinde derhal işten atılıyordu. Ne var ki bir fabrikadan atılan öğrenciler bir başkasında işe girmeye çalışıyordu. 1986’da sosyalist bir kadın öğrencinin girdiği fabrikadan polis tarafından alınıp götürüldüğü karakolda tecavüze ve elektrik işkencesine uğraması, bunun ardından intihar girişiminde bulunması, ancak diğer tutsakların müdahalesiyle kurtarıldıktan sonra yaşadıklarını basın aracılığıyla kamuoyuna duyurması, Chun rejimine duyulan öfkeyi tırmandıran önemli olaylardan biriydi.

Daha önce de vurguladığımız gibi, Güney Kore’nin “Asya Kaplanı” olarak ün salmasında kadın işçilerin kölece sömürülmesi büyük bir rol oynamıştı. Erkek işçilerin yarısı kadar ücret alan, aşırı sürelerde ve çok yoğun çalıştırılarak iliklerine kadar sömürülen, bu da yetmezmiş gibi işyerinde aşırı baskıya, tacize maruz bırakılan, aşağılanan kadın işçiler, 1970’lerden itibaren sınıf mücadelesinde pek çok kez başı çeken grevler, protesto eylemleri gerçekleştirmişlerdi. 1985 yılında, öğrenci aktivistlerin yardımıyla, “Kadın hareketinin ulusal demokratik Minjung hareketiyle birliği” sloganıyla büyük bir miting örgütlendi. Bu mitinge binlerce kadın işçi katıldı. Kadın işçilerin rahatsızlık duydukları en temel sorun işyerindeki aşırı baskıydı. 1987’de, yıllardır fabrikalarda örgütlenen ve diktatörlüğe karşı mücadele eden kadın işçiler Seul Kadın İşçiler Derneğini kurmuşlardı.

1987 isyanına ilerleyen süreçte, işçilerden öğrencilere, kadınlardan aydınlara toplumun geniş emekçi kesimleri ayağa kalkmış haldeydi. 13 Nisanda Chun Doo-hwan’ın anayasa tartışmalarını askıya aldığını açıklaması; bunu takiben 13 Katolik papazın demokratik seçim talebiyle açlık grevine başlaması; ardından yüzlerce profesörün, yazarın, sanatçının ve meslek örgütlerinin anayasa reformu çağrısında bulunduğu bir dilekçe imzalamaları; Budistlerin de demokratik rejim talebiyle seferber olmaları; Gwangju ayaklanmasının yedinci yıldönümünde tüm üniversitelerde bir hafta boyunca devam eden anma eylemleri; aynı günlerde 14 Ocakta ölen Seul Üniversitesi öğrencilerinden Park Jong-chol’un işkencede öldüğünün ortaya çıkmasının yarattığı büyük tepki… Nihayetinde eylemler tüm demokratik toplum kesimlerini kapsayacak şekilde hızla yayılmaya başlamıştı. Haziran ayında ise Güney Kore, tarihinde gördüğü en büyük isyana tanık olacaktı. 1980 Guwangju ayaklanmasından farklı olarak rejim karşısında bu kez, savaş meydanına ağır taburlarıyla çıkan, çok daha radikal ve kitlesel bir işçi hareketi bulacaktı.

O zamana dek, Huntington gibi Amerikalı burjuva ideologlar, Kore değerlerinin demokrasiyle bağdaşmadığını, “demokrasiden rahatsız olan” halkın bir elit tarafından yönetilmek istediği üzerine nutuklar atıyorlardı. Gwangju ayaklanmasından sonra ABD başkanı Carter, kendilerinin de tam bir demokrasi olmasını istediklerini ama Korelilerin buna hazır olmadıklarını söylüyordu! Ancak Koreli işçiler ve emekçiler kahramanca mücadeleleriyle sınıf düşmanlarını hop oturtup hop kaldırdılar ve ne istediklerini, neye hazır olup olmadıklarını onların gözlerine soktular.

1987 Haziran ayaklanması ve büyük işçi mücadelesi

Demokratik seçimler ve anayasa revizyonu talebiyle başlayan hareket Mayıs ayında Gwangju’dan Seul’e tüm Güney Kore’yi sarmış durumdaydı. Çeşitli muhalefet kesimlerinin eylemleriyle, açıklamalarıyla genişleyen hareket, polis saldırılarıyla daha da keskinleşiyordu. 27 Mayısta, Gwangju’nun yıldönümü vesilesiyle bir araya gelen çeşitli toplumsal kesimlerden rejim muhalifleri “Demokratik Anayasa İçin Ulusal Koalisyon” (NCDC) adı altında bir platformun oluşturulduğunu duyurdular ve “Demokrasi Günü” ilan ettikleri 10 Haziran için büyük bir miting çağrısında bulundular. Aynı gün öğrenciler de demokratik anayasa için boykot çağrısı yaptılar. İşçiler, aydınlar, kadınlar, doktorlar, öğretmenler, Budist ve Hıristiyan dini liderler demokratik güç birliği için bir araya gelmişlerdi ve şu talepleri yükseltmekteydiler: İşçiler, köylüler ve yoksul halk üzerindeki baskılara son! İşkenceye son! Sivil bir hükümet! Dikta yasalarının kaldırılması için kitlesel bir ulusal hareket! Gwangju katliamının sorumluları cezalandırılsın! Askeri diktatörlüğü destekleyen Amerikalılar dışarı! Kahrolsun katil, tecavüzcü rejim! Kahrolsun işçi haklarını gasp eden askeri diktatörlük!

10 Haziran yaklaşırken özellikle üniversite kampüslerinde büyük bir hareketlilik yaşanmaya başlamıştı. Öğrenciler bu mitinge her üniversiteden kalabalık bir katılım sağlanması için örgütlenme çalışmaları yürütüyorlardı. Bu arada İçişleri Bakanı tüm eylemleri yasadışı ve NCDC’yi de “yıkıcı örgüt” ilan etmişti. Her gün polisle çatışmalar yaşanıyor, yüzlerce insan tutuklanıyordu. 9 Haziranda bir öğrenci, polisin attığı gaz fişeğiyle komaya girdi.[1] O gece binlerce öğrenci sabaha dek sloganlarla, marşlarla yürüyüşler gerçekleştirdi. 10 Haziranda ise Seul’de 40 bin öğrenci 19 gün sürecek bir protesto eylemi başlattı.

Gösteriler tüm demokratik toplum kesimlerini kapsayacak şekilde hızla yayılırken, 18 Haziranda gösterici sayısı ülke çapında 1 milyonu aşmıştı. Seul’de, Busan’da ve diğer kentlerde yüz binler sokakları ele geçirmişti. Azgın polis saldırısına karşı direnen kitleler polisle çatışıyor, pek çok noktada karakolları basıyor, polis araçlarını ateşe veriyordu. Taksi sürücüleri göstericileri polis saldırısından korumak için araçlarını barikat haline getiriyordu.

Chun sıkıyönetim ilan edip orduyu harekete geçireceğini açıklamış ama bu da hareketi geriletmeye yetmemişti. İşçiler, emekçiler, öğrenciler yasadışı eylemlerini devam ettiriyor, demokratik seçimlere gidileceği ve reformlar yapılacağı açıklanmadan evlerine dönmeyeceklerini ilan ediyorlardı. Dillerdeki “Gwangju” sloganı, bu kez faşist diktatörlüğü yıkmakta kesin kararlı olduklarının somut ifadesiydi. Korku duvarını aşan milyonlar Chun’un orduyu devreye sokma tehdidine sokaklara dökülerek yanıt vermişlerdi. 27 Haziranda 34 kentte 1 milyondan fazla insan sokağa dökülmüştü. Gwangju’da, Busan’da ve daha pek çok yerde yüz binlerce insan polisle çatışıyordu. Kentler gaz bulutuyla kaplanmıştı ve çok sayıda insan gaz kapsülleriyle yaralanmıştı.

Askeri diktatörlüğe karşı verilen bu 19 günlük büyük mücadelede, eylemlere katılanların toplam sayısı 4-5 milyonu bulmuştu. Bu arada olayların kontrolden çıktığını gören ABD devreye girmiş, Reagan Chun’a bir mektup yazarak duruma müdahil olmuş, ondan orduyu harekete geçirme kararını geri almasını ve muhalefet partileriyle görüşmesini istemişti. Aklıselim egemenler, sertliğin devam etmesi halinde işlerin kontrol edilemez hale geleceğini biliyorlardı ve Chun’un daha fazla ileri gitmesini engellemek için devreye girmişlerdi. Bunun üzerine Chun’un yamağı Roh Tae-woo 29 Haziranda, ifade özgürlüğünün, üniversitelerin özerkliğinin, temel demokratik hakların genişletileceğini, başkanlık seçimine gidileceğini, politik tutsakların (komünistler hariç!) serbest bırakılacağını açıkladı. Ancak işçilerin demokratik talepleri konusunda hiçbir değişikliğe gidilmiyordu. Sendikal özgürlükler de grev de yine yasaklı kalmaya devam ediyordu. Üstelik fabrikalardaki baskıların olduğu gibi devam ettiği görülüyordu. Tam da bu yüzdendir ki, egemenler her şey bitti gözüyle bakıp rahatlayacakken Kore tarihinin en kitlesel işçi eylemleri patlak verdi.

Mücadele Kore’nin en büyük ve sendika düşmanlığında da başı çeken sermaye grubuna ait Hyundai fabrikalarında başlamıştı. Bu tekelin sahibi Chung Ju-yung, “ben yaşarken buraya sendika giremez” diyen bir zattı! Tam bir kışla disiplininin hüküm sürdüğü Hyundai grubunun fabrikalarında, işçilere saçlarını asker gibi kısa kestirmeleri, üniforma giymeleri, hiyerarşik bir yapılanma içinde çalışmaları dayatılıyordu. Roh’un açıklamasından bir hafta sonra, 5 Temmuzda Hyundai Engine fabrikasında ilk bağımsız sendika kurulmuştu. İşçiler madem demokrasi geldi, o halde kendi sendikalarımızı kurabiliriz diyorlardı! 120 işçi tarafından kurulan bu sendikanın üye sayısı bir hafta içinde 1400’e çıkmış, bir ay içindeyse üyelikler bu grubun 13 fabrikasına da yayılmıştı. Ancak bu arada Hyundai yönetimi de boş durmamış, Çalışma Bakanlığına sahte üyeliklerle bir sarı sendikanın başvurusunu yapmıştı. Bunun üzerine gerçek sendikaların üyelikleri kabul edilmemiş ve bu da şiddetli bir mücadeleyi tetiklemişti.

Hyundai işçilerinin sendikalaşma ve grev mücadelesi dalga dalga, sektör sektör yayılıp tüm ağır sanayiyi içine almıştı. Güneydeki Ulsan kentinde (Hyundai fabrikaları ve tersaneleri burada yoğunlaşmıştı) başlayan bu hareket, Kojedo, Changwon gibi sanayi bölgelerindeki Daewoo, Samsung ve Goldstar fabrikalarını da içine alarak Seul’e doğru genişlemişti. Öyle ki Ağustosun üç haftasında grev sayısı 880’e, yeni kurulan sendikaların sayısı 113’e ulaşmıştı. 3 binden fazla işyerinde 3 milyondan fazla işçi ayağa kalkmıştı. Talepleri şunlardı: Ücretlerin yükseltilmesi, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, bağımsız sendikaların tanınması, geçmişte sendikal faaliyet yüzünden atılan işçilerin geri alınması, FKTU’nun varlığının sona erdirilmesi.

Yasadışı iş bırakmalar, sokak eylemleri, işgaller pıtrak gibi yayılmıştı. %65’inin çalışan sayısı 1000’in üzerinde olan 350’ye yakın fabrika hareketin içindeydi. İşçilerin merkezi bir örgütlülükten yoksun olmaları bu eylemlerin çok daha örgütlü ve hedefli bir şekilde ilerlemesine engeldi. Fakat bu durum işçileri Hazirandan itibaren giderek artan bir tempoyla mücadeleyi yükseltmekten alıkoyamamıştı. Metal işçilerinin başını çektiği bu hareket hızla sağlıkçıları, eğitimcileri, kamu çalışanlarını, banka çalışanlarını, yani sınıfın beyaz yakalı kesimlerini de bir mıknatıs gibi kendine çekecekti. “Kore mucizesi” bu kez bambaşka bir şekilde kendini gösteriyordu!

Hyundai işçileri 8 Ağustosta, 12 fabrikadan temsilcilerle oluşturdukları Hyundai Sendikalar Birliği aracılığıyla patron Chung Ju-yung’u görüşmeye davet etmişlerdi. “İllegal bir örgütle görüşmem” diyen Chung, 17 Ağustosta 6 fabrikada lokavt ilan etti. İşçilerin buna yanıtı sert oldu. 40 bin işçi, tulumlarıyla bindikleri ağır iş araçları eşliğinde iki gün boyunca kenti işgal etti. Gonglar, flütler, davullar, şarkılar, “Kahrolsun Chung Ju-yung” sloganları kenti inletiyordu. İş makineleriyle, kamyonlarla başa çıkamayan polis işçilerin karşısında hiçbir şey yapamıyordu. On binlerce işçi, onlara katılan aileleriyle birlikte Ulsan Stadyumunda bir toplantı yaparak talepleri kabul edilmeden geri adım atmayacaklarını deklare etti. Saatler süren konuşmalar, sloganlar ve kararlılık mesajlarının ardından beklenmeyen bir misafir çıkageldi: Çalışma Bakanı Yardımcısı!

Kendisi, Hyundai yönetimiyle görüştüklerini söyleyip işçilere taleplerinin karşılanacağına dair söz verdi ve işçiler işlerine geri döndüler. Ancak şirket yönetiminin “bu sözler bizi bağlamaz, sendikayla hükümet arasında” diyerek sendikayı tanımaması, sadece üç işyerinde sözleşme imzalamayı kabul etmesi, diğer altı fabrikayı ise kapattığını açıklaması 2 Eylülde 20 bin Hyundai işçisinin yeniden sokağa çıkmasına yol açtı. Ama bu kez çok daha radikal eylemler gerçekleştirmek üzere: Şirkete ait tersaneler basılıp yönetim ofisleri dağıtıldı, belediye başkanlığının kapıları pencereleri kırıldı. Öfkeli işçiler karşısında hiçbir şey yapamayan polis ancak iki gün sonra ortalık biraz durulunca harekete geçti ve “harekete katılan komünistleri toplamak üzere” evleri basarak 500’den fazla işçiyi tutukladı. Binlerce işçi yeniden sokaktaydı, karşılarında ise gazıyla, tazyikli suyuyla polis bulunuyordu.

Tüm bunlar olurken hükümet Hyundai bünyesinde kurulan sendikaların illegal olduğunu ilan etmiş ve yirmi sendika liderini tutuklamıştı. Chung Ju-yung, sendikaların “şirkete ve ulusa karşı planlı bir komünist taarruz” olduğunu söylüyordu. Polis ve yönetimin işbirlikçileri sendikayı bozguna uğratmak için seferber edilmiş, bununla da yetinilmemiş, Anti-Komünist Gençlik Birliğinden kiralanan faşistler güvenlikçi olarak fabrikaya sokulmuştu. Bu ağır saldırı altında mücadele bir süreliğine geri çekilecek, fakat 1988 yılı başlarında, tutuklanan bir sendika lideri serbest bırakılıp yeniden sendikalaşma hareketinin başına geçince yeniden canlanacaktı. O tarihten itibaren, zaman zaman işgallerle birlikte oldukça radikalleşen, zaman zaman geri çekilen, hükümetin polise ek olarak askerleri de devreye soktuğu, tutuklamaların, işten atmaların birbirini kovaladığı, buna rağmen işçilerin pes etmedikleri uzun soluklu bir mücadele başlayacaktı yeniden.

1987 yazında patlak verip tüm büyük fabrikaları saran bu görkemli mücadele sonucunda tüm fabrikalarda belirgin bir ücret artışının yaşanmasının ve iş saatlerinin düşürülmesinin yanı sıra iş koşullarında da iyileştirmeye gidilmişti. Bundan çok daha önemlisiyse bağımsız sendikaların yaratılmasıydı. 70 günde 1000’den fazla bağımsız sendika kuran işçiler, sıkı bir mücadeleyle FKTU’nun işbirlikçi liderlerini etkisiz hale getirmeyi başararak yaygın bir üyelik gerçekleştirmişlerdi.[2]

Askeri diktatörlüğün azgın baskı ve saldırıları, bu sendikal mücadeleyi sıradan bir ekonomik mücadelenin çok ötesine geçirerek, bizzat totaliter rejime karşı yürütülen bir demokrasi mücadelesi haline getirmişti. Sonuçta öğrencilerden aydınlara, beyaz yakalılardan çeşitli küçük-burjuva kesimlere dek geniş bir toplumsal tabana sahip olan demokrasi hareketi tüm ağır sanayiyi kapsayan devasa grevlerle bir üst evreye sıçramıştı. Bu muazzam hareket, devrimci bir önderlikten yoksun olduğu için ne yazık ki düzen sınırları içinde kalan kazanımlarla son buldu. Fakat işçi sınıfı burjuvazi karşısında büyük bir gövde gösterisinde bulunmuş, gücünü kanıtlamış ve daha sonraki isyanları için muazzam bir deneyim biriktirmişti!

1987 sıcak yazına ve takip eden iki yıla damgasını vuran işçi sınıfı, küçük-burjuva kesimlerle demokrasi ekseninde birleşerek Chun liderliğindeki askeri diktatörlüğü yıkmayı başarmıştı. Ancak söz konusu “ittifak” bu noktada dağılacaktı. Zira Roh’un demokratikleşme programını başlattığını ilan etmesi küçük-burjuva kesimleri kolayca tatmin ederken, işçilerin gerek çalışma ve yaşam koşullarından gerekse demokrasiden paylarına pek bir şey düşmemesinden duydukları rahatsızlıkları ve tepkileri devam edecekti. Oysa küçük-burjuva kesimler, uzamasının kendi çıkarlarına ters düştüğünü düşündükleri grevlerin bir an önce son bularak “normal” koşullara dönülmesini arzuluyorlardı. Yani kritik an geldiğinde herkesin sınıf doğası açığa çıkıveriyordu! Nitekim burjuva hükümet de bu farklılıkları gördüğü için işçi hareketine rahatça yüklenebiliyordu.

Aralık ayında yapılan başkanlık seçimlerinde Chun yerine Roh Tae-woo aday olmuş, burjuva muhalefet de iki aday çıkarmıştı. Bu bölünme Roh’un işine yarayacak ve seçimlerden o galip çıkacaktı. 1988 Nisanında yapılan parlamento seçimleri ise muhalefetin meclis çoğunluğunu sağlamasıyla sonuçlanacaktı.

Askeri diktatörlük yıkılmış, parlamenter bir işleyişe geçilmişti; ama gerçekte burjuva demokrasisinden söz etmek mümkün değildi. Bunun en temel göstergesi, işçi sınıfının en temel hakları karşısında gösterilen aşırı tahammülsüzlüğün halen devam etmesiydi.

Örneğin 1990 Ocağında, bağımsız sendikaların merkezi bir çatı altında toplanması doğrultusunda önemli bir adım atılarak Kore Sendikalar Kongresi (KTUC) kurulmuştu. Ne var ki yeni hükümet de tıpkı kendinden öncekiler gibi bunu illegal bir oluşum olarak değerlendirip tüm liderlerini tutuklamıştı.

1992 Aralığında yapılan seçimin galibi olan Kim Young-sam, Güney Kore’nin 32 yıllık uzun askeri diktatörlükler döneminin ardından seçilen ilk sivil devlet başkanı olmuştu. Ama çeşitli alanlarda demokratik özgürlükleri genişletse de, onun iktidarı altında da mücadeleci sendikalar üzerlerine gidilip yok edilecek örgütler olarak görülmeye devam etti. Nitekim 1995 Kasımında 800’den fazla sendika ve 500 bin işçiyle kurulan Kore Sendikalar Konfederasyonu (KCTU) hemen illegal ilan edilip yöneticileri hapse atıldı. KCTU, 1980’lerdeki işçi hareketinin, özellikle de 1987 Haziran isyanının militanlığı ve deneyimleri üzerinde filizlenip boy vermişti. Kökleri tüm sınıfa yayılıp onu kavradığı içindir ki, egemenlerin tüm tehditlerine ve onu illegal ilan ederek izole etme çabalarına rağmen KCTU işçilerin gözünde onların meşru, mücadeleci sendikası olarak kalmaya devam edecekti. Tam da bu yüzdendir ki, bir yıl sonra patlak verecek mücadelede hiç tereddüt etmeden onun arkasında saf tutacaklardı.

Bu mücadelenin fitilini ateşleyen şey, 1996’da, hükümetin, FKTU’yu tek legal sendika olarak tanıyan, patronların rahatça işçi atmalarını ve grevci işçilerin yerine grev kırıcıları çalıştırmalarını mümkün kılan bir yasa tasarısını meclis gündemine getirmesi olmuştu. Bunun karşısında işçi sınıfı, tüm baskılara rağmen sahip çıktığı KCTU liderliğinde ayağa kalkmıştı. 26 Aralıkta 500 bin işçi greve gitmiş, 1997 Ocağında ise yüz binlerce işçi Seul ve diğer büyük kentlerin sokaklarını haftalar boyu zapt etmişti. Metal ve tersane işçilerinin başlattığı bu grev, sağlıktan eğitime, taşımacılıktan ulaşıma, bankadan büroya tüm sektörlerden işçilerin katılımıyla bir genel greve dönüşmüştü. Öğrencilerin yanı sıra, Budist rahipler ve kiliseler de bu harekete aktif destek veriyordu. Sarı sendika FKTU bile 1,2 milyon üyesiyle KCTU’nun başını çektiği bu grevle dayanışma içinde olduğunu açıklamak zorunda kalmıştı. Hükümeti söz konusu yasa tasarısını geri çekmeye mecbur kılan bu hareketin canlandırdığı ortamda, demokratik talepler de yeniden geniş bir toplum kesimi tarafından güçlü bir şekilde yükseltilmeye başlanmıştı. Tam da bunun basıncıyla, 1997 Nisanında, Chun Doo-wan ve Roh Tae-woo, 1979’ta darbe yapmaktan ve Gwangju katliamının sorumlusu olmaktan yargılanarak hapse atıldılar. Her ne kadar aynı yılın Aralık ayında özel afla serbest bırakılsalar da, bu iki diktatör bir daha asla sokaklarda rahatça dolaşamayacak, koruma ordusuyla kuşatılsalar da ömürlerinin sonuna dek ölüm korkusu duyarak yaşayacaklardı.

İşçi sınıfının militanlığı devrimci öncüyle bütünleşmelidir

20. yüzyılın ilk yarısında Japon sömürgeciliğine ve ardından da ABD işgaline karşı verdikleri büyük mücadelelerin içinden geçerek pişen Koreli işçiler, kökleri buralara uzanan militan bir gelenek yaratmışlardır. Bu gelenek, diktatörlere ve sermayeye karşı verilen görkemli mücadelelerle bugünlere taşınmıştır. Nitekim zamanında askeri diktatörlükleri yıkan Güney Koreli işçiler, geçtiğimiz yıl Park Guen-hye’ı koltuğundan ederken bu militan ruhu koruduklarını bir kez daha kanıtlamışlardır. Bugünlerde Pasifik’te kanlı emperyalist planlarla emekçiler adım adım savaş cehennemine itilirken, böylesi militan bir geleneğe sahip olan Kore işçi sınıfı, bir kez daha, Pasifik’te ve tüm dünyada önemli bir devrimci rol oynayabilir.

Kapitalizmin içinde bulunduğu sistem krizi bir yandan otoriter/totaliter rejimlere doğru eğilimi arttırırken, emperyalist savaş Ortadoğu’dan Pasifik’e doğru yayılıp tüm dünyayı yok oluşla tehdit ederken, emekçiler II. Dünya Savaşından sonraki en büyük kapitalist saldırı dalgası altında soluksuz bırakılırken, işçi sınıfının bu militan ruha her zamankinden fazla ihtiyaç duyduğu açıktır. Söz konusu koşulların, şiddetli bir sıkışmışlık içindeki işçi sınıfını tüm dünyada giderek daha militan çıkışlara ittiğini de görüyoruz. Nitekim pek çok ülkede hiç beklenmedik zamanlarda beklenmedik büyüklükte mücadeleler patlak veriyor. Ancak işçi sınıfının mücadele tarihi bize bu sömürü düzenini yıkmak için tek başına militanlığın yeterli olmadığını da gösteriyor. Marksistler bilirler ki, benzer durumların benzer sonuçlar vermemesini, militan çıkışlara rağmen alınan yenilgilerle bir daha karşılaşılmamasını sağlayan şey, deneyim ve güncellenmiş dersler sayesinde aynı hataları yapmamaktır. Geçmişin derslerini, zaferleriyle, yenilgileriyle, eksiklikleriyle, zaaflarıyla, kahramanlıklarıyla içselleştirerek sınıfa taşıyacak ve ona hedefleri net, rotası doğru bir mücadele perspektifi sunacak devrimci öncünün önemi de burada ortaya çıkmaktadır.

Çelişkilerin böylesine keskinleştiği bir tarihsel süreçte, dünya işçi sınıfı sadece diktatörleri ve çıplak diktatörlükleri değil, burjuvazinin parlamenter demokrasi şalıyla örtünenleri de dâhil bütün bir sermaye diktatörlüğünü yerle bir edebilir. Kapitalizmin yaşadığı tarihsel kriz ve çıkışsızlık, eninde sonunda işçi-emekçi kitlelerin devrimci isyanlarını ateşleyecektir. Yeter ki işçi sınıfı ona önderlik edecek devrimci öncüye kavuşabilsin. Bunun sorumluluğuysa dünyanın dört bir yanındaki sınıf devrimcilerinin sırtındadır.

Kaynakça:

  • George Katsiaficas, Asia’s Unknown Uprisings, c.1, PM Press, 2012
  • Hagen Koo, Korean Workers, The Culture and Politics of Class Formation, Cornell University Press, 2001
  • John Minns, Labour History, http://www.jstor.org/stable/27516810
  • Yung Myung Kim, “Patterns of Military Rule and Prospects for Democracy in South Korea”, The Military and Democracy in Asia and the Pacific içinde, ANU Press, 2004
  • Kerem Dağlı, Güney Kore İşçi Sınıfı Direniyor, marksist.com
  • www.zoominkorea.org/dissent-in-the-economic-miracle-7-the-democratic-lab...
  • Albrik Boon, The Roaring of the Classic Tiger Economy: The Korean Working Class Claws Back, www.marxist.com, 2000


[1]      Bu genç 5 Temmuzda hayatını kaybetti ve 9 Temmuzda Seul’deki cenazesine 1 milyondan fazla insan katıldı.

[2]      Güney Kore’de 1987 yazında bağımsız sendika sayısı 2725 olurken, 1989 sonunda bu sayı 7358’e çıkacaktı. Bu arada FKTU’ya bağlı sendikaların büyük bir kısmında da yönetimler tepetaklak olacaktı.