Navigation

AKP’nin Polis Devleti Uygulamaları ve “İç Güvenlik” Paketi

İçinden geçilen ekonomik kriz ve emperyalist savaş konjonktürü tüm dünyada otoriter, muhafazakâr, milliyetçi ve militarist eğilimleri güçlendirirken, AKP hükümeti de her geçen gün otoriter çizgisini biraz daha pekiştiren uygulamaları devreye sokuyor. Toplum üzerinde tam bir tahakküm kurmaya, artan sömürüye ve baskıya sesini çıkartmayacak, emperyalist politikalara destek verecek itaatkâr bir toplum yaratmaya çalışıyor. Böylesi bir ortamın oluşması için hükümet nicedir toplum mühendisliğine soyunmuş durumda. 4+4+4 yasası, kürtaj düzenlemesi, dizilere dahi ayar çekilmesi, üniversitelerin cendere altına alınması, din derslerinin anaokullarına dahi sokulmaya çalışılması, Osmanlıcanın zorunlu ders haline getirilmek istenmesi vb. AKP’nin otoriter yöneliminin uzantılarıdır.

Otoriterleşmenin diğer bir ayağını ise, yeniden düzenlenen ve tahkim edilen polise ve MİT’e dayanarak, gerek işçi-emekçi kitleler üzerinde gerekse muhalif burjuva kesimler üzerinde kurulan baskı oluşturmaktadır. Bu meselede AKP hükümeti ilk olarak MİT’in yetkilerini arttırarak direkt başbakana bağlamıştır. Emniyet ise Gülenci polislere düzenlenen operasyonlarla “ayrık otları”ndan arındırılmaya çalışılmaktadır.

AKP’nin iktidara geldiği günden bu yana bütçesi beş kat arttırılan Emniyet, 17 milyarlık bütçesiyle birçok bakanlığın bütçesini geride bırakmıştır. AKP hükümeti bir taraftan Emniyet’i finansal olarak güçlendirmiş, diğer taraftan da polisin yetkilerini arttırmıştır. 2013’te çıkarılan yasalarla polis statlara ve üniversitelere yerleştirilerek, toplumsal muhalefetin barometresi olan gençlik üzerindeki baskı arttırılmıştır. Özellikle Gezi sürecinden bu yana polis baskısı gittikçe ivme kazanmıştır ve en ufak bir hak arama çabası dahi polisin azgın saldırısına uğramaktadır. Katil polislerse AKP hükümeti tarafından ödüllendirilmektedir. Örneğin Gezi protestolarında polis ve esnaf tarafından hunharca dövülerek katledilen Ali İsmail Korkmaz’ın katilleri olan polislere 4-5 yıl yatıp çıkacakları bir hapis cezası verilmiştir. Üstelik polislerin katil oldukları görüntülerle ayan beyan ortaya konmasına rağmen, yaptıkları savunma ibret vericidir. Katil polislerden biri kendini şöyle savunuyor: “Benim dövdüğüm kişinin Ali İsmail olduğu hâlâ ispat edilememiştir. … Benim bulunduğum görüntüde darp edilen Ali İsmail değil. Ali İsmail 18 saat sonra beyin kanaması geçirmiştir.” Sanık polis birisini dövdüklerini, darp ettiklerini itiraf ediyor, diğer taraftan da bu Ali İsmail değildi ki diyor. Yani bir nevi alay ediyor. Bu polisin bu kadar pişkince açıklamalar yapması, kendinde bu cesareti bulmasının sebebi AKP’dir. Polis cinayetlerinin 3-5 yıl cezayla geçiştirilmesinin anlamı açıktır; polise istediğin gibi hareket edebilirsin, istediğin gibi cinayet işleyebilirsin denmektedir. Bununla da yetinmeyen hükümet, polise olağanüstü yetkiler veren “İç Güvenlik” paketini Meclis’e getirmiştir.

Bir polis devleti uygulaması daha: “İç Güvenlik” paketi

Son dönemlerde işçi sınıfının dünya genelinde yükselen tepkisi, 2011 yılında kuzey Afrika’da başlayan halk isyanları, Avrupa, ABD ve Latin Amerika’da, özellikle Brezilya’da yaşanan kitlesel gösteriler, burjuvazinin yüreğine korku salmaktadır. Türkiye sermayesi ve emrindeki AKP hükümeti de işçi-emekçi kitlelerden derin bir korku duymaktadır. Dolayısıyla AKP hükümetinin polise geniş yetkiler verdiği “İç Güvenlik” paketinin altında yatan nedenlerden birisi bu korkudur.

Hükümet bu yasayla toplantı ve yürüyüşlerde polise geniş yetkiler tanıyor. Aslında polisin toplantı ve yürüyüşlerde estirdiği teröre yasal kılıf uyduruluyor. Havai fişek, molotof, demir bilye, sapan, sopa vb. kullanılması ve taşınması karşısında polise silah kullanma yetkisi veriliyor: “Polis, kendisine veya başkalarına, işyerlerine, konutlara, kamu binalarına, okullara, yurtlara, ibadethanelere, araçlara, kişilerin tek tek veya toplu halde bulunduğu açık veya kapalı alanlara molotof, patlayıcı, yanıcı, yakıcı, boğucu, yaralayıcı ve benzeri silahlarla saldıran veya saldırıya teşebbüs edenlere karşı, saldırıyı etkisiz kılmak amacıyla ve etkisiz kılacak ölçüde silah kullanabilecek.” Pek çok eylemde polis zaten silah kullanıyordu. En son 6-7 Ekim olaylarında ölen 45 kişinin çoğu polis kurşunlarının hedefi oldu. Fakat açılan davalar hükümeti fazlasıyla rahatsız etti ve polisi bu kadarcık bir “müşkülattan” bile kurtarmak için harekete geçti. Bundan sonra eli iyice rahatlayan polis her türlü toplantıya, basın açıklamasına, sapan taşıyan, taş atan çocuklara silahlı saldırıda bulunabilecektir. Polis saldırısı karşısında kendisini korumak için eline herhangi bir cisim alan kişi bile direkt polis kurşunlarının hedefi olacaktır.

Yasa, gösterilerde yüzünü tamamen veya kısmen örtmeyi de suç kapsamına alarak, 3 ile 5 yıl arasında hapis cezası öngörmektedir. Örneğin polisin biber gazı saldırısı karşısında yüzlerini kapatarak kendilerini korumaya çalışanlar bile polis tarafından tutuklanabilecekler.

Hükümet bu faşizan yasayla polisi 12 Eylül rejimindeki gözaltı yetkilerine de adım adım yaklaştırmaktadır. Söz konusu yasayla polise hâkim kararı aranmaksızın “toplu suçlar”da 48 saate kadar gözaltına alma ve bu süre zarfında avukat görüşmesine izin vermeme yetkisi tanınması, bireylerin her türlü polis baskısı ve işkence karşısında savunmasız bırakılması anlamına gelmektedir. Polisin üst, mesken ve araç arama yetkilerinin genişletilmesi de, daha önce yapılan düzenlemelerle sınırlanan bu anti-demokratik yetkilerin polise yeniden tanınması anlamına gelmektedir.

Yasa, iletişimin dinlenmesi konusunda da polisin ve MİT’in elini rahatlatmaktadır. Hâkim kararı olmaksızın yapılabilecek dinlemeler, ancak 48 saat sonra hâkim onayına sunulacak. Vali, kolluk amir ve memurlarına, “suçun aydınlatılması”, “faillerinin bulunması” için gereken acil önlemlerin alınması maksadıyla doğrudan emir verebilecek.

Bu faşizan uygulamalar başta işçi sınıfı olmak üzere bütün toplumu yakından ilgilendirmektedir. İşçilerin en tabii hakkı olan grev hakkını bile “milli güvenlik” bahanesiyle gasp eden AKP hükümeti, emekçilerin artan hoşnutsuzluğu ve tepkisi karşısında, hem kendi iktidarını hem de sermaye düzeninin bekasını korumak için polis devleti uygulamalarını yaygınlaştırmak istemektedir.

AKP’nin bu otoriter uygulamalarına karşı işçi sınıfının içinde sabırla, AKP sermaye ilişkisini teşhir ederek sermaye düzenine karşı sınıf mücadelesini yükseltmek asıl tutulması gereken halkadır. Böylesi bir görevi de sınıf içerisinde çalışan, hedefine bir bütün olarak AKP, MHP, CHP’siyle sermayeyi oturtan, bağımsız sınıf çizgisi temelinde mücadeleyi örgütleyen sınıf devrimcileri yerine getirebilir.