Navigation

Jones Ana

Bir Özyaşam Öyküsü

Bölüm 8 - Roosevelt, John Mitchell’i Çağırdı

Birleşik Maden İşçileri sendikasının kasasındaki 90 bin dolarla baharda başlayan taşkömürü madencilerinin grevi sonbaharda bittiğinde, sendikanın varlıkları bir milyon doların üstündeydi. Grev tamamen barışçıldı. Maden işçileri halkın desteğini almıştı. Kömür ocakları tümüyle durmuştu. Fabrikalar ve demiryolları kömürsüz kalmıştı.

Sonbahara doğru New York kıvranmaya başladı. Ekim ayında, Roosevelt, Kömür Üreticileri Birliği’nin başkanı “Kutsal Hak Sahibi Baer”i ve kömür işletmelerinin diğer temsilcilerini Washington’a çağırdı. Maden işçileri sendikasının temsilcilerine de çağrı yaptı. Çağrılanlar, bir tarafta kömür şirketlerinin diğer tarafta maden işçilerinin temsilcileri olmak üzere ve masanın başında, iki grubun ortasında da Başkan olmak üzere, Bakanlar Kurulu masasına oturdular.

Meseleyi tartıştılar, ama maden sahipleri herhangi bir anlaşmaya yanaşmayacaklardı. Baer, tahkime gitmeye razı olmaktansa işçileri madenlere geri döndürmek için milisleri çağırıp ateş açtıracağını söyledi.

Toplantı bir sonuç alınamadan bitti. Roosevelt, John Mitchell’i çağırdı. Sırtını sıvazladı ve ona, kendisinin gerçek bir yurtsever ve sadık bir yurttaş olduğunu, ama maden sahiplerinin öyle olmadığını söyledi. Toplantı sonrası durum bir kilitlenme durumuydu.

Mitchell, toplantıyı maden işçilerine anlattı. İşçiler, “Anlaşıldı. Bu işin sonunu getirmeye yetecek kadar paramız var. Sonuna kadar savaşacağız. Maden işletmecileri, sendikamızı tanıyana ve taleplerimizi dikkate alıncaya kadar” dediler.

Wall Street, J. Pierpont Morgan’ı Avrupa’dan yurda çağırdı. Morgan geldi. Maden işletmecileri için durum ciddiydi. Halk, dikkafalılıkları nedeniyle onlara kızgındı. Bay …. adında biri, örgütlenme çalışması yaptığım Montgomery’ye mektup yazdı ve benimle grevi tartışmak istediğini söyleyerek New York’a gelmemi rica etti. Wilkes-Barre’deki sendika genel merkezine gittim ve Mitchell’a ne yapmam gerektiğini sordum.

“Ana git, fakat ne yaparsan yap, dışardan herhangi bir grubun bu greve arabuluculuk etmesini kabul etme. Sendika bu grevi kazandı. İşletmeciler yenildiklerini ve Birleşik Maden İşçileri sendikasıyla anlaşmak zorunda olduklarını biliyorlar” dedi.

“Hayır” dedim, “herhangi bir grubun uzlaştırma girişimine izin vermeyeceğim. Olup bitenleri size bildiririm.”

Bay …. ile buluştum ve durumu gözden geçirdik. Sonra o kişi Morgan’ın bürosuna gitti ve dönünceye kadar bürosunda bekledim. Döndüğünde, “Morgan çok sıkıntılı” dedi. “Maden işçileri bizi köşeye sıkıştırdı diyor.”

Pazar öğleden sonra, Baer ve grubu, Morgan’ın New York körfezinin açıklarındaki yatında toplandılar. Roosevelt’i temsilen Washington’dan Root geldi. Hiçbir gazetecinin yata çıkmasına izin verilmedi. Telgraflar, telefonlar, mesajlar yoktu. Grevi, görünüşte kaybetmemiş gibi görünerek kaybetmenin yolunu tartıştılar. Zaferi sendikaya vermeyeceklerdi!

Root bir çıkış yolu önerdi. Başkan Roosevelt “tarafsız bir araştırma heyeti” atamalıydı. Grevi bu şekilde çözüme ulaştırmak, sendikaya teslim olmayı önleyecek, işletmecileri halkı dikkate almış taraf konumuna sokacak ve davalarını bu heyete teslim etmeyi reddederlerse maden işçilerinin halk desteğini yitirmesini sağlayacaktı.

Ertesi sabah, Pazartesi günü, arkadaşım Bay …., Morgan’la Madison Caddesi 209 numarada buluştu. Buluşmadan döndü ve “Grev sonuca bağlandı” diye haykırdı. Wilkes-Barre’ye döndüm ve Mitchell’in çoktan Washington’a gittiğini ve Başkan tarafından atanmış bir heyetin hakemliğine razı olduğunu gördüm.

Mitchell’i toplantılara katılmaktan vazgeçirmeye çalıştığımda, “Başkan’ı reddetmek uygun kaçmaz” dedi.

“Başkan’a bildirebileceğin iyi bir mazeretin var” diye yanıt verdim. “Ona, o Bakanlar Kurulu odasındaki toplantıdan ayrıldığında, Baer’in, sendikayla anlaşmaktansa madenlere geri döndürmek için işçileri kurşunlatırım dediğini söyle. Maden işçilerinin, ‘Birleşik Maden İşçileri sendikası tanınıncaya kadar savaşacağız’ dediklerini söyle ona.”

“Başkan’a bunu söylemek uygun kaçmaz” diye yanıt verdi.

O gece, Mitchell, Roosevelt’in halkla ilişkiler uzmanı Wellman’ın eşliğinde Washington’a gitti. Ertesi sabah Başkan’la görüştü. Beyaz Saray’ı terk etmeden önce, gazeteler, dergiler ve iletişim araçları ona övgüler düzüyor ve ondan tüm Amerika’nın en büyük işçi lideri olarak bahsediyorlardı. Mitchell bir sahtekâr değildi, fakat pohpohlanmayı sevmek gibi bir zaafı vardı ve patronlar, planlarını gerçekleştirmek için bu zaaftan yararlandılar.

Wilkes-Barre’ye döndüğünde, rahipler, bakanlar ve politikacılar onun önünde diz çöktüler. İstasyonda bando mızıkayla karşılandı. Kimi adamlar arabasındaki atları çözdüler ve arabayı kendileri çektiler. Onuruna oluşturulmuş tören alayları, bayraklarla arabaya eşlik ediyordu. Siyah saçları alnından geriye doğru taranmıştı. Yüzü soluktu. Koyu gözleri heyecanla parlıyordu. Yüzünde, altında kaldığı büyük yükten kaynaklanan derin çizgiler vardı.

Yaltaklanma ve hürmet, John Mitchell’a yapacağını yapmıştı. Grev kazanıldı. Kesinlikle tek bir madende bile kazma vurulmadı. Mitchell direnseydi, işletmeciler sendikayla anlaşma yapmak zorunda kalacaktı. Sendikacılık ilkesi adına manevî bir zafer kazanılmış olacaktı. Bu bence, maden işçilerinin, Başkan’ın atadığı heyetin arkadan gelen kararıyla elde ettiği maddi kazanımlardan çok daha önemliydi.

Mitchell, bir zamanlar hizmet ettiği işçilerin güvenini yitirmiş, zengin bir adam olarak öldü.

Bu grevin ardından, bir polis teşkilâtının kuruluşu anlamına gelen, İrlanda usulü Paralı Asker yasası çıkageldi. Yasa, çiftçiyi koruyacağı bahanesiyle tasarlanmıştı. İşçiler Harrisburg’a gittiler ve yasa lehine kulis yaptılar. Maden sahiplerinin kömür ve demir polisinden[1] nefret ediyorlar ve kendileri açısından herhangi bir şeyin buna tercih edilebilir olacağını düşünüyorlardı. Kömür ve demir polisinin bu yeni polis teşkilâtına katılabileceğini ve İrlanda’nın, yani bu yasanın geldiği yerin tarihini unutuyorlardı: İrlanda toprakları, kadınların ve erkeklerin, bu acımasız polis örgütü tarafından akıtılan kanlarıyla sulanmıştı.

Kaygılarımdan söz ettiğim bir işçi lideri bana, “Hiçbir onurlu insan katılmayacaktır” dedi.

“Öyleyse işçiler, katılacak olan kötü adamlarla, gangsterlerle ve haydutlarla karşı karşıya kalacaklar” dedim. Yani aynen başladıkları yere gelmiş olacaklardı.

Başkan Roosevelt tarafından atanan araştırma heyetinin toplantılarına katıldım. John Mitchell’ın araştırma heyeti önünde ettiği lafları asla unutmayacağım:

“Yirmi yıldan fazladır, taşkömürü işçileri dayanılmaz ve insanlık dışı koşullar altında inliyorlar. Onlar, işçi kardeşliği içinde dertlerine çare bulmaya çalışıyorlar.”

Kömür Üreticileri Birliği başkanı Baer’in işletmecilere hitap ederken söylediklerini de asla unutmayacağım:

“İşçilerin hakları ve çıkarları, işçi kışkırtıcıları tarafından değil, sonsuz bilgeliğiyle Tanrı’nın, bu ülkenin özel çıkarlarının sorumluluğunu yüklediği Hıristiyan erkek ve kadınlar tarafından korunacaktır.”

Clarence Diarrow’un, işçilerin bu büyük avukatının, sözlerini asla unutmayacağım:

“Tanrı’nın bu temsilcileri, her gün insanların katledildiğini, sakat bırakıldığını, kör edildiğini ve düşkünler evine ya da tazminatsız kapı önüne konduklarını gördüler. Onlar taşkömürü havzasının ipek fabrikalarıyla dolduğunu, çünkü maden işçilerinin, ücretlerinin düşüklüğü yüzünden, küçücük kızlarını, çocuk ücretiyle, gündüz ya da gece on iki saat çalışmak üzere fabrikalara yollamak zorunda kaldıklarını gördüler. Başkan Baer, genç çocuklar sendikaya götürüldüğünde onlar için gözyaşı döküyor, ama o çocuklar kömür kırma makinelerine götürüldüğünde onlar için dökeceği bir damla bile gözyaşı yoktur.”

Onun, konuşmasını bitirirken söylediği sözleri, yaşamımın son anında bile kulağımda çınlayacak olan şu sözleri, asla ama asla unutmayacağım:

“Bu mücadele, dünya kurulduğundan bu yana insan özgürlüğünün ilerleyişine damga vuran önemli mücadelelerden biridir. İnsanlığın her kazanımı, korkunç bedeller pahasına elde edilmiştir. Diğerlerinin yaşayabilmesi için bazılarının ölmesi kaçınılmazdır. Şimdi bu mücadeleyi, sadece kendileri için değil, tüm insanlığın daha yüksek ve daha özgür bir düzeye yükselebilmesi için üstlenmek, bu yoksul maden işçilerine düştü.”

Araştırma heyeti, tüm taleplerinde maden işçilerinin lehine karar verdi. Maden işletmecileri onların tespitlerine efendi efendi boyun eğdiler. İşçiler, arka kapıdan çıkarak, Zafer Evi’ne yürüdüler.



[1] Kömür ve demir polisi: Pennsylvania Genel Meclisi tarafından 1865 yılında kurulan, kömür şirketlerine hizmet eden, onlar tarafından finanse edilen ve 1905 yılına kadar varlığını korumuş olan özel bir polis gücü.