Navigation

Kindarlaştırma Siyasetiyle Bozulan Toplumsal Doku

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Erdoğan, tüm devlet gücünü kendi elinde toplamak, iktidarını tartışılmaz kılmak ve gücün mutlak sahibi olmak istiyor. Bu gayeyle milliyetçilik, ayrımcılık, kindarlık toplumun derinlerine işlenmek isteniyor. Yürütülen siyasetle baskının ve saldırganlığın dozu her geçen gün arttırılıyor. Polisiyle, ordusuyla, mahkemeleriyle, hapishaneleriyle, devletin tüm baskı aygıtları “kendinden olmayanlara” karşı dizginsizce kullanılıyor. Toplumun bir kesimi düşmanlaştırılıp cezalandırılırken, diğer kesimi de korkutulup sindirilerek faşizmin destekçileri haline getiriliyor. Çıkışsızlık arttıkça çürüme ve yozlaşma kaçınılmazdır.

Kapitalizm tarihsel sarsıntı içinde... Sistem ekonomik ve siyasi bunalımlarına çare üretemiyor, toplumsal çürüme gittikçe derinleşiyor. Siyaset sahnesine ırkçı, maceracı, mutlak güce sahip olmak isteyen burjuva liderler çıkıyor. Ortak bir siyasi söylemi benimseyen bu liderler, çıkışsızlık içindeki kitlelere tek çarenin kendilerini desteklem ek olduğunu propaganda ediyorlar. Mutlak güce sahip olmak ve kendi çıkarlarını egemen kılmak arzusuyla olağandışı ve baskıcı yöntemlerle kitleleri yönetiyorlar. Siyasetteki bu otoriterleşme eğilimi, Türkiye’de AKP-Erdoğan iktidarıyla somutlanıyor.

Erdoğan, tüm devlet gücünü kendi elinde toplamak, iktidarını tartışılmaz kılmak ve gücün mutlak sahibi olmak istiyor. Bu gayeyle milliyetçilik, ayrımcılık, kindarlık toplumun derinlerine işlenmek isteniyor. Yürütülen siyasetle baskının ve saldırganlığın dozu her geçen gün arttırılıyor. Polisiyle, ordusuyla, mahkemeleriyle, hapishaneleriyle, devletin tüm baskı aygıtları “kendinden olmayanlara” karşı dizginsizce kullanılıyor. Toplumun bir kesimi düşmanlaştırılıp cezalandırılırken, diğer kesimi de korkutulup sindirilerek faşizmin destekçileri haline getiriliyor. Çıkışsızlık arttıkça çürüme ve yozlaşma kaçınılmazdır. Türkiye’de şahit olduğumuz üzere, böylesi dönemlerde, dünün mazlum geçinenleri bugünün zalimlerine dönüşür. Faşist rejimin bekası için, olumlu toplumsal birikimler, değerler ve kurumlar birer kontrol mekanizmasına dönüştürülür.

Rejimin çıkarları doğrultusunda atılan tehlikeli adımlar

Rejimin mimarları, sadece baskı ve zora dayanarak iktidarlarını sürdüremeyeceklerinin farkındalar. Tam da bu sebeple sonuçları çok daha derin, kalıcı ve tehlikeli adımları atmaktan geri durmuyorlar. Söylemleriyle, politikaları ve çıkardıkları KHK’larıyla toplumsal yapıyı son derece hızlı bir şekilde değiştirmeye çabalıyorlar. Kuşaktan kuşağa aktarılan ve toplumun çoğunluğu tarafından benimsenen ortak duygu ve düşüncelerin yerini reisin kanaatleri alıyor. Aile, din, eğitim, hukuk, kültür gibi kurumlar, toplumsal ilişkiler, kurumsallaştırılmak istenen rejimin ideolojisinin yeniden üretimine hizmet eder hale getiriliyor.

Elbette toplumsal yapı ve davranışlar zaman içinde farklılaşır ve değişir. Bu değişim kaçınılmazdır ve süreklidir. Ancak değişim, toplumsal yapının kendi içsel dinamiklerinden ziyade, dışsal etkenlerden kaynaklandığında toplumun dokusunda büyük ölçekli bozulmalar meydana gelir. Tek adam rejimini kalıcılaştırma çabası içindeki iktidarın attığı adımlar, tam da buna hizmet etmektedir. Zorlama ve baskı yoluyla kitleler sindirilmekte, tüm toplum rejimin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmek istenmektedir.

Otoriteye boyun eğen, itaatkâr, kanaatkâr, sinmiş ve korkmuş bireylerden oluşan bir toplumun üzerine rejimini inşa etmek isteyen Erdoğan, bu yolda aile, eğitim, din, kültür ve sanat gibi kurumlara çok büyük önem vermektedir. Tıpkı geçmişteki faşist liderlerin yaptığı gibi, kitlelerin düşünce, duygu, inanç ve kanaatlerini belirleyen bu kurumlarla otoriter düzene uyumlu ve her türlü haksızlığa biat eden bireyler yaratmak istemektedir.

Bu temelde aile, iktidarın hedeflerinin başında gelmektedir. Çünkü aile, bugünkü toplumun temel yapı taşıdır. Ailenin çekirdeği ise kadınlardır. Bunun bilincinde olan Erdoğan, aile bağlarının ve kadın-erkek ilişkilerinin, kadının “fıtratına uygun” olarak davranması sonucunda güçleneceğini ileri sürüyor. Peki, iktidara göre bir kadının “fıtratına uygun” davranışları nelerdir? “Kutsal annelik” görevini layıkıyla yerine getirmek, evde erkeğe hizmet etmek, çok çocuk doğurmak, erkeğe karşı itaatkâr olmak, giyimine dikkat etmek, izinsiz çalışmamak, dışarı çıkmamak, gülmemek, “davetkâr” olmamak, “kuyruk sallamamak”, kadına yönelik şiddette “algıda seçicilik yapmamak”… İşte neyin yapılıp neyin yapılmayacağının tüm açıklığıyla ifade edildiği bu davranışları kavrayan kadınlar, iktidara göre “makul kadınlar”dır.

Aslında bu tutum, suçun alenen teşvik edilmesidir. Tüm gücü elinde tutan tepedekilerin zihniyeti buyken, geri ve bilinçsiz kitlelerin onlardan aldığı güçle yaptıklarına ve yapacaklarına şaşmamak gerekir. Kadına yönelik şiddetin, kadın cinayetlerinin, tacizin, tecavüzün, çocuk istismarının tırmanışa geçmesinin kaynağı tam da bu zihniyettir. Toplumun en savunmasız kesimi olan kadınlar şiddete mahkûm edilirken, çocukların tecavüzcüsüyle evlendirilmesi meşrulaştırılmaktadır. Dillendirilmekten sakınılan, yadırganan, büyük tepkilere neden olan suçlar, kitleler nezdinde normalleştirilerek toplumun dokusu tahrip edilmektedir.

Diğer bir hedef ise gençliktir. Gençliğin enerjisini ve değişim arzusunu daha filizlenmeden koparıp atmak için eğitime özel bir önem atfedilmiştir. AKP-Erdoğan iktidarının “dindar” bir gençlik yaratma arzusuyla, din derslerine ağırlık vermesi, imam-hatip okullarını dayatması ve sayısını arttırması, okullarda mescitler açtırması, anti-bilimsel ve şoven müfredat ile eğitimde dindarlık adı altında kindarlığın etkisini arttırması boşuna değildir. Türk-İslam ideolojisine dayanan müfredat değişikliğiyle Erdoğan’ın iktidarına tarihsel/ideolojik bir arka plan yaratılmaktadır. Sıkça dillendirilen “dindar nesil” söyleminin arkasında yatan da bu rejime rıza gösteren, rejimin çıkarlarının peşinden giden, pasif, sorgulamayan, kindar ve itaatkâr bir gençlik yaratmaktır.

İnsanlığın gelişimi ve birikiminin yansıması olan kültür ve sanat alanı da iktidarın hedefindedir. “Yerli ve milli” bir anlayışla kültür ve sanat alanında da iktidar olmayı amaçlayan AKP-Erdoğan iktidarı, 15 Temmuz zeminini etkin bir şekilde kullanmaktadır. Eğitimden medyaya, tiyatrodan sinemaya hemen her alanda milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı körüklenmektedir. Tek adam rejimine karşı çıkan seslere derhal müdahale edilmekte, aydınlar suçlu ilan edilerek meslekten men edilmektedir.

Tek başınalık yanılgısıyla umudu yitirip karanlıkta savrulma!

AKP-Erdoğan iktidarı, yaşamın tüm alanlarına son derece açık bir şekilde müdahale etmektedir. Kitleler asla kendi haline bırakılmamakta, düşmanlaştırma kampanyaları derinleştirilmektedir. Kitlelerin kendi güçlerine, örgütlenme ve mücadele etme potansiyellerine duyabilecekleri inanç yok edilmek istenmektedir. Her şeyin mutlak güç tarafından belirlendiği, tek tip kalıplara dayanan toplumsal davranışlar ve ilişkiler arzu edilmektedir. Açık ki, işçi sınıfının örgütsüzlüğü iktidara son derece elverişli bir zemin sunmaktadır.

İşçi sınıfının kadınları, erkekleri, gençleri, çocukları baskı ve zora dayanan politikalar karşısında son derece savunmasız, yalnız, birbirlerine ve geleceğe karşı güvensiz durumdalar. Yaşam ve çalışma koşullarının gittikçe kötüleştiğinin farkındalar. Ancak kendi gücüne güvensizlik ve örgütsüzlük kitleleri bu gidişat karsında seyirci kalmaya itiyor. Karamsar ve çıkışsızlık içindeki kitleler, kendilerini iktidarla özdeşleştiriyor. Güce tapar hale gelerek, kurtuluş umudunun iktidarın politikaları etrafında kenetlenmekten geçtiği yanılgısına düşüyor.

İnsanlığı adım adım karanlığa itenlerden medet ummak kuşkusuz körleştirici ve yıkıcı olur. Geçmişte ırkçı, maceracı, mutlak güce sahip olmak isteyen burjuva liderlerin peşinden giden kitleler derin acılar çektiler. Kendilerinin bir şey yapamayacağını düşünüp, faşist liderlere bel bağlayarak büyük bir yıkım yaşadılar. Milyonlarca insan faşist liderlerin hırslarının bedelini canıyla ödedi. Tarih gösteriyor ki, kutuplaştırıcı ve kindarlaştırıcı siyaset yürüten liderlere bel bağlamak, insanlığa acı ve yıkımdan başka bir şey getirmez.

“Ben tek başıma ne yapabilirim” diye düşünen bireyler elbette bu karanlık gidişata son veremezler. Ama milyonlarca insanın içinde herkesin tek başınalık yanılgısına düştüğünü gözden kaçırmamak gerekir. İşçi kitleleri bir sınıf olduğunun farkına vardığında, sınıfının örgütlü gücüne inandığında gerçeği görür ve mücadele eder. Bu inancı ve bilinci sınıfın köklerine durmaksızın aşılayanlar, siyasal ve toplumsal gelişmelerin mutlak kötüye gitmeyeceğini bilirler. En karanlık anda bile dövüşenler ve geleceğin ateşini tutuşturacak alazları taşıyanlar vardır. Faşist liderlerin karanlık ve kanlı yüzünü teşhir eden, sınıf kinini ve umudunu diri tutan işçi sınıfı devrimcileri, en karanlık dönemlerde bile mücadeleyi mayalar.