Navigation

Totaliter Rejimin Payandası Tarikat ve Cemaatler İhya Ediliyor

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
İktidarın Gülen cemaatini her alanda tasfiye etmeye girişmesinin ardından boşalan yerlere hızla iktidara yakın diğer cemaatler doluşmaya başladı. Süleymancılar tarikatı, Menzil tarikatı, İsmailağa cemaati öne çıkan gruplar. Bu cemaat ve tarikatların kurduğu vakıf ve dernekler son yıllarda her anlamda ihya ediliyorlar. Özellikle Erdoğan-AKP iktidarının totaliter rejimin temellerini attığı zamandan bu yana belediyelerin yaptığı kaynak aktarımlarında, başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığının bu vakıflarla yaptığı protokollerin sayısında çok büyük bir artış yaşandı.

AKP’nin kurulduğu günden bu yana çeşitli tarikat ve cemaatlerle sıkı bir ilişki ve işbirliği içinde olduğu herkesin malûmu. Bu işbirliğinden en çok nasiplenen cemaatlerin başında ise iplerin koptuğu zamana kadar Gülen cemaati geliyordu. Ancak iktidarın Gülen cemaatini her alanda tasfiye etmeye girişmesinin ardından boşalan yerlere hızla iktidara yakın diğer cemaatler doluşmaya başladı. Süleymancılar tarikatı, Menzil tarikatı, İsmailağa cemaati öne çıkan gruplar. Bu cemaat ve tarikatların kurduğu vakıf ve dernekler son yıllarda her anlamda ihya ediliyorlar. Özellikle Erdoğan-AKP iktidarının totaliter rejimin temellerini attığı zamandan bu yana belediyelerin yaptığı kaynak aktarımlarında, başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığının bu vakıflarla yaptığı protokollerin sayısında çok büyük bir artış yaşandı. Nitekim geçtiğimiz sene 2017 yılı bütçe görüşmeleri sırasında CHP milletvekili Musa Çam’ın verdiği rakamlar bu vakıf ve derneklere yapılan kaynak aktarımının geldiği boyutu ve bunların denetlenebilirliğinin mümkün olmadığını gösteriyor: “Merkezî yönetim bütçe giderlerine baktığımızda, dernek, birlik, kurum, kuruluş, sandık gibi kâr amacı gütmeyen kuruluşlara 2006 yılında 13 milyon 460 bin lira transfer yapılmış, 2015 yılında ise bu rakam yaklaşık 70 kat artarak 873 milyon 540 bin liraya yükselmiştir. Devlet bütçesinden kaynak aktarılan bu kuruluşların hangileri olduğunu ve ne tür faaliyetler yaptıklarını öğrenmek isteyen çok ama detaylı ve güvenilir bilgi almak mümkün değil.”[1]

Bu devasa artışın arkasında hangi kaynak aktarımları var? Bu kaynak aktarımlarından en fazla nemalanan vakıf ve dernekler hangileridir? Son dönemlerde basına yansıyan birkaç çarpıcı örnek verelim. Bu vakıflardan ismi en çok öne çıkan hiç şüphesiz Ensar ve TÜRGEV’dir. Ve görünen o ki iktidarın nimetlerinden en çok nemalananlar da bu vakıflar olmuştur. Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediyesi son üç yılda Ensar Vakfına 9 taşınmaz vermiş bulunuyor. İBB’nin ENSAR’a son kıyağı ise Yenikapı Miting Alanının yakınında bulunan 18 dönümlük ve 371 milyon lira değerindeki bir arsayı tahsis etmek oldu.

İBB’nin ihya ettiği tek vakıf Ensar değil. Son üç yılda TÜRGEV’e 3,5 milyon lira değerinde 3 taşınmaz, İlim Yayma Cemiyetine 66 milyon lira değerinde 3 taşınmaz, Türkiye Gençlik Vakfına (TÜGVA) 4,7 milyon lira değerinde 3 taşınmaz, Hüdayi Vakfına 32 milyon lira değerinde 6 taşınmaz verilmiş. Cömertlikte sınır tanımayan İBB, bununla da yetinmeyerek kirasını belediyenin kasasından ödediği binaları da bu vakıfların kullanımına vermiş bulunuyor. Bu binaların yıllık kira bedeli 10 milyon lira. Sadece bu da değil. Bu binaların bakım-onarımını ve aidat ödemelerini de İBB yapıyor.

Bir başka “hayırsever” belediye ise Güngören Belediyesi. Ensar ve TÜRGEV vakfının kullanımına üç adet yurt binası veren Güngören Belediyesi, ayrıca bu yurtlar için 900 bin lira tutarında demirbaş hibe etmiş. Yıllık kira bedeli ve demirbaşla birlikte belediyenin bu vakıflara aktardığı miktar 1,5 milyon lirayı geçiyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının Muradiye Vakfı ile daha 2013 yılında yaptığı protokol ise bir başka örnek. Protokole göre Muradiye Vakfı Ankara’da açılan 31 adet dairede 18 yaşından küçük kimsesiz ve bakıma muhtaç çocukların bakımını üstleniyor. Ancak bu dairelerin kirasını, faturalarını, çalışan personelin maaşını, iaşe ve her türlü ihtiyaç bedelini bakanlık üstleniyor. Böylesi bir protokol karşısında haklı olarak insanın aklına şu soru geliyor: Madem bütün giderler bakanlık tarafından karşılanıyor, neden bu işi bir tarikat vakfı üstleniyor?[2]

Erdoğan Mayıs ayında Ensar Vakfının 38. genel kuruluna katılmış ve bir konuşma yapmıştı. Konuşmasının bir yerinde şöyle demişti: “14 yıldır iktidardayız ancak sosyal ve kültürel alanda iktidar olamadık, bizim hayalimiz olan nesillerin yetiştirilmesi konusunda hâlâ pek çok eksiğimiz bulunuyor.” Elindeki bütün devlet imkânlarını kullanan ve bütün kurumlarını, bakanlıkları, işbirliği yaptığı tarikatları, “sivil toplum” kuruluşlarını bu uğurda seferber eden Erdoğan iktidarı için belli ki elde edilen sonuç tatmin edici değil. Bu nedenle özellikle “sivil” oluşumların önünü daha fazla açmak ve elbette bunu yaparken totaliter rejimin ideolojik ayaklarından biri olan dini kullanmak için bütün imkânlar seferber edilmiş bulunuyor. Temmuz ayında Maliye Bakanlığı “Kamu taşınmazları üzerinde eğitim ve yurt faaliyetleri için üst hakkı tesis edilmesine ilişkin” bir yönetmelik yayımladı. Yönetmeliğe göre mülkiyeti Hazine’ye veya kamu kurum ve kuruluşlarına ait taşınmazlar 49 yıllığına bedelsiz olarak vergi muafiyeti olan, eğitim faaliyetinde bulunan vakıfların kullanımına verilecek. Bu haktan hangi vakıfların yararlanabileceğine Maliye Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı karar verecek. Yönetmelikte eğitim faaliyeti “Okul öncesi, ilkokul, ortaokul, ortaöğrenim kurumlarını açma ve işletme faaliyeti, yükseköğrenim öğrencilerinin eğitimine yönelik eğitim kurumu açılması ve işletilmesi faaliyeti ile yurt açılmasını ve işletilmesini, ayrıca; Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı olarak açılan Kur’an-ı Kerim okumak, anlamını öğrenmek, hafızlık yapmak ve din eğitimi almak isteyen vatandaşlara verilen eğitim” olarak belirtiliyor. Bu haktan yararlanacak vakıflara konulan şartlardan biri öğrenci kapasitesinin yüzde 10’u oranında bedelsiz, yüzde 10’u oranında da yüzde 50 indirimli olarak öğrenci kabul etmek. Çocuklarını okutamayacak durumda olan yoksul işçi ve emekçilerin bu vakıflara yönlendirileceğini tahmin etmek zor değil. Ayrıca bu vakıflara kurdukları tesislerin yüzde 20’sini ticari amaçlı kullanma, bakım ve onarım masraflarını devletten talep etme hakkı da veriliyor.

Aslında bu yönetmelikle, yukarıda birkaç örneğini verdiğimiz, çoğunluğu belediyeler olmak üzere bakanlıklar ya da il özel idarelerince zaten fiili olarak yapılmakta olan bir uygulama, daha uzun süreyle ve devletin tüm taşınmazlarını kapsayacak şekilde genişletilerek “yasal olarak” güvence altına alınmış oldu. Böylece muhalefet partilerinin vakıflara arazi ve bina tahsis edilmesine ilişkin yerli yersiz(!) soru önergeleri de artık gereksiz baş ağrısı yaratmayacak. Devlet okullarının başaramadığı “sosyal ve kültürel” dönüşümü, Erdoğan’ın hayalindeki nesilleri yetiştirme işini “her istedikleri verilecek olan” tarikat ve cemaatler başaracak!

AKP-Erdoğan iktidarının tarikat ve cemaatlerin önünü sınırsız olarak açmasında en büyük motivasyon kaynağı “hayallerindeki nesilleri yetiştirmek” olsa da, kendi eseri olan vakıflar (TÜRGEV, TÜGVA, İlim Yayma Cemiyeti, Ensar) için tek neden bu değil. “Eğitim kurumu görünümündeki bu yapılanmalar, bir yandan, AKP’nin «dindar ve itaatkâr» bir nesil yetiştirme projesine hizmet eden ideolojik aygıtları olarak çalışıyorlar. Bir yandan, oy deposu olarak görülen tabanın tarikat örgütlenmeleriyle tahakküm altına alınmasını kolaylaştırıyorlar. Bir yandan da rüşvet, rant ve talana «kutsal» bir örtü sağlıyorlar.”[3]

Tarikat ve cemaatlere ait vakıf ve dernekler özellikle “sivil toplum örgütü” olarak adlandırılıyor. Erdoğan başka konulardan fırsat buldukça bir sivil toplum örgütünün nasıl olması gerektiğine dair de beyanatlar veriyor. Haziran ayında “sivil toplum kuruluşlarıyla” iftar yemeğinde bir araya gelen Erdoğan şu sözleri sarf etmişti: “Ülkemizin eğitimde, hak ve özgürlüklerde, sınırlarımızın içindeki ve dışındaki ihtiyaç sahipleriyle sergilediği örnek dayanışmada şüphesiz en büyük pay sivil toplum kuruluşlarımıza aittir. Biz de sorumluluk üstlendiğimiz her yerde özellikle de son 15 yıldır sizleri her açıdan desteklemeye, önünüzü açmaya, işlerinizi kolaylaştırmaya gayret ediyoruz. Çünkü biz birileri gibi sivil toplumu tehdit olarak değil, milli birlik ve beraberliğimizin kilit taşı olarak görüyoruz. Sizler ülkemizde katılımcı demokrasinin aracı, sosyal barışımızın âdeta sigortası olan kuruluşlarımızsınız. Burada şu gerçeğin altını bir kez daha çizmek istiyorum. Sivil toplum devletin karşıtı değil bilakis tamamlayıcısıdır. Bir devlet ne kadar güçlü olursa olsun sivil toplumun desteği, yardımı olmadan hedeflerini gerçekleştiremez.” Aynı Erdoğan bu konuşmasından iki ay kadar önce ise Türkiye’de hak ihlallerine yönelik raporlar hazırlayan sivil toplum kuruluşlarını hedef almış ve şöyle konuşmuştu: “Ben elimde silahımla bombamla, patlayıcılarla, canlı bombalarla her türlü eylemi yapayım, devlet bana karışmasın! Böyle bir anlayış dünyanın neresinde var? Geçenlerde onların malûm STK’larıymış… Bir araya gelmişler raporlar yayımlamışlar. Bu raporları yayımlayanların üzerine gidilmesi lazım. Neyin raporunu yayımlıyorsun?” Böylece Erdoğan devletin tamamlayıcısı olarak tarif ettiği vakıf ve dernekleri ideal sivil toplum örgütü kategorisinde görürken, tam da üstlenmesi gereken rolü yerine getiren STK’ları ise tukaka ilan ediyor ve hedef gösteriyor. Bu anlayış AKP-Erdoğan iktidarının tıpkı sendikalarda olduğu gibi STK’ları da korporatif örgütler haline getirmeye çalıştığını gösteriyor. Totaliter rejimlerin meşrebine uygun bir davranış!

Yeni Şafak yazarı Kemal Öztürk 8 Eylül tarihli yazısında devlet-STK ilişkilerine değinme ihtiyacı duymuş. İktidarın cemaat ve tarikat vakıflarını büyük destekle semirtmesinin yarattığı tartışmalar mıdır ona bu cümleleri yazdıran bilinmez. Belki yandaş medya cephesinde doğru yanlış bakmaksızın her şeyin alkışlandığı, hiç özeleştiri yapılmadığı düşüncesini bertaraf etmek için “bakın biz de eleştiriyoruz bir yanlış varsa” mesajı vermek için yazılmıştır. Her ne saikle yazılmış olursa olsun söyledikleri aslında STK’ların da AKP-Erdoğan iktidarının korporatist hamlelerinden nasibini aldığının itirafıdır. Şöyle diyor yazısının bir yerinde: “Sivil toplum örgütü İngilizce NGO (None Govermental Organisation) yani hükümet dışı organizasyonlar olarak tanımlanır. Bence güzel bir tanımlama. Bizim sivil toplum örgütleri son yıllarda iktidarla ilişkilerini iyi dengeleyemedikleri için, sanki devletin organizasyonları gibi hareket ediyor. Bu STK’ların kuruluş ve çalışma mantığına çok terstir. Yeni kurulan vakıflar, dernekler ve yardım kuruluşları nedense kendilerini iktidarın bir parçası gibi görüyorlar. O nedenle de iktidardan bir destek ya da işaret almadan hareket edemiyorlar. Çok yanlış ve tehlikeli bir durum.”

İşte Erdoğan’ın istediği gibi kindar ve itaatkâr bir nesil yetiştirebilmek için iktidarın yanında olmayan STK’lar sindirilmeye çalışılırken, sözde sivil toplum kuruluşu olarak adlandırılan bu vakıf ve derneklerse devletten büyük destek alıyorlar. Bunlar henüz konuşmayı yeni öğrenen bebelerden üniversite öğrencisi gençlere kadar nüfuz ederek tazecik beyinlere totaliter rejimin zehirli ideolojisini zerk ediyorlar. Zaten yaratılmış bulunan ve iktidarın temel dayanağı olan kutuplaştırmayı daha da derinleştiriyorlar. Kutuplaştırma siyasetinin toplumda yarattığı bozulmanın sonuçlarını artan saldırılarda görüyoruz. Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesine yönelik yapılan ırkçı saldırı, “Kadıköy’de «laik eğitim» standı açan kamu emekçilerine faşist bir güruh tarafından saldırılması, Ermeni Kilisesinin bahçesindeki bir vaftiz törenine «Ermenilere ölüm» diye bağırılarak taşlı saldırı düzenlenmesi, mafya şeflerinin «Rabia» işaretiyle sola tehditler yağdırması, her gün bir başka örneğine tanık olduğumuz ırkçı, gerici saldırıların son dönemlerdeki örneklerinden sadece birkaçıdır. Keza rejim güçlerinin her türlü araçla kışkırttığı kadın düşmanlığıyla zehirlenen bir toplumsal atmosferde, kıyafetini beğenmedikleri kadınlara, «sarmaş dolaş» çiftlere, içki içenlere, oruç tutmayanlara, Suriyeli mültecilere uluorta saldırma pervasızlığı gösterenlerin sayısı da katlamalı bir şekilde artmaktadır.”[4] Elif Çağlı “Faşizmin Panzehiri Devrimci Dirençtir” başlıklı makalesinde geniş kitlelerin uğratıldığı dokusal bozunumun etkilerinin çok daha derin, kalıcı, uzun vadeli ve dolayısıyla tehlikeli olacağına dikkat çekmişti. İşçiyi tezgâh başındaki arkadaşına, komşuyu komşuya düşman hale getiren bu politikaların mimarı AKP-Erdoğan iktidarını tarih hiç şüphesiz kapkara harflerle yazacak.



[2] Bu sorunun yanıtı için bkz. Oktay Baran, Eğitimde Çok Boyutlu Gerici Saldırılar, marksist.net

[3] Zeynep Güneş, Çocuk Tacizi ve Kapitalist Çürüme, marksist.net

[4] Sokaktan Faşist Yansımalar, marksist.net