Navigation

Yolda: Proletarya Devriminin Gelişimi Üzerine Düşünceler

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Troçki’nin “Komünist Enternasyonal’in İlk Beş Yılı” başlıklı kitabında (The First Five Years of the Communist International, Monad Press, 1977, c.1) yer alan bu makale, Troçki tarafından Denikin’in saldırı başlattığı Güney cephesine giderken yolda yazılmıştır (Mayıs-Ağustos 1919). Troçki’nin bu dönemde yazdığı yazıların birçoğu “yolda” başlığını taşır. Bunlar, sayısız diğer belgeler, ordulara çeşitli emirler vs. ile beraber, ünlü trende yazılmıştır. Bu tren 7 Ağustos 1918 gecesi örgütlendi ve ertesi sabah Çekoslovakya cephesindeki Svyazhsk’e doğru yola çıktı. Trene ilişkin aşağıdaki bilgi, Troçki’nin iç savaş sırasındaki sekreteri tarafından aktarılmıştır: “Daha 1918’de tren, hareketli bir idari aygıtı temsil ediyordu. Kendi matbaası, telgrafı, radyosu, elektrik santrali, kütüphanesi, garajı ve banyosuyla donanmıştı. Tüm iradeleri çelikleştiren ve kendisiyle birlikte zaferi getiren bu tren, en kritik anlarda çeşitli cephelerin kilit noktalarında beliriyordu. Yudeniç’in Ekim saldırısı sırasında (1919), tren Petrograd’a gönderildi. Personelinden, zırhlı treni takviye eden bir müfreze oluşturuldu. Diğer bir müfreze de Libovo bölgesinde Kızıl Ordu’ya katıldı. Bu savaşlara katılımı nedeniyle tren Kızıl Bayrak Nişanı aldı. İç savaş boyunca tren 97.629 verstlik yol katederek, 36 görevi yerine getirdi.” (Leon Trotsky, How the Revolution Armed Itself, c.2, kitap 1, s.463)



I

Bir zamanlar kilisenin bir deyişi vardı: “Işık Doğu’dan yükselir”. Bizim neslimizde devrim Doğu’da başladı. Rusya’dan Macaristan’a, Macaristan’dan Bavyera’ya geçti ve şüphesiz batıya, Avrupa içlerine doğru ilerleyecektir. Olayların bu ilerleyişi, yalnızca Rusya’daki değil, daha geniş entellektüel çevrelerde, sözde Marksist ve oldukça yaygın önyargılara karşıt bir biçimde gerçekleşiyor.

Bugün içinde yaşadığımız devrim proletarya devrimidir ve proletaryanın sayıca fazla, daha örgütlü, daha sınıf bilinçli olduğu eski kapitalist ülkeler, onun en güçlü olduğu ülkelerdir. Avrupa’da devrimin, kapitalist gelişimin geçmişte izlediği gibi yaklaşık olarak aynı yolu izleyerek yayılması gerektiğini beklemek eşyanın doğası gereğiymiş gibi gözükmektedir: İngiltere –kapitalizmin ilk doğduğu ülke– Fransa tarafından takibedilecek, onu Almanya, Avusturya ve son olarak da listenin en altında Rusya izleyecek.

Denebilir ki, bu yanlış anlayışta Menşevizmin baş günahı, onun sonraki tam çöküşünün teorik temeli yatar. Küçük-burjuvazinin ufkuna uyarlanmış bu “Marksizm”e göre, Avrupa’nın tüm ülkeleri sosyalizme ulaşmak için kaskatı bir sıralama içinde iki aşamadan geçmek zorundadırlar: Feodal-serf aşama ve burjuva-demokratik aşama. Dan ve Potressov’a göre, Almanya 1910’da, sonrasında bu temel üzerinde sosyalist devrimi hazırlamak için burjuva-demokratik devrimini sadece tamamlamaya başlıyordu. Bu baylar “sosyalist devrim” ile neyi kasdettiklerini bile hiçbir zaman açıklamadılar. Tam da buna denk düşecek şekilde, sosyalist devrim onlar tarafından ahirete havale edildiğinden dolayı böylesi bir açıklamanın ihtiyacını bile hissetmediler. Tarih yolunda devrimle karşılaştıklarında bunu bir Bolşevik küstahlığı olarak değerlendirmeleri hiç de şaşırtıcı değildir. Bu düzlemden ve yalınkat bir tarihsel aşamacılıktan bakıldığında hiçbir şey, Rus devriminin zafere ulaşmasıyla proletaryayı iktidara getirebileceği; muzaffer proletaryanın, çok istese bile, devrimi burjuva demokrasisinin çatısı altında tutamayacağı fikri kadar canavarca olamaz şeklinde görülür. Bu tarihsel teşhise 1917 Ekim Devriminden on beş yıl kadar önce ulaşılmasına rağmen, Menşevikler, tarzlarında içtenlikle, iktidarın proletarya tarafından fethedilmesinin bir kaza ve “macera” olacağını düşünüyorlardı. Sovyet rejimini, Rus koşullarının geriliğinin ve barbarlığının bir ürünü olarak düşünürken de daha az samimi değildiler. Yarı-aydınlanmış babbitlerin[1] bu kendini beğenmiş ideologlarınca, burjuva demokrasisi mekanizması, insan uygarlığının en üst ifadesi olarak kabul edildi. Onlar, neredeyse bir otomobili bir at arabasıyla karşılaştırır gibi, Kurucu Meclisi sovyetlerle karşı karşıya koydular.

Yine de olayların ilerleyişi, “kamuoyu” ve ortalama orta-sınıf vulgerlerinin kaçınılmaz toplumsal önyargılarının tam da tersini gözler önüne sermeye devam etti. Herşeyden önce, Kurucu Meclisin Weimar’da tüm örtük demokratik nimetleriyle varlığına rağmen, Almanya’da güçlendikçe güçlenen ve derhal proletarya arasındaki en kahraman unsurları içine akıtan bir parti –bayrağında: “Tüm İktidar Sovyetlere” yazan bir parti– doğdu. Hiç kimse Scheidemancı Kurucu Meclisin yaratıcı işlerinden bahsetmiyor, dünyadaki hiç kimsenin onunla ilgilendiği yok. Sadece Alman halkının değil, tüm insanlığın dikkati, devrimci proletarya ile Kurucu Meclisin yönetici kliği arasındaki muazzam mücadeleye, yasal Kurucu “demokrasi” çerçevesinin dışında olması gerektiği derhal kanıtlanan mücadeleye kitlenmiştir.

Macaristan ve Bavyera’da bu süreç çoktan bunun ötesine geçmişti. Bu ülkelerde, biçimsel demokrasi yerine, devrimin yarınlarında bir çatlağa dönüşen dünün bu gecikmiş izi yerine, muzaffer proletaryanın egemenliği biçiminde tamamen gerçek bir demokrasi ortaya çıktı.

Ancak olayların gelişimi, sadece herkesin önünde değil özelde de Marksistlik taslayan masabaşı aşamacıların güzergâhları ile hiç de uyum içinde ilerlemezken, devrimci gelişimin bu ilerleyişi bir açıklamayı gerektiriyor. Olay şudur; devrim Avrupa’nın en geri büyük ülkesinde, Rusya’da başladı ve proletaryanın zaferine yol açtı.

Macaristan, bir bütün olarak, kapitalist ve hatta kültürel-politik gelişme anlamında Almanya ile Rusya arasında duran önceki Avusturya-Macaristan monarşisinin tartışmasız daha geri yarısıdır. Sovyet iktidarının Macaristan’ı takiben kurulduğu Bavyera, kapitalist gelişime oranla Almanya’nın ileri değil, tam tersine geri bir kesimini temsil etmektedir. Böylece proleter devrim, Avrupa’nın en geri ülkesinde başladıktan sonra, ekonomik olarak daha fazla gelişmiş ülkelere doğru, basamak basamak, yukarı tırmanışını sürdürüyor.

Bu “aykırılığın” açıklaması nedir ?

Avrupa ve dünyada en eski kapitalist ülke İngiltere’dir. Bunun yanısıra İngiltere, özellikle son yarım yüzyıl boyunca proleter devrim açısından en muhafazakâr ülke oldu. Tutarlı sosyal-reformistler, yani şu her iki ucu biraraya getirmeye çalışanlar, diğer ülkelere politik gelişmenin olası yollarını gösterenin kesinlikle İngiltere olduğunu ve tüm Avrupa proletaryasının gelecekte toplumsal devrim programından vazgeçeceğini ileri sürerek, buradan ihtiyaç duydukları tüm sonuçları çıkarttılar. Ne var ki Marksistler için, İngiltere’nin kapitalist gelişimi ile sosyalist hareketi arasındaki, tarihsel güçlerin geçici bir bileşimince koşullandırılan “aykırılık”, umut kırıcı hiçbir şey içermemektedir. İngiltere’nin kapitalist gelişme ve dünyanın talanı yoluna erken girişi, sadece kendi burjuvazisi için değil, aynı zamanda işçi sınıfının bir kesimi için de ayrıcalıklı bir konum yarattı. İngiltere’nin ada konumu, onu karada doğrudan bir militarizmi sürdürme yükünden korudu. Güçlü deniz militarizmi, devasa harcamaları gerektirmesine rağmen, yine de sayıca küçük bir paralı kadroya dayandı ve evrensel askerlik hizmetine geçişi gerektirmedi. İngiliz burjuvazisi, bir “vasıflı” işçi aristokrasisi yaratarak ve bir sendika kastı ruhunu onun içine yerleştirerek, üst işçi katmanlarını alt tabakadan ayırmak için bu koşulları ustaca kullandı. Tüm muhafazakârlığına rağmen esnek İngiliz parlamenter aygıtı, iki tarihsel parti –Liberaller ve Muhafazakârlar– arasındaki, içeriği oldukça boş kalsa da bazen epeyce gergin biçimlere bürünen aralıksız rekabet, ihtiyaç doğduğunda daima, çalışan kitlelerin hoşnutsuzluğu için yapay bir politik emniyet sübabı oluşturdu. Bu, egemen burjuva kliğin, işçi sınıfı önderlerini, bazen oldukça “nezaketle”, ruhen sakatlama ve rüşvetle satın alma işindeki şeytani ustalığıyla tamamlandı. Böylece İngiltere’nin erken kapitalist gelişimi sayesinde onun burjuvazisi, kendisine proleter devrime sistematik olarak karşı koyabilme yetisi sağlayan mali olanakları kullandı. Bizzat proletarya içinde, ya da daha doğrusu onun üst katmanı içinde, Dünya Savaşını önceleyen onyıllar süresince kendisini gösteren en aşırı tutucu eğilimleri de aynı koşullar şekillendirdi... Marksizm, sınıf ilişkilerinin üretim sürecinden kaynaklandığını ve bu ilişkilerin üretici güçlerin belirli bir düzeyine denk düştüğünü öğretirken; dahası ideolojinin tüm biçimlerinin ve en başta da politikanın sınıf ilişkilerine denk düştüğünü öğretirken, bu gerçek, politikanın, sınıfsal gruplaşmalar ve üretim arasında aritmetiğin dört işlemi ile hesaplanabilen basit mekanik ilişkilerin bulunduğu anlamına asla gelmez. Tam tersine, karşılıklı ilişkiler son derece karmaşıktır. Bir ülkenin, devrimci gelişimini de içeren gelişim sürecini, yüzeysel eşleştirmeler veya biçimsel analojiler aracılığıyla değil, yalnızca tüm maddi ve üstyapısal faktörlerin, ulusal ve aynı zamanda dünya çapında etki, tepki ve karşılıklı etkileşiminden yola çıkarak diyalektik olarak açıklamak mümkündür.

İngiltere, burjuva devrimini 17. yüzyılda tamamladı; Fransa ise 18. yüzyılın sonunda. Fransa, uzun bir süre boyunca Avrupa kıtasındaki en ileri, en “kültürlü” ülkeydi. Fransız sosyal-yurtseverleri bu savaşın başlangıcında bile insanlığın bütün kaderinin Paris etrafında döndüğüne hâlâ içtenlikle inanıyorlardı. Ancak bir kez daha, yalnızca erken burjuva uygarlığından dolayı, Fransa, kapitalizmi içinde güçlü muhafazakâr eğilimler geliştirdi. Kapitalizmin yavaş organik gelişimi, Fransız zanaatlarını mekanik bir biçimde yıkıma sürüklemedi, onları tamamen farklı konumlara indirgeyerek, çok daha bağımlı bir rol atfederek bir tarafa itti. Devrim, feodal mülkleri açık arttırma ile köylülüğe satarak, son derece canlı, direngen, inatçı ve küçük-burjuva Fransız köyünü yarattı. Hem en ileri hedefleri hem de sonuçları açısından burjuva olan 18. yüzyılın Büyük Fransız Devrimi, aynı zamanda –ulusun çoğunluğunu ve en başta da tüm yaratıcı sınıfları kendi etrafında biraraya getirmesi anlamında– tümüyle ulusal bir devrimdi. Bir yüzyıl ve ek olarak bir çeyrek yüzyıl boyunca bu devrim, Fransız burjuva demokrasisinin sol unsurları ile işçi sınıfının hatırı sayılır bir bölümü arasındaki ortak anılar ve gelenekler bağını oluşturdu. Jaurès, bu muhafazakâr ideolojik bağın en büyük ve en son temsilcisiydi. Bu koşullar altında Fransa’nın politik atmosferi, Fransız proletaryasının geniş katmanlarına ve özellikle yarı-zanaatkârlara, küçük-burjuva yanılsamalar bulaştırmakta başarısız olamazdı. Tersine, Fransız proletaryasına burjuvaziden barikatlarda öcünü alma eğilimini veren tam da bu zengin devrimci geçmiştir. Sınıf mücadelesinin karakteri, yani teoride berraklık eksikliği ama pratikte son derece gerginlik, Fransız burjuvazisini sürekli savunma durumunda tuttu ve onu erken bir dönemde mali sermaye ihracına başvurmaya zorladı. Fransız burjuvazisi, bir yandan işçileri de içeren halk kitlelerini anti-hanedan, anti-ruhban, cumhuriyetçi, radikal ve diğer eğilimlerin dramatik bir sergilenişi aracılığıyla baştan çıkarırken, diğer yandan da ilk doğmuş olmaktan ve dünyanın tefecisi olma konumundan doğal olarak çıkan avantajlardan, bizzat Fransa içindeki endüstriyalizmin yeni ve devrimcileştirici biçimlerinin gelişimini denetlemek için yararlandı. Fransız evriminin ekonomik ve politik koşullarının analizi ve dahası sadece ulusal değil uluslararası ölçekteki bir analizi, Paris Komünü’nün kahramanca patlak vermesinden sonra Fransız proletaryasının, açık devrimci sınıf eylemiyle ilgilenme, doğrudan devlet iktidarı için mücadele etme konusunda yeteneksizliği ispatlanan gruplara ve sektlere –bir kanatta anarşist, diğer kanatta “possibilist”[2]– neden bölündüğünün bir açıklamasını sağlayabilir.

Almanya için güçlü kapitalist yeşerme dönemi, 1864-1866-1871 muzaffer savaşlarından[3] sonra başladı. Fransız milyarlarının altın seli tarafından sırılsıklam edilen ulusal birlik toprağı, özgür spekülasyonun parlak saltanatının, fakat aynı zamanda da emsalsiz bir teknik gelişmenin yatağı haline geldi. Fransız proletaryasının aksine, Alman işçi sınıfı anormal bir hızla büyüdü ve enerjisinin büyük bir kısmını kendi saflarını toparlamaya, kaynaştırmaya ve örgütlemeye harcadı. Bu karşı konulamaz yükselişinde Alman işçi sınıfı, otomatik olarak büyüyen gücünün, parlamenter seçim raporlarına veya sendika antolojilerine yansımasından büyük memnuniyet duydu. Almanya’nın dünya pazarındaki muzaffer rekabeti, işçi sınıfının bir kesiminin yaşam standartlarındaki tartışılmaz bir iyileşme için olduğu kadar, sendikaların gelişmesi için de eşit şekilde elverişli koşulları yarattı. Bu koşullar altında Alman Sosyal Demokrasisi, örgütsel fetişizmin canlı –ve sonrasında da ebediyyen can çekişen– bir simgesi haline geldi. Ulusal devlete ve ulusal sanayiye derinden dolaşmış kökleri ile, ve modern kapitalizmin ve ortaçağ barbarlığının bir bileşimi olan Alman sosyo-politik ilişkilerinin tüm karmaşıklığına ve karışıklığına süreç içinde uyarlanarak, Alman Sosyal Demokrasisi, kendi önderliği altındaki sendikalar ile birlikte en sonunda Avrupa politik devriminin en karşı-devrimci gücü haline gelmiştir. Alman Sosyal Demokrasisinin böylesi bir dejenerasyonunun tehlikesi Marksistler tarafından çok öncesinden vurgulanmasına rağmen şunu da itiraf etmeliyiz ki, hiç kimse bu sürecin karakterinin sonunda ne kadar feci olacağını görememiştir. İleri Alman proletaryası politik iktidar için açık mücadele yoluna, sırtından eski partinin ölü ağırlığını atarak ancak şimdi girebilmiştir.

Avusturya-Macaristan’ın gelişimine gelince; bizimle ilgisi bakımından ele alındığında, söylenebilecek herşey Rusya’nın gelişimine aynen uygulanabilir. Rus kapitalizminin gecikmiş gelişimi, ona doğrudan doğruya aşırı yoğun bir karakter kazandırdı. Geçen yüzyılın Kırklı yıllarında Knopf[4], İngiliz tekstil fabrikalarını Moskova merkezine kurduğunda, ve Belçikalılar, Fransızlar ve Amerikalılar, Avrupa ve Amerikan teknolojisinin ulaştığı en son noktaya uygun olarak inşa edilen devasa metalurji yatırımlarını bakir Ukrayna ve Novorusya steplerine taşıdıklarında, Rus zanaatkârlığının manifaktüre gelişinceye ve sırası geldiğinde manifaktür de bizi büyük ölçekli fabrikaya götürünceye kadar beklemek zorunda olup olmadıklarını öğrenmek için kitaplara başvurmadılar. Bu temelde, yani kötü özetlenmiş ekonomi kitaplarının oluşturduğu bu temelde, Rus kapitalizminin “doğal” bir karakterde mi yoksa “yapay” bir karakterde mi olduğu üzerine bir zamanlar ünlü, ancak esasen çocukça çekişmeler[5] ortaya çıkmıştı. Eğer Marx’ı vulgarize etmek ve İngiliz kapitalizmini, kapitalist gelişmenin tarihsel başlangıcı olarak değil, tersine tümden zorunlu bir klişe olarak görmek gerekseydi, o zaman Rus kapitalizmi dışarıdan aşılanmış yapay bir oluşum olarak belirecekti. Ancak kapitalizmi Marx’ın gerçek öğretisinin ruhuyla analiz edersek, yani kapitalizmi, ilkin tipik ulusal bir biçimde gelişen ve sonra bu ulusal çerçeveyi aşarak büyüyen ve dünya bağlarını geliştiren; ve geri ülkeleri kendi etkisi altına almak için çocukluk günlerinin araç ve yöntemlerine dönüşü gerekli görmeyen, ama teknolojideki son söz yerine kapitalist sömürü ve politik şantajdaki son sözü yürürlüğe koyan bir ekonomik süreç olarak ele alırsak; eğer kapitalizmi bu ruhla analiz edersek, o zaman Rus kapitalizminin tüm özgünlükleriyle gelişimi, dünya kapitalist sürecinin tamamen “doğal”, zorunlu bir bileşeni olarak belirecektir.

Bu, yalnız Rusya’ya özgü bir şey değildir. Avusturalya’yı boydan boya kesen demiryolu, ne Avusturalya yerlilerinin ne de Fransız devrimi çağıyla başlayarak asil İngiliz metropollerinden Avusturalya’ya gemiyle gönderilen ilk kuşak suçluların yaşam koşullarının “doğal” sonucuydu. Avusturalya’nın kapitalist gelişimi yalnızca dünya ölçeğinde ele alınan tarihsel süreç açısından doğaldır. Farklı bir ölçekte, ulusal, taşralı bir ölçekte, çağımızın en büyük toplumsal belirtilerinden bir tekini dahi analiz etmek, genel olarak konuşulursa, imkânsızdır.

Büyük ölçekli Rus sanayisi tam da, geçiş evrelerinin üzerinden devasa bir ekonomik atılım gerçekleştirerek ulusal ekonomik gelişimin “doğal” diziliş sırasını bozduğu için, bu, o sayede, burjuva demokrasisi evresi üzerinden proleter atlayışın sadece olabilirliğini değil, kaçınılmazlığını da hazırladı.

Demokrasi ideoloğu Jaurès, demokrasiyi, savaşan sınıfların üzerinde yükselen ulusun en yüce kürsüsü olarak resmetti. Bununla birlikte savaşan sınıflar –kapitalist burjuvazi ve proletarya– ulusun içinde sadece biçimsel kutupları değil, başlıca ve belirleyici unsurları da meydana getirdiklerinden, en yüce kürsü olarak ya da daha doğrusu hakem mahkemesi olarak kalanlar ancak ara unsurlardır; demokratik entelijensiya ile taçlanan küçük burjuvazi. Fransa’da, zanaatkârlık ve kent zanaatkâr kültürünün yüzyıllarca süren tarihiyle, kent komünleri mücadelesiyle ve sonra burjuva demokrasisinin devrimci savaşlarıyla ve son olarak küçük-burjuva türden tutuculuğuyla, demokratik ideoloji bugüne değin belirli bir tarihsel temele oturdu. Proletaryanın çıkarlarının ateşli bir savunucusu olan ve kendini tamamen sosyalizme adayan Jaurès, demokratik bir ulusun kürsüsü olarak, emperyalizme karşı çıktı. Ne var ki, emperyalizm, politik amaçlarını parlamenter mekanizma aracılığıyla çok kolay biçimde tahrif edebileceği “demokratik ulus”tan daha kudretli olduğunu yeterince ikna edici bir şekilde göstermişti. 1914 Temmuzunda, emperyalist oligarşi, savaşa giden güzergâhında, kürsünün cesedini çiğneyip geçerken, 1919 Martında demokratik ulusun “yüce kürsüsü” vasıtasıyla, Jaurès’in katilini resmi olarak akladı, böylece de Fransız işçi sınıfının kalan son demokratik hayallerine de öldürücü bir darbe indirdi...

Rusya’da bu hayaller, daha baştan arkasında hiçbir destek bulamadı. Zayıf gelişiminin hantal uyuşukluğu ile bizim ülkemizin bir kent zanaatkâr kültürünü yaratmaya vakti olmadı. Okurov[6] gibi bir taşra kasabasının tüm yurttaşları, bir zamanlar Gorki’yi oldukça telaşlandıran Yahudi soykırımları için donanımlıdır; ancak şüphesiz, bağımsız bir demokratik rol için donanımsızdırlar. Tam da İngiltere’nin gelişimi “Marx’a göre” gerçekleştiği için, Rusya’nın gelişimi aynı Marx’a göre tamamen farklı bir yolda ilerlemek zorundaydı. Yabancı mali sermayenin yüksek basıncı altında yetişen ve yabancı teknolojinin yardımını alan Rus kapitalizmi, birkaç onyıl boyunca, tüm Rus politik barbarlığının çevresini keskin bir bıçak gibi bölen bir milyonluk işçi sınıfını şekillendirdi. Geride bırakılmış muazzam bir gelenekten yoksun olan Rus işçileri, Batı Avrupa proletaryasının tersine, yalnızca kültürel geriliğin ve aldırmazlığın –yarı okur-yazar, yerli, kentli yurttaşların hiçbir zaman vurgulamaktan usanmadıkları– özelliklerini almakla kalmadı, aynı zamanda kendi sınıf konumlarından türeyen en uç sonuçların çabucak kavranışı, seferberlik ve inisiyatif gibi özellikleri de aldılar. Eğer Rusya’nın ekonomik geriliği, en yoğun karakterini doğrudan doğruya Avrupa’da edinen kapitalizmin kasılmalı, “felâketsel” gelişimini koşulladıysa, o zaman Rus proletaryasının kasılmalı, “felâketsel” gelişimi altında ülkenin bu aynı evrensel geriliği, bu proletaryanın, Avrupa’da ve dünyanın her tarafında toplumsal devrim düşüncesinin en uzlaşmaz, en özverili taşıyıcısı –elbetteki belirli bir tarihsel dönemin sadece bir dilimi için– haline gelmesini sağladı.

II

Kendi “doğal” evrimi içinde kapitalist üretim, sürekli genişleyen yeniden üretimdir. Teknoloji yükselmeye devam eder, maddi nimetlerin miktarı büyümeye devam eder, nüfusun büyük çoğunluğu proleterleşir. Genişletilmiş kapitalist üretim, kapitalist çelişkileri derinleştirir. Proletarya sayıca büyür, ülke nüfusunun hiç olmadığı kadar büyük bir oranını oluşturur, örgütlü ve eğitimli hale gelir, ve böylece de daha da büyüyen bir güç oluşturur. Ancak bu hiç de onun sınıf düşmanın –burjuvazinin– durağan kaldığı anlamına gelmez. Tam da tersine, genişletilmiş kapitalist üretim, büyük burjuvazinin ekonomik ve politik gücünün eşzamanlı bir gelişimini öngerektirir. Burjuvazi, sadece muazzam zenginlikleri biriktirmekle kalmaz, kendi amaçlarına tabi kıldığı devlet aygıtını da kendi ellerinde yoğunlaştırır. Amansız bir gaddarlık aracılığıyla, demokratik oportünizmle nöbetleşe, kendi amaçlarını daha da mükemmelleşen bir sanatla gerçekleştirir. Emperyalist kapitalizm, halkın küçük-burjuva katmanlarının büyük sermaye karşısındaki ekonomik bağımlılığının daha zalim ve başa çıkılmaz olduğu oranda, demokrasi biçimlerinden daha ustaca yararlanabilir. Burjuvazi, bu ekomik bağımlılıktan evrensel oy aracılığıyla politik bağımlılığı türetebilmektedir.

Toplumsal devrimin mekanik kavranışı, tarihi süreci, proletarya “nüfusun ezici çoğunluğunu” kapsayıncaya, burjuva ekonomi mekanizması ve devletini bir savaş olmaksızın, veya fiilen bir kavga olmaksızın olgunluğa ermiş bir meyvayı koparır gibi kendi eline alıncaya kadar kesintisiz bir sayısal büyümeye ve proletaryanın örgütsel gücünün sebatla hazırlanmasına indirger. Ne var ki, gerçekte proletaryanın üretimdeki rolünün büyümesi, burjuvazinin gücünün büyümesi ile paraleldir. Proletarya örgütsel olarak kaynaşmış ve politik olarak eğitimli hale geldikçe, burjuvazi de yeri geldikçe kendi hükmetme aracını mükemmelleştirmeye ve sözde yeni üçüncü katmanı, yani kapitalist ekonomik mekanizmada çok belirgin bir rol oynayan profesyonel entellektüelleri de kapsayan halkın en yeni katmanlarını proletaryaya karşı harekete geçirmeye zorlanır. Her iki düşman eşzamanlı olarak güç kazanırlar.

Bir ülke, kapitalist anlamda ne kadar güçlüyse –tüm diğer koşullar eşit kabul edildiğinde– sınıf ilişkilerinin “barışçıl” dinginliği de o denli büyüktür; her iki düşmanı da –proletarya ve burjuvazi– görece denge durumunun dışına itmek ve sınıf mücadelesini açık iç savaşa sürüklemek için gereken itki de o kadar güçlü olmalıdır. Bir kez alev aldığında –tüm diğer koşullar eşit olduğunda– iç savaş çok daha keskin ve kararlı olacaktır, ülkenin ulaştığı kapitalist gelişme seviyesi yükseldiği ölçüde; her iki düşman da daha güçlü ve örgütlü hale gelir; her ikisinin de emrindeki maddi ve ideolojik kaynakların miktarı artar.

İkinci Enternasyonal’de hüküm süren proleter devrim anlayışı, gerçekte, kendine yeterli bir ulusal kapitalizm çerçevesini aşmadı. İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya sosyalizme aynı ve tek bir yörüngede ilerleyen, ve bu yolun farklı aşamalarında konumlanmış bağımsız dünyalar olarak görülüyordu. Sosyalizmin geliş saati kapitalizm kendi olgunluğunun son sınırlarına ulaştığında çalacaktı, böylece de burjuvazi kendi yerini sosyalizmin kurucusu olarak proletaryaya teslim etmek zorunda kalacaktı. Kapitalist gelişimin bu ulusal sınırlarda kavranışı sosyal-yurtseverlik için teorik ve psikolojik temelleri sağlamaktadır: Her bir ülkenin “sosyalistleri”, sosyalist gelişimin doğal ve kendine yeter temeli olan ulusal devleti savunmayı boyunlarının borcu bildiler.

Ancak bu anlayış kökten yanlıştır ve tamamen gericidir. Dünya çapına ulaşmakla, kapitalist gelişim, geçmiş dönemde toplumsal devrimin akıbetini şu ya da bu daha gelişmiş kapitalist ülkenin kaderine bağlayan bu sicimleri böylece kestirip attı. Kapitalizm, tüm dünya ülkelerini tek bir karmaşık organizma halinde birbirine daha da sıkıca kenetlediği ölçüde, yalnızca ortak kaderi anlamında değil, aynı zamanda başlangıç yeri ve zamanı anlamında da toplumsal devrimi çok daha amansız bir biçimde dünya çapında bir faktör olarak emperyalizmin gelişimine ve öncelikle de emperyalizmin kaçınılmaz olarak provoke ettiği ve sırası geldiğinde kapitalist sistemin denge durumunu köklerine kadar sarsacak olan askeri çatışmalara bağımlı kıldı.

Büyük emperyalist savaş, tarihin, kapitalist gelişimin “organik”, “evrimci”, “barışçıl” karakterini parçalaması için, korkunç bir araç olmuştur. Bir bütün olarak kapitalist gelişimden doğan ve aynı zamanda tek tek her bir kapitalist ülkenin ulusal bilincinin önünde bir dış etken olarak beliren emperyalizm, her bir kapitalist ülkenin gelişiminin ulaştığı düzey farklılıklarını azaltırmış gibi bir rol oynuyor. Bu ülkeler, aynı anda emperyalist savaşa[7] çekildiler; üretici temelleri, sınıf ilişkileri eşzamanlı olarak sarsıldı. Bu durumda gözönüne alındığında, istikrarsız kapitalist denge durumunun dışına çıkan ilk ülkeler, iç toplumsal enerjisi en az olan, yani kesinlikle kapitalist gelişme anlamında en genç olan ülkelerdi.

Burada bir analoji –emperyalist savaşın başlangıcı ile iç savaşın başlangıcı arasında bir analoji– fiilen kendisini gösteriyor. Büyük dünya katliamından iki yıl önce, Balkan savaşı patlak verdi. Temelde Avrupa’nın tüm diğer kesimlerinde olduğu gibi, Balkanlarda da aynı eğilimler ve güçler etkindi. Bu güçler kapitalist insanlığı acımasızca kanlı bir felâkete sürükledi. Ancak büyük emperyalist ülkelerde dış ilişkiler kadar iç ilişkilerde de güçlü bir direniş ataleti etkili oldu. Emperyalizm Balkanları savaşa itmeyi daha kolay buldu, çünkü bu yarımada üzerinde kapitalist ve kültürel gelişmenin çok daha düşük seviyelerindeki –ve bu nedenle de “barışcıl” gelişimin ataletinin daha az olduğu– küçük devletler vardı.

Ne var ki, Balkan savaşı –Balkanlar’ın değil, Avrupa emperyalizminin yeraltındaki depreminin bir sonucu olarak, dünya çatışmasının doğrudan habercisi olarak ortaya çıkan bu savaş– belirli bir dönem için bağımsız bir önem kazandı. Savaşın gidişatı ve dolaysız sonuçları Balkan yarımadasının eldeki güçleri ve kaynakları tarafından belirlendi. Balkan savaşının nispeten daha kısa sürmesi bu nedenledir. Çok yoksul olan yarımada üzerindeki ulusal kapitalist güçleri ölçebilmek için birkaç ay yetti. Erken bir başlangıçla Balkan savaşı daha kolay bir çözüm buldu. Dünya Savaşı daha sonra başladı, çünkü savaşçıların her biri azgın sınıf çıkarları tarafından sürüklendikleri uçurumun derinliklerine korkuyla gözlerini dikmiş kalmışlardı. Büyük Britanya’nın eski gücüne karşı konumlanan Almanya’nın görülmemiş derecede artan gücü, iyi bilindiği gibi savaşın baş tarihi etkenini teşkil etti Ancak bu aynı güç, düşmanları uzun süre açık bir bölünmeden de uzak tuttu. Ne var ki, savaş patladığında her iki kampın gücü çatışmanın amansız ve uzatılmış karakterini şartlandırmıştı.

Emperyalist savaş, sırası gelince, proletaryayı iç savaş yoluna soktu. Ve burada da benzer bir analojik sıra gözlemliyoruz: Genç bir kapitalist kültürle donanmış ülkeler, bu ülkelerde sınıf güçlerinin istikrarsız dengesi kesinlikle daha kolay bozulduğundan, iç savaş yoluna ilk girenler oldular.

İlk bakışta anlaşılmaz gözüken bu fenomenin genel nedeni, kapitalist gelişimin Batı’dan Doğu’ya olan yönünün tersine, proleter devrimin Doğu’dan Batı’ ya yayılmasıdır. Ancak en karışığından bir süreci ele aldığımızdan, ortaya çıkmış en temel nedenlerin üstünde, bazıları en önde gelen faktörlerin etkisini zayıflatma eğiliminde iken, bazıları da bu etkiyi pekiştirme ve şiddetlendirme eğiliminde olan sayısız ikincil nedenlerin yükselmesi tamamen eşyanın tabiatı gereğidir.

Rus kapitalizminin gelişiminde önder rolü, Avrupa mali ve sınai sermayesi –özellikle Fransa[8]– oynadı. Fransız burjuvazisinin, tefeci emperyalizmini geliştirirken sadece ekonomik değil aynı zamanda politik nedenlerin de kılavuzluğunda hareket ettiğinin altını zaten defalarca çizmiştik. Fransız proletaryasının hacmen ve güç olarak büyümesinden duyduğu korkuyla Fransız burjuvazisi, sermayesini ihraç etmeyi ve Rus sınai yatırımlarından kâr elde etmeyi tercih etti; Rus işçilerini zaptetme ödevini de böylece Rus Çarına yüklemiş oldu. Bu yolla Fransız burjuvazisinin ekonomik gücü doğrudan Rus proletaryasının emeğine de dayanmış oldu. Bu ise, Fransız burjuvazisine Fransız proletaryası ile olan karşılıklı ilişkilerinde Fransız burjuvazisi lehine kesin bir pozitif güç yarattı, ve diğer taraftan bu aynı olgu, Rus proletaryası için Rus (ancak dünya değil) burjuvazisi ile ilişkilerinde artan bir toplumsal güç olma avantajını doğurdu. Bu söylenenler sermaye ihraç eden tüm eski kapitalist ülkeler için de esasen doğrudur. İngiliz burjuvazisinin toplumsal gücü sadece İngiliz proletaryasının değil, sömürgelerde çalışan kitlelerin de sömürüsüne dayanmaktadır. Bu, burjuvaziyi daha zengin ve toplumsal olarak daha güçlü yapmakla kalmaz, aynı zamanda gerek yerli proletaryasına oldukça uzun-erimli ayrıcalıklar vermek gerekse de onun üzerinde sömürgeler aracılığıyla (hammadde ve emek gücü ihracı, sınai yatırımların sömürgelere transferi, sömürge taburlarının oluşturulması, vs.) baskı kurmak suretiyle, burjuvaziye politik manevra için çok daha geniş bir alan olanağını güvence altına alır.

İlerleyen karşılıklı ilişkileri açısından bakıldığında, bizim Ekim Devrimimiz sadece Rus burjuvazisine karşı değil, aynı zamanda İngiliz ve Fransız burjuvazisine karşı bir ayaklanmadır; ve daha da fazlası, bu, sadece genel tarihsel anlamda –Avrupa devriminin başlangıcı– değil, aynı zamanda en doğrudan ve ivedi anlamda da böyledir. Kapitalistleri mülksüzleştirerek ve Çarlık devletinin borçlarını ödemeyi reddederek, Rus proletaryası, Avrupa burjuvazisinin toplumsal gücüne en zalim darbeyi indirmiş oldu. Tek başına bu dahi Müttefik emperyalistlerin karşı-devrimci müdahalesinin neden kaçınılmaz olduğunu açıklamaya yeterlidir. Öte yandan, yalnızca Rus işçilerinin kendilerini, kendi devrimlerini daha yaşlı ve çok daha güçlü Avrupalı kardeşlerinin başarmasından önce başarmaya zorlayan bir konuma tarih tarafından yerleştirilmiş olarak bulması, bu aynı müdaheleyi olanaklı kılmıştır. Rus proletaryasının iktidarı alarak üstesinden gelmek zorunda bırakıldığı bu olağanüstü güçlükler, buradan doğmuştur.

Sosyal-Demokrat darkafalılar, buradan, Ekimde sokağa çıkmanın hiçbir gereği olmadığı sonucuna varmaya çalıştılar. İngiliz, Fransız ve Alman devrimlerinin ardından devrimimize başlamak bizim için tartışmasız bir biçimde çok daha “ekonomik” olacaktı. Ancak öncelikle, tarih devrimci sınıfa bu bağlamda serbest bir seçeneği pek tanımaz ve henüz hiç kimse Rus proletaryasının “ekonomik” karakterde bir devrimi garanti ettiğini kanıtlamadı. İkinci olarak, güçlerin devrimci “ekonomisi” sorunu ulusal ölçekte değil, dünya ölçeğinde tekrar gözden geçirilmelidir. Tam da bütün önceki gelişme nedeniyle, devrimi başlatma görevi, her zaman gördüğümüz gibi, güçlü politik ve sendikal örgütlere, parlamentarizmin ve sendikalizmin kitlesel geleneklerine sahip yaşlı bir proletaryaya değil, geri bir ülkenin genç proletaryasına düştü. Tarih en az dirençli yolu seçti. Devrimci çağ, en zayıf engelli kapıdan içeri girdi. Rus proletaryasının bu nedenle üstüne düşen bu olağanüstü ve gerçekten insanüstü güçlükler, Batı Avrupa proletaryasının halen önünde uzanan devrimci çalışmayı hazırladı, hızlandırdı ve belirli bir dereceye kadar kolaylaştırdı.

Bizim analizlerimizde “kurtarıcılığın” zerresi dahi yoktur. Rus proletaryasının devrimci “ilk evlâtlığı” sadece geçicidir. Alman, Fransız veya İngiliz proletaryasının zirvelerindeki oportünist muhafazakârlık ne kadar güçlü olursa, bu ülkelerin proletaryası tarafından devrimci saldırı için meydana getirilecek güç, daha bu günden proletaryanın Almanya’da meydana getirmekte olduğu gibi bir güç, o kadar muazzam olacaktır. Rus işçi sınıfının diktatörlüğü, Avrupa işçi sınıfı bizi Avrupa burjuvazisinin ekonomik boyunduruğundan ve de özellikle askeri boyunduruğundan kurtardığı, ve onu devirerek ve sonrasında da örgütü ve teknolojisi ile yardımımıza geldiği saatten itibaren ancak nihai olarak kendisini güvenceye alabilir, ve gerçek, her açıdan sosyalist bir inşaya geçebilir. Böylece de önder devrimci rol, ekonomik ve örgütsel olarak daha güçlü olan işçi sınıfına geçecektir. Eğer şu anda Üçüncü Enternasyonal’in merkezi Moskova’da yer alıyorsa, öyleyse yarın –inancımız kesinlikle budur– bu merkez Batı’ya taşınacaktır: Berlin’e, Paris’e, veya Londra’ya. Rus proletaryası dünya işçi sınıfının temsilcilerini Kremlin duvarları içerisinde sevinçle ağırladığı gibi, temsilcilerini Batı Avrupa başkentlerinden birindeki Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresine çok daha büyük bir sevinçle gönderecektir. Berlin veya Paris’teki bir Dünya Komünist Kongresi, proletarya devriminin Avrupa’da ve sonuç olarak da tüm dünyada tam zaferi anlamına gelecektir.

(İlk kez İzvestia’da (sayı 90-92), 29 Nisan-1 Mayıs 1919’da yayınlandı.)

Çeviri tarihi: Şubat 1997



[1]      babbit: başarılı işadamı

[2]      “Possibilistler”, 1882-1890’da, Proudhonizmi ve Marksizmi birleştirmeye çalışan ve Sosyal Demokrasinin taktiklerinin kapitalist toplumda “possible” [olanaklı] olan şeyler çerçevesine hapsedilmesi gerektiğini savunan Fransız oportünistleridir. Bu nedenle possibilistler denmektedir. Bu eğilimin önderi, Brousse idi.

[3]      1864, 1866 ve 1871 savaşları, Alman İmparatorluğunun birleşmesinin başlıca düşmanlarına –sırasıyla Danimarka, Avusturya ve Fransa– karşı, Prusya tarafından yürütüldü. Bu parlak diplomatik ve askeri seferler, sanayi burjuvazisinin aktif desteğine sahip olan, Prusya Junkerliğinin lideri Bismarck tarafından yönetildi. Sanayi bölgelerinin (Alsace-Lorraine, Silesia) ele geçirilmesi, savaş tazminatlarının zorla alınması ve ulusal devletin yaratılması, Almanya’nın şiddetli sanayileşmesine muazzam bir hız kazandırdı.

[4]      Knoph, büyük bir İngiliz tekstil şirketinin başıydı. Rusya’da çok sayıda tekstil fabrikası kurdu. Bunların teknik donanımları, varolan Rus fabrikalarına göre çok üstündü.

[5]      Burada, 1880-90’da Rusya’daki Popülistlerle (Narodnikler) Marksistler arasındaki çekişmeler kastediliyor. Birinciler, Rusya’da kapitalizmin ülkenin ekonomik gelişiminin bir sonucu olarak gelmediğini, yabancı ve yapay bir melez olarak hızla çürümeye mahkûm olduğunu savunuyorlardı. Kapitalist gelişim için içsel koşullara gelince, Rus Popülistler, bunların varlığını reddettiler, özellikle iç pazarı. “Rusya’da kapitalizmin gelişimi için böyle bir şey yoktur.” Doksanlarda sanayinin hızlı gelişme temposu, Narodnik teoriye ölümcül bir darbe indirdi.

[6]      “Küçük Okurov Kasabası”, Gorki’nin bir hikâyesinin başlığıdır. Gorki, tanrının terkettiği bir kasabayı ve onun günlük varoluşun bataklığına saplanmış darkafalı yurttaşlarını anlatır. Burada betimlenen tipler, aşırı derecede negatif, hatta isyankâr tiplerdir.

[7]      İşte size Kautskist bir bilimsel çalışmaya öneri olabilecek bazı tezler: “Rusya emperyalist savaşa vaktinden önce müdahele etti. O, tarafsız kalmalı ve enerjisini ulusal kapitalizm temelinde üretici güçlerini geliştirmeye harcamalıydı. Bu, toplumsal ilişkiler açısından toplumsal devrimi olgunlaştırma fırsatını sağlayacaktı. Proletarya iktidara demokrasi çerçevesi içinde gelebilirdi.” vs., vs..

Devrimin başlangıcında Kautsky, Hohenzollern’in Dışişleri Bakanlığının bir komiseri olarak hizmet etti. Kautsky’nin, Lord God Jehovah’ın denetiminde, bu sonuncusu kapitalist gelişimin rotasını önceden kararlaştırırken bir komiser olarak hizmet etmemesi üzücüdür!

[8]      Sanayi alanında Fransız sermayesi başlıca Donbas kömürü ve ağır metalurjiye yatırılmıştı. Fransız mali sermayesi, Rusya’ya başlıca, Çarlık hükümetine borçlar biçiminde ihraç ediliyordu.