ABD Emperyalizmi Vietnam’da Nasıl Yenilgiye Uğratıldı

Jonathan Clyne

1 Ekim 2002

Jonathan Clyne

(İsveç’te yayınlanan Marksist Socialisten dergisi editörü)




Şükret patrona sabah iş zili çaldığında.

Şükret okkalı fazla mesailer için.

Şükret ona, kanlı savaşlarına asker olduğumuz için.

Şükret o şişko sülük parazite.

(Bir Wobbly doksolojisi[1])




Celp kağıtlarını yakan Amerikalı öğrenciler; protestolarda boy gösteren Jane Fonda; protestocu öğrencileri tartaklayan kasklı Amerikan inşaat işçileri: Vietnam Savaşı karşıtı protesto gösterilerinden yansıyan bu görüntüler, ABD’nin bir kez daha savaşa hazırlandığı bu günlerde gözümüzün önüne geliyor.

İnşaat işçilerinin fotoğrafı, geçenlerde düzenlenen Stockholm Modern Sanat Müzesindeki “Direniş” sergisinde işçileri tasvir eden tek fotoğraftı. Sergi 1960’lardan günümüze protesto hareketlerinin bir dökümünü vermek amacıyla yapılmakla beraber, sadece birkaç cesur bireyin ABD emperyalizmine karşı durduğu izlenimini veriyor. Ancak gerçek başkadır ve öyle olmaya devam edecektir.

Vietnam’da barışın gerçekleşmesine vasıta olanlar ne protestocu öğrenciler (öğrenciler askere alınmıyorlardı) ne de entelektüellerdi. Vietnam ordusunun askeri başarıları da değildi. Savaşa son veren, herkesten çok, üniforma giymiş ya da giymemiş durumdaki Amerikan işçi sınıfıydı.

Vietnam Savaşının arka planı şöyledir. 1954’te, yüz yıllık sömürge egemenliğinden sonra, Fransa, Dien Bien Phu’da aldığı büyük yenilginin ardından Vietnam’dan çıkmak zorunda kaldı. Fransa çıkıp giderken, Ho Chi Minh önderliğindeki Vietnam Komünist Partisi iktidarı almaya hazırdı.

Bununla birlikte Çin ve Sovyetler Birliği, Fransa’nın yenilgisinin emperyalizme karşı çok büyük bir darbe olabileceğinden ve Soğuk Savaşın terör dengesini bozacağından korkuyordu. Bu nedenle, Fransız ordusunun hüsran içinde kaçmasına izin vermek yerine, Ho Chi Minh’e bağlı birliklerin ülkenin kuzeyine, Fransızların da güneye kaydırılmasını sağlayan bir anlaşmayı dayattılar. Fransa, 1956’da yapılması planlanan genel seçime kadar ülkenin güneyini yönetmeye devam edecekti. Seçimin galibi tüm ülkenin kontrolünü ele geçirecekti.

Genel seçim asla ilan edilmedi. Bunun yerine ABD’de yaşayan bir Vietnamlı olan Ngo Ding Diem Vietnam’a getirildi ve ülkenin lideri olarak atandı. ABD, yoğun bir politik, ekonomik ve askeri müdahaleyle Güney Vietnam’da yeni bir devlet yarattı. Bu devlet daha sonra Kuzey Vietnam’a saldırmaya başladı. Başkan Eisenhower daha sonra, eğer özgür seçimler yapılmış olsaydı Ho Chi Minh’in oyların %80’ini alacağını düşündüğünü söyleyecekti. (Başkan Eisenhower, Mandate for Change, s.372)

Tüm bunlar, Sovyetler Birliği’nin bir yandan Çin diğer yandan da ABD ile yürüttüğü Soğuk Savaş doruk noktasındayken gerçekleşiyordu. ABD, henüz bir başka ülkenin kendi nüfuz alanının dışına çıktığını görmeye hazır değildi.

ABD müdahalesinin arkasında geleneksel emperyalist çıkarlar da yatmaktaydı. 1954 gibi erken tarihte, “ABD Haberleri ve Dünya Raporu”nda, ABD Niçin Hindiçin’de Bir Savaşı Göze Alıyor adlı bir makale yayınlandı. Söz konusu makalede şunlar söyleniyordu: “Dünyanın en zengin bölgelerinden birisi, Hindiçin’de zafer kazanana açılacak. Amerika’nın artan ilgisinin ardında yatan şey budur … bu savaşın gerçek nedenleri, kalay, kurşun, kauçuk, pirinç gibi kilit stratejik temel ürünlerdir. ABD bu bölgeyi her ne yolla olursa olsun kontrol altında tutmayı düşünüyor.” (4 Nisan 1954) Kuşkusuz ucuz işgücü konusu da söz konusuydu. Business Week’in (20 Nisan 1963) sözleriyle: “40’ların sonundan itibaren ve 50’lerden günümüze artan bir şekilde, bir sanayi dalından diğerine Amerikan şirketleri dış gelirlerinin giderek artığını keşfediyorlardı. Gelirleri genelde dışarda ABD’dekine göre esasen daha yüksekti.” Bunda şaşılacak bir şey yoktu, çünkü ücretler ABD’deki ücretlere göre çok çok düşüktü.

Güney Vietnam’da Komünist Parti, Diem ve ABD’ye karşı savaşmak için bir gerilla ordusu (NFL) örgütledi. 1968’deki Tet Saldırısına kadar, NFL Güney Vietnam’daki en büyük Amerikan karşıtı silahlı güçtü. Halk arasındaki, özellikle de kırsal alandaki kitlesel desteği sayesinde, NFL ani saldırılar yapıp hızla ortadan kaybolabiliyordu. Bu, CIA’in, halkın NFL’yi korumasını, ona yiyecek vermesini ve yeni gerillalar vermesini engellemek maksadıyla Vietnam halkına terör uygulamasına yol açtı. 1967’den itibaren, tüm aile fertlerinin öldürülmesi, CIA’in anti-terör uygulamalarının bütünsel bir parçası olmaya başlamıştı. (Fragging Bob, Douglas Valentine.)

Güney Vietnam ordusunun gerillaları yenilgiye uğratamayacağı belli oldukça, ABD savaşın içine daha derinlemesine dalmak zorunda kaldı. Vietnam’a silahlı Amerikan müdahalesi 1963’te başladı. ABD başkanı Lyndon B. Johson, Kuzey Vietnam’ı ilk bombalama emrini o yılın Ağustosunda verdi. Altı ay sonra, “Gök Gürlemesi” harekâtı –Kuzey Vietnam’ın bombalanması– başladı. Tek başına bu harekâtta, Vietnam’a, İkinci Dünya Savaşı sırasında atılan tüm bombalardan daha fazla bomba atıldı. Bu, Vietnam’daki her bir erkek, kadın ve çocuğun başına yaklaşık 150 kilo bombanın düşmesi demekti. Bu savaşta iki milyon Vietnamlı ve 50.000’den fazla Amerikan askeri ölecekti. Kimyasal silahlar, ülke yüzeyindeki bitki örtüsünün %10’unu tahrip edecekti.

Son onyılın büyük bölümünde ABD Irak’ı bombaladı. ABD hükümetine göre bunun nedeni, diğer şeylerin yanı sıra, Irak’ın kimyasal silahlarını yok etmekti. Fakat ABD hükümeti, ormandaki yaprakların altına saklanan Vietnamlı gerillalarla savaşırken kimyasal silah kullanmakta tereddüt etmemişti. Açıktır ki, onlar için kimyasal silahlar sadece kendileri tarafından kullanılmadığı zaman kötüdür.

Vietnam’daki Amerikan askerlerinin sayısı 1963’te 23.300 iken 1966’ta 184.000’e çıkartıldı. Ocak 1969’da Vietnam’daki Amerikan askerlerinin toplam sayısı en yüksek değerine, 542.000’e ulaştı. Buna rağmen ABD ordusu, Vietnam’a boyun eğdiremedi.

31 Ocak 1968 gecesi, Kuzey Vietnam ordusu ve NFL, Tet Saldırısına girişti. NFL yeni yıl şenlikleri için ilan ettiği ateşkesi bozdu ve Amerikan ordusunu Khesan bölgesindeki bir saldırıyla oyaladıktan sonra, içlerinde Güney Vietnam’ın başkenti olan Saygon’un da bulunduğu yüzden fazla şehre girdi.

Amerikalılar gafil avlanmışlardı. Saldırı sırasında, gerilla ordusu ABD elçiliğini dahi ele geçirmeyi başardı. NFL, ilişkileri ve casusları aracılığıyla, silahları, cephaneyi ve patlayıcıları saldırıda kullanmak üzere gizli bir yere saklamayı başarmıştı. Sabah 3:15’te bir grup gerilla, taksiyle elçiliğe geldiler. Beş dakika içinde görevli beş muhafızı öldürmüş ve binayı ele geçirmişlerdi. Gerillalar ayrıca Güney Vietnam ve Amerikan ordusuna ait karargâhları ve Saygon Havaalanının kuzeyinde yer alan Bienhoa’daki büyük Amerikan üssünü de ele geçirdiler. Saygon’daki ana radyo istasyonuna saldıran on dört gerilla, 18 saat boyunca kuşatma altında kaldıktan sonra kendilerini bina ile birlikte havaya uçurdular.

Taarruzun boyutu ve alanı Amerikalı generalleri şaşırtmıştı. Generallerden biri saldırıyı, her baskın sırasında lambaların yandığı bir pinball[2] topunun hareketine benzetiyordu. Hiç şüphe yok ki bu tarihteki en cesur askeri saldırılardan birisidir. 1967 Eylül ayında, savaşın askeri bir çıkmaza girdiğini ve bunun değiştirilmesi için bir şeylerin yapılması gerektiğini anlayan Kuzey Vietnamlı general Giap, o günden itibaren bu saldırıya hazırlanmıştı.

Bununla birlikte saldırı askeri bir başarı değildi. NFL 50 binin üzerinde, Amerikalılar ve Güney Vietnamlılar ise 6 bin insan yitirdiler. Buna ilaveten NFL, Güney Vietnam’daki komuta kademesinin büyük bölümünü kaybetti. Birkaç gün içinde işgal ettikleri yerlerden çekilmek zorunda kaldılar. Tet
Saldırısı Vietnam Savaşı sırasındaki gerilla faaliyetinin doruk noktasıydı, fakat aynı zamanda savaşın geri kalan kısmında marjinalleşmesinin de başlangıcıydı.

NFL, Tet Saldırısının şehirlerdeki kitleler arasında bir ayaklanmanın kıvılcımı olacağını ummuştu. NFL’nin Stalinist liderleri, musluk açıp kapar gibi bir kitle hareketi yaratmayı düşünürken yanılıyorlardı. Ayaklanma çok sınırlı kaldı. Tet Saldırısından sonra, ABD’ye karşı yapılan mücadelenin büyük bir kısmını düzenli Kuzey Vietnam ordusu yürüttü.

Sonradan görüldüğü üzere, Tet Saldırısı farklı türden bir dönüm noktasına yol açarak, Amerikan işçi sınıfının düşüncesini güçlü bir şekilde etkiledi. İlk defa böylesine büyük bir savaşta, televizyonun gücü ortaya çıktı. Elli milyon insan savaşın getirdiği yıkımı izledi. ABD hükümeti artık savaşı temiz, basit ve kolay kazanılan bir şey olarak sunamaz hale geldi. Song My (My Lai’deki ufak bir kasaba) katliamına ilişkin gerçekler sonradan medyaya sızmaya başladığında, birçok insanın savaşla ilgili görüşleri tamamen değişti ve ülke içi muhalefette patlamalı bir artış yaşandı.

Bir grup Amerikan askerinin Güney Vietnam’da küçük bir köyü işgal ettiği 16 Mart 1968 sabahında yaşananların gerçek hikayesi 13 Kasım 1969’a kadar su yüzüne çıkmadı.

Adam Silverman ve Kristin Hill, My Lai Katliamı: Bir Amerikan Trajedisi adlı eserde olayları şöyle anlatıyorlar: “Amerikan askerleri, sığırlar, tavuklar, kuşlar ve daha da kötüsü siviller dahil olmak üzere hareket eden her şeye ateş ediyorlardı. Köylüler herhangi bir direniş göstermiyordu; fakat askerler kulübelere el bombası atmaya, emirler yağdırmaya ve herhangi bir ayrım gözetmeksizin öldürmeye devam ediyorlardı. Vahşet sabah boyunca devam etti. Bebekler öldürüldü, çocuklar vuruldu ve kadınlar vurulma tehdidi altında tecavüze uğradılar. Çok geçmeden 500 sivil ölmüş halde yerde yatıyordu. Fakat işleri bitmemişti… bundan sonra sıra köyün yakılmasındaydı. Cesetler, evler, erzaklar, yiyecekler; her şey yakılıyordu.”

Yüksek rütbeli subayların hem katliamdan hem de olayın örtbas edilmesinden suçlu oldukları ortaya çıktı. Fakat en sonunda dört asker mahkemeye çıkarıldı ve sadece birisi, Calley mahkûm oldu. O da üç yıllık ev hapsinden sonra Başkan Nixon tarafından affedildi.

Song My, tüm temel insan haklarının çiğnendiği en vahşi örneklerden birisiydi, fakat münferit bir vaka değildi, sivillerin öldürülmesi ve tacizi yaygın bir durumdu. Christopher Hitchens, Henry Kissinger Davası adlı yeni kitabında bunun boyutuna ilişkin bir ipucu veriyor. Yazar kitapta, ABD ordusunun 1969 başlarında gerçekleştirilen “Hızlı Ekspres” operasyonu sırasında 10.899 düşmanı öldürdüğünü kabul ettiğini, fakat sadece 784 adet silah ele geçirildiğini yazıyor.

Tet Saldırısının ardından, ABD ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger kamuoyundaki değişimin sonuçlarını kavramıştı. “Harekâtımızın ne kadar etkili olduğundan bağımsız olarak, mevcut strateji artık belirtilen zaman içinde veya Amerikan kamuoyuna makul gelen düzeyde bir kuvvetle hedeflerine ulaşamaz.”

ABD’nin sanayileşmiş ülkeler arasında en az küçük-burjuvaziye (nüfusa oranla) sahip ülke olduğunu, işçi sınıfının Amerikan nüfusunun büyük bir bölümünü oluşturduğunu unutmayalım. Bu nedenle Kissinger kamuoyundan bahsederken işçi sınıfından bahsediyor, bir avuç öfkeli üniversite öğrencisinden değil.

Lyndon B. Johnson’un 1963’te işbaşına geçmesinin hemen ardından düzenlenen bir ankette, Amerikalıların %80’inden fazlası ona güvendiklerini ifade etmişlerdi. (Bush da bu aralar ABD’de aynı destek oranına sahip). Bu destek 1967’ye gelindiğinde %40’a, Tet Saldırısı sonrasında ise %30’a düşmüştü. Johnson’ın savaşı yürütme tarzını onaylayanlarsa sadece %26’ydı.

Hoşnutsuzluğun çok yüksek olması gerçeğinin yanı sıra, en eleştirel tavır alanların hangi gruplar olduğunu incelemek ilgi çekicidir. 1971’de yapılan bir anket, üniversite mezunu Amerikalıların %60’ının Amerika’nın Vietnam’dan çekilmesinden yana olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte lise mezunlarının %75’i, ilkokul mezunlarının ise %80’i çekilmeyi desteklemiştir.

Medya bu gerçekleri tamamen çarpıtmıştır ve çarpıtmaya da devam ediyor. Öğretmenimin Yalanları adlı kitabında James Loewen, 90’lar boyunca pek çok kez yaptığı etkili bir deneyi anlatır. Konferansları sırasında dinleyicilerinden 1971’de Vietnam Savaşına karşı çıkanların eğitim düzeylerini tahmin etmelerini ister. Dinleyiciler üniversite mezunlarının %90’ının, lise mezunlarınınsa ancak %60’ının savaşa karşı olduğu tahmininde bulunurlar. Gerçeğin neredeyse tam tersi.

Amerikan işçi sınıfının muhalefeti büyük ölçüde kişisel deneyime dayanıyordu. Vietnam’da pis işleri yapanlar onların çocuklarıydı. Ceset torbaları içinde, sakatlanmış ya da ruhsal olarak çökmüş halde gelenler onların çocuklarıydı. Tüm bunlar, onlara ait olmayan ve onlara hiçbir şey vermeyen bir savaş yüzündendi.

Zengin ailelerinin çocukları, çoğu üniversite öğrencisi olduğu için genellikle askerlikten kaçabiliyordu. Ya da savaş meydanının dehşetinden uzak, güvenli yerlerde, rahat yönetim mevkilerine veriliyorlardı. Savaşın faturasını vergiler aracılığıyla ödeyen de yine işçi sınıfıydı.

Vietnam’daki savaşa toplam 2,59 milyon Amerikalı gönderildi. Amerikan askerlerinin Vietnam’da yaşadıkları gerçekten de üzücüydü ve bunun onlar üzerinde son derece moral bozucu bir etkisi vardı. Döndükten sonra askerlerin yaşadıkları tüm evlere yayılıyordu ve aynı şekilde askerler de ABD’deki savaş karşıtı hareketlerden etkileniyordu.

Yaşanan demoralizasyonun kanıtı, ünlü askeri tarihçi Albay Robert D. Heinl Jr. tarafından kaleme alınan Silahlı Kuvvetlerin Çöküşü adlı kitapta bulunabilir. Kitap, Amerikan kara kuvvetleri evlerine gönderilmeden yalnızca altı ay önce yazılmıştı. Aşağıda bu kitaptan uzun bir şekilde aktardığımız alıntılar, ilk defa Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde (resmi ordu dergisi) 1971 Haziranında yayınlanmıştı. (Ordunun çöküşü hakkında yazan bir tek Heinl değildi. Buna ilişkin tanıklıklar neredeyse kendi tarzında bir tür haline gelmiştir. Bakınız, GI Direnişi: Askerler ve Gaziler Vietnam Savaşına Karşı - Bir Bibliyografya)

“Silahlı kuvvetlerin morali, disiplini ve savaş kondisyonu, birkaç istisna dışında, bu yüzyıldaki, belki de tüm Birleşik Devletler tarihindeki en düşük seviyede bulunuyor. Halihazırda Vietnam’da bulunan silahlı kuvvetler, her bakımdan çöküşün eşiğinde. Birbirinden bağımsız pek çok birlik, çarpışmadan kaçıyor ya da çarpışmayı reddediyor, subaylarını öldürüyor, uyuşturucu kullanıyor ve ancak isyanın kıyısına yaklaştığında coşku duyuyor.

“Hiçbir yüksek rütbeli subay (özellikle görev başında değilken) benzer bir değerlendirmeyi açıkça yapamasa da, yüksek ve orta düzeydeki komuta subaylarıyla isimsiz yapılan birçok görüşme yukarıdaki ... sonuçları neredeyse aynen destekliyor. Tıpkı her mevkideki daha düşük rütbeli subaylarda olduğu gibi.

“Vietnam’da ABD tarafından çarpışmaya gönderilen en iyi ordu olan son 500 bin kişilik birlik, açıkgöz sivillerin kendi üzerlerine yıktığını hissettikleri bu kâbus gibi savaştan kaçmaya çalışıyor. Şimdi Amerika’da üniversitelerdeki siviller, tüm bu maceranın aptallığını anlatan kitaplar yazıyorlar.

New York Times’ta, Cu Chi’ye gönderilen bir Amerikan askerinden söz ediliyor. Bu asker ‘savaşmayı reddeden farklı bölüklerden askerlerin’ varlığından bahsediyor ve şöyle diyor: ‘Artık savaşa katılmayı reddetmek büyük bir olay değil. Eğer bir asker bir yere gönderilirse artık reddetme zahmetine bile katlanmıyor. Sadece gömleğini toplayıp başka bir üsteki arkadaşını ziyarete gidiyor. Birçok asker artık üniformalarını bile giymiyorlar… Daha büyük üslerdeki Amerikan garnizonları fiilen silahsızlandırılmış durumda. Profesyonel askerler onların silahlarına el koyuyor ve kilit altına alıyor.’

“Bu yaygın olabilir mi, ya da hatta doğru mu? Cevap maalesef evet. ‘Elbombasıyla uçurmak’, şimdilerde askerler arasında otoriter, sevilmeyen ve agresif subayları öldürmenin veya öldürmeye teşebbüs etmenin tercih edilen ifadesi. Subayların öldüğü rapor edildiği zaman, siperlerde ya da bazı alayların sinema-tiyatrolarında alkış sesleri duyuluyor.

“1969 ortasında Hamburgar Tepesine yönelik yarbay Weldon Honeycutt’un başlatıp yönettiği ve oldukça pahalıya mal olan bir saldırıdan kısa süre sonra, yeraltı GI yayını GI Says’de, Honeycutt’u öldürene 10 bin dolarlık bir ödül vaat edilmiştir.

“Savaşmayı reddetme konusu, bir askerin işleyebileceği bu en kötü suç, geçenlerde, Laotian sınırındaki Birinci Süvari Sınıfına bağlı B Birlikleri, haberleşme cihazlarını, kodları ve gizli emirleri taşıyan kendi yüzbaşılarının komuta aracını kurtarmayı reddettiklerinde tekrar su yüzüne çıktı. 1969 gibi erken bir tarihte, 196. Hafif Piyade Tugayına bağlı bir bölüğün tamamı, savaş alanının ortasında resmen oturdu. Ardından aynı yıl ünlü Birinci Hava Tümenine bağlı başka bir birlik, –havada CBS televizyonu çekim yaparken– tehlikeli bir patikadan geçmeyi reddetti.

“Yokla ve kaç (bir ekibin çatışmadan sessizce kaçınması durumunda) artık fiili bir kural. Bunun GI ifadesi ise ‘CYA (kıçını kolla) ve eve dön’dür. Yokla ve kaç uygulamasının düşmanın dikkatinden kaçmadığı Paris’teki barış müzakereleri sırasında Viet Kong delegasyonunun söylediği şu sözlerden anlaşılmaktadır: ‘Hindiçin’deki komünist birliklere, provoke edilmedikçe Amerikan birliklerine saldırmamaları söylenmiştir.’”

Kendi adamları tarafından sözde “elbombası” kazalarında öldürülen subayların sayısını tam olarak söylemek zordur. Fakat gayri resmi bir Amerikan askeri polis web sayfasında (http://home.mweb.co.za/re/redcap/vietcrim.htm) aşağıdaki tahmin veriliyor:

“Texas A&M Üniversitesinden tarihçi Terry Anderson, 1969-1973 arasında subayların el bombasıyla öldürülmesinin arttığını söylüyor. ABD ordusunun ne kadar subayın bu yolla öldürüldüğüne dair gerçek bir istatistiği yok. Fakat en azından 600 onaylanmış vakanın bulunduğunu ve 1400 vakada da subayların şüpheli koşullarda öldüğünü biliyorlar. Bunun sonucu olarak, ABD ordusu 1970’in başında düşmanla savaşmıyordu. Kendisiyle savaşıyordu.”

ABD ordusunun dağılmasına yol açan şey tek başına savaşın vahşeti değildi. Tüm savaşlar vahşidir. Savaşın gerçek özü, çelişkileri maksimum güç kullanarak çözmektir. Amerikan askerleri, İkinci Dünya Savaşı sırasında da vahşete maruz kaldılar ve vahşet uyguladılar. Hayati fark şuradadır ki, o zaman davalarına inanıyorlardı. Kafalarındaki amaç, faşizmi yenmek ve demokrasiyi savunmaktı.

Vietnam Savaşını daha iyi bir dünya için haklı bir savaş olarak yansıtmaya çalışan Amerikan propagandası ne kadar yoğun olursa olsun, Vietnam’a gönderilen askerlerin durumun hiç de öyle olmadığını fark etmeleri o kadar uzun sürmedi. Ayaklanma eğilimleri aslında İkinci Dünya Savaşı sonunda da ortaya çıktı, fakat bu, birlikleri İtalya’daki ve diğer yerlerdeki komünistlere karşı savaşmak için kullanma girişimleri sırasında gerçekleşti.

ABD’deki sıradan işçiler kendi oğullarının Vietnam’da yaşadıklarından kuvvetli bir şekilde etkilendiler ve bunu kollarını kavuşturup seyretmediler. Daha 1965’te, Washington’da 25 bin kişi, New York’ta 20 bin kişi ve Berkeley, Kaliforniya’da 15 bin kişi savaşı protesto etmek için bir araya geldi. 1967 Nisanında New York’ta 300 bin kişilik bir gösteri düzenlendi.

İki büyük savaş karşıtı örgüt tarafından, moratoryum günleri denilen bir dizi eylem düzenlendi. (Sözlüklerde moratoryum, “kararlaştırılmış, geçici ara” olarak tanımlanır.) Bu günlerin en geniş katılımlısı 15 Ekim 1969’da gerçekleştirilmişti. Tahminen 5 milyondan fazla insan katılmıştı. Gösteriler, oturma eylemleri, ders bırakma eylemleri ve diğer örgütlü eylemler yapıldı. Bazı eylemler küçüktü; mum yakmalar, farları açık bırakmalar. New York’ta belediye başkanı bir günlük yas ilan etti ve bayrakların yarıya indirilmesini emretti. Vietnam’daki askerler siyah bantlar takarak katıldılar bu eylemlere.

En büyük gösteriler 24 Nisan 1971’de gerçekleştirildi. San Francisco’da 300 bin, Washington’da ise 500 bin ilâ 750 bin arasında insan bir araya geldi. Bunlar belki de ABD tarihi boyunca gerçekleşmiş en büyük politik gösterilerdi.

Kuşkusuz üniversitelerde de protestolar yapılmaktaydı. Savaş sonrasının ekonomik boom döneminde üniversitelerin kapıları açılmıştı ve 60’ların sonunda Amerika çapındaki çeşitli üniversitelerde işçi sınıfından gelen milyonlarca öğrenci eğitim görmekteydi. En kalabalık ve en militan protestolar, zengin öğrencilerin hakim olmadığı, Kent Eyalet, San Francisco Eyalet ile Maryland, Wisconsin ve Michigan Eyalet üniversitelerinde gerçekleştirildi. Bununla birlikte yetmişlerin başında öğrenci gösterilerinde bir düşüş yaşandı. Değişik sol sektler harekete hakim olmaya başladılar ve kısır ağız dalaşlarıyla hareketi parçaladılar. Bu, işçi örgütlerindeki savaş karşıtı güçlü etkinin önemini daha da arttırdı.

Amerikan işçi sendikaları, büyüyüp radikalleştikleri 30’lu yıllarda patlamalı bir gelişme yaşamıştı. Fakat 50’lerde, çalışma koşulları iyileştiği ve soğuk savaşın anti-komünist histerisi sendikalara egemen olmaya başladığı için sıradan işçilerin sendikalara aktif katılımı azalmıştı. Sendikalar yoğun bir şekilde bürokratikleştiler.

60’larda sendikal etkinlikte yeni bir yükselişe tanık olundu. Önemli ölçüdeki ekonomik iyileşmeye rağmen, insanlar halen aynı kötü işlerde çalışıyorlardı ve işyerlerinde aynı otoriter yönetime maruz kalıyorlardı. Birçok grev –özellikle de ağır sanayide– patlak verdi ve tarım işçilerini, sağlık işçilerini ve kamu çalışanlarını örgütlemek için geniş çaplı sendikal kampanyalar başlatıldı. Fakat sendika bürokrasisi bu hareketi fiilen yavaşlattı.

Bu bürokrasi, AFL-CIO’nun başkanı George Meany’de kişileşiyordu. Onun savaş konusundaki tutumu netti. Meany’nin tam gönüllü rızasıyla AFL-CIO’nun uluslararası bölümü büyük ölçüde CIA ajanlarından oluşuyordu. 1966 Haziranında AFL-CIO yönetimi şu açıklamayı yaptı: “ABD ordusunun dünyada barışı ve özgürlüğü savunmak gibi ağır bir yük taşıdığı bir dönemde silahlı kuvvetlerimize koşulsuz destek sunmayanlar, gerçekte komünist düşmana yardım ediyorlar.”

Durmadan taciz edilen ve eziyet çektirilen bir muhalefet için kendi fikrini seslendirmek doğal olarak kolay değildi. 1967’de AFL-CIO kongresinde savaş karşıtı bir önerge sunuldu. Önerge 2000 oya karşı 6 oyla kaybetti.

Buna rağmen, bazı yerel yöneticiler, daha 1965’te savaş karşıtı bir tutum takınmaya başladılar. UAW (otomobil işçileri sendikası) AFL-CIO’dan ayrıldı ve 1969 Haziranında Teamsters’la (taşıma işçileri sendikası) birlikte Emek Eylemi İttifakını başlattı. İttifak, savaşın derhal sona erdirilmesi talebini destekliyordu.

Her geçen gün daha fazla sendika savaş karşıtı bir duruş benimsiyordu. Tek tek sendikalar savaş karşıtı gösterilere açık destek vermeye ve üyeleri de bu gösterilere akın etmeye başlamıştı. 1972’de 21 milyon Amerikan işçisinden 4 milyonu, savaşa resmen karşı olan sendikalara üyeydi. 1972’deki seçimlerde, tüm sendikalı işçi hane halkının yarısı, Vietnam’dan derhal geri çekilmeyi savunan demokrat aday George McGovern’a oy verdi. Üstelik Meany’nin ilk defa demokrat bir adayı desteklemeyi reddetmesine rağmen.

Bu arada gayri resmi grevler de dahil pek çok grev gerçekleşiyordu. Meany artık kaygan bir zemin üzerindeydi. İnşaat işçileri bile görmeye alıştığımızdan farklı bir görüntü çiziyordu. 1970 Haziranında Daily News’tan bir gazeteci, savaş karşıtı bildirilerle Chicago’daki inşaat alanlarını ziyaret eden bir grup aktivisti takip etti ve bunların konuştukları kişilerin %90’ının savaşa karşı olduğunu, herkesin öğrencilerin dövülmesinin ahmakça bulduğunu gördü. (Phillip Foner, ABD İşçisi ve Vietnam Savaşı)

ABD’de parlamentolara saldırılmadı, barikatlar kurulmadı ve başkanlar devrilmedi (en azından Amerikan birlikleri çekildikten iki yıl sonrasına kadar). Yine de Amerikan işçi sınıfı, inanmadığı, bedelini ödemek zorunda kaldığı ve sadece egemenlere hizmet eden bir dava uğruna oğullarının öldüğünü görmek istemediğine bir kez karar verdiğinde, birlikleri eve getirtecek güce sahipti.

Bu, yüce gönüllü ideolojik nedenlerden dolayı ya da NFL’yi desteklemekten dolayı olmadı, ama oldu. Hareketin mantığı kaçınılmaz olarak Vietnam halkına karşı bir sempatiyi de beraberinde getirdi. New York Times/CBS News, 1977 Haziranında yapılan bir anketin sonuçlarını yayınladı. Sorulan soru şuydu: “Eğer başkan Vietnam’a yardım etmeyi önerirse, kongredeki temsilcinizin Vietnam’a yiyecek ve tıbbi yardım yapılmasına onay vermesini ister miydiniz?” %66 evet derken, hayır diyenlerin oranı %29’du.

ABD askeri imkanları çok üstündü, tüm hava sahasını kontrol ediyorlardı ve ülkeyi bombalamak için sınırsız olanaklara sahiplerdi. Maliyetler yüksek olmasına ve Amerikan ekonomisini etkilemeye başlamasına rağmen, salt askeri açıdan konuşmak gerekirse, Amerikalılar Vietnam’da daha uzun yıllar kalabilirdi. Fakat işçi sınıfı ödemeyi reddederse, bu savaşı finanse etmek imkansızdı. Amerikan işçi sınıfı savaşmayı reddederse savaşı sürdürmek imkansızdı. Eğer hükümet bunu ihmal etseydi ve savaşı sürdürseydi, ABD bir devrimin eşiğine gelirdi.

1975’te, 28 yıllık savaştan sonra emperyalizm Vietnam’dan tamamen atıldı. Şimdi ABD emperyalizmi tekrar savaşa gitme tehdidinde bulunuyor. Bu sefer Irak’ta. Eğer savaş uzarsa, Amerikan işçi sınıfı bir kez daha onu durdurmanın vasıtası olacaktır.



[1] Dünya Endüstri İşçileri

(IWW) üyeleri, Wobblyler olarak da bilinirler. Doksoloji, bir tür ilahidir.

IWW ve bir IWW örgütçüsü olan Joe Hill devrimci içerikle doldurdukları dini

şarkıları sık sık kullandılar.

[2] Bir tür oyun makinesi (çn.)