Navigation

İşçi Denetimi Nedir, Ne Değildir?

Son dönemlerde Venezuela’da yaşanan bazı devletleştirme örnekleri ve “işçi denetimi”, “işçi yönetimi” gibi kavramlarla adlandırılan uygulamalar, sosyalistler arasında büyük bir kafa karışıklığının ve türlü yanılsamaların doğmasına yol açabilmektedir. Burjuva devlet altında gerçekleştirilen bazı uygulamaların (Venezuela’da “ortak yönetim” diye dillendirilen örnekte olduğu gibi) işçi yönetimi ve işçi denetimi olarak sunulması, gerçekte farklı düzeydeki olguların iç içe geçirilerek tam bir bulanıklık yaratılmasından başka bir şey değildir. Esasen bu reformist bir anlayışın sonucudur. Bu reformist anlayış, gerçekleştirilen uygulamalara olduğundan fazla anlamlar yükleyerek abartır ve bunları iktidarın işçi sınıfı tarafından alınmasının ilk adımları, “sosyalizme” doğru gidişin köşe taşları olarak değerlendirir.

Bu karmaşa tablosunda kimi Troçkistlerin de rolü bulunmaktadır. Üstelik bu, işçi denetimi sloganını tıpkı Lenin’in ve Lenin dönemi Komintern’inin ortaya koyduğu gibi bir geçiş talebi olarak savunan, yaratılan karışıklığı her fırsatta gidermeye çalışan ve meseleye yanılsamaya yer bırakmayacak netlikte yaklaşan Troçki’ye rağmen böyledir.

Reformist anlayış, işçi denetiminin devrimci ve militan özünü boşaltarak kapitalizm altında uygulanabilecek bürokratik bir plana indirger. Onu, devrimci geçiş döneminde işçi sınıfının üretimi denetlemesi olgusu olmaktan çıkartır ve olağan kapitalist işleyiş koşullarında sendikaların doğal mücadele alanlarına giren konularla (işçi alımı ve çıkarılması, ücretlerin yükseltilmesi, çalışma koşullarının iyileştirilmesi vb.) sınırlamaya çalışır. Kuşkusuz bu anlayışın Bolşevik anlayışla en ufak bir benzerliği bulunmamaktadır.

Reformist yaklaşımın tipik örneklerinden biri, Venezuela’da bir süredir yaşanan ve “cogestion” olarak adlandırılan uygulamaların nitelendirilişinde ortaya çıkan durumdur. Bu uygulamalar, aslında Marksizmin anladığı anlamda bir işçi denetimi ya da yönetimine hiç de karşılık gelmediği halde, böyleymiş gibi gösterilebilmektedir.

Bizler işçi denetimi uygulaması hakkında yol gösterici tek doğru tutumun, Bolşeviklerin bu konudaki tavırları ve Marksist yaklaşım tarzları olduğunu düşünüyoruz. Bu tarz doğru kavrandığında, sözünü ettiğimiz kavram kargaşası da ortadan kalkacak, her somut olay, abartılmaksızın ya da küçümsenmeksizin, nesnel gerçekliği içinde algılanıp değerlendirilebilecektir.

İşçi denetimi ve devrimci durum

İşçilerin büyük bir ayaklanmayla ve grev dalgasıyla Çarlığı tarihe gömdükleri 1917 Şubat devrimi, Rusya’da işçi sınıfını yeni bir olguyla, işçi denetimi olgusuyla tanıştırmıştı. Devrimi izleyen günlerde ülkenin bütün büyük sanayi merkezlerinde fabrika komiteleri kurulmuştu. Kısa bir süre zarfında ortaya çıkıp alabildiğine yaygınlaşan işçi, köylü ve asker sovyetleri burjuva hükümete karşı politik bir iktidar odağını temsil ederken, fabrika komiteleri de fabrikalarda ekonomik ikili iktidarın araçları haline gelmişlerdi. Bu dönemde işverenlerin hammadde ve yakıt kıtlığı gibi bahanelerle, ama esas olarak devrimi sabote etmek için işyerlerini kapatmaları ve on binlerce işçiyi sokağa dökmeleri genel bir hal almıştı. Bu durum savaşın yarattığı yıkımı işçiler açısından iyice katlanılmaz hale getirmiş, proletarya büyük bir kıtlık tehdidiyle karşı karşıya kalmıştı. İşte Lenin önderliğindeki Bolşevikler, işyeri komiteleri, sovyetler ve sendikalar aracılığıyla yürütülecek işçi denetimi sloganını böyle bir atmosferde, Ekim’e giden süreçte işçiler açısından yaşamsal öneme sahip bir slogan olarak yükselttiler.

Lenin Mayıs sonunda yazdığı Kaçınılmaz Felâket ve Ölçüsüz Vaatler adlı makalesinde, burjuvazinin üretimi sabote etmesi karşısında Rusya’nın kaçınılmaz bir ekonomik yıkım ve felâketle yüz yüze bulunduğuna dikkat çekiyordu. Bu yıkımdan ülkeyi kurtaracak tek sınıfın işçi sınıfı olduğunu vurguluyor, bütün banka ve kredi kurumlarının tek bir ulusal çatı altında toplanarak işçi denetimine açılması, fabrika ve işletmelerde defterlerin ve belgelerin işçi denetimine verilmesi çağrısında bulunuyordu: “İşçiler hem de mutlaka bizzat işçiler tarafından gerçek bir denetimin derhal gerçekleştirilmesini talep etmelidir. Davanın başarısı için, felâketten kurtuluş için temel önkoşul budur. Eğer bu önkoşul yoksa, başka her şey dolandırıcılıktır.”[1]

Rusya’da Şubat-Ekim arasını kapsayan bu dönem, başlamış ama tamamlanmamış bir devrim dönemiydi. Nitekim tarihe baktığımızda, işçi denetimi uygulamalarının daima başlayan bir devrimin ilerleyişi içinde yaygınlık kazandığını görürüz. Üretimde (fabrika ve işyerlerinde) işçi denetimi vasıtasıyla ortaya çıkan ikili iktidar durumu, bu dönemlerin en temel özelliklerinden biridir. 1917 Rusya’sının yanı sıra, 1918 Almanya’sı, 1936 İspanya’sı ve 1974 Portekiz’i bunun tipik örneklerindendir.

Nitekim işçi denetimi sloganının genel bir uygulama çağrısı olarak yükseltildiği durumların ortak özelliği, bunların devrim süreçleri oluşudur. Bu husus doğru kavranmadığı takdirde, böyle bir sürecin yaşanmadığı durumlarda şu ya da bu fabrikada tekil ve kısa süreli örnekler olarak kalan veya bir propaganda sloganı olarak yükseltilen “işçi denetimi” ile, işçi sınıfının iktidarı almaya hazırlanması kapsamında fiilen uygulamaya giriştiği işçi denetimi arasındaki fark güme gidecektir.

Rusya’ya dönecek olursak, o dönemde işçi denetiminin uygulandığı fabrikalarda, fabrika yönetimleri, tüm resmi belgelerin, üretim stoklarının ve fabrikaya girip çıkan malların dökümünü fabrika komitesine vermek zorunda bırakılmıştı. Fabrikalarda tam anlamıyla ikili iktidar durumu söz konusuydu. Ağustosta toplanan İkinci Petrograd Fabrika Komiteleri Konferansında alınan kararlardan bazıları şunlardı: Komitelerin çalışma saatleri içinde ve yine komitelerin belirlediği günlerde toplanması, patronların komite işleriyle uğraşan üyelere bu süreler için tam ücret ödemeleri, idari personelin komitelerce denetlenmesi ve işçilerle normal ilişki kurmayanların işten çıkartılması, çalışma saatlerinin, ücretlerin, tatillerin vs. komitelerce belirlenmesi, işe almalar ve işten çıkarmaların komitenin rızası olmaksızın yapılamayacağı.

Ne var ki burjuvazi bu durumdan hiç hoşnut değildi ve Ağustos ayında Menşevik Çalışma Bakanı Skobelev bir genelge yayınlayarak fabrika komitelerine meydan okudu. Genelgeye göre, komiteler iş saatleri dışında toplanacak, komitede görevli olanlar işe gelmediklerinde ücretleri kesilebilecekti. Birkaç gün arayla yayınlanan bir başka genelge ise, işe alma ve işten çıkarma yetkisinin sadece işletme sahiplerine ait olduğunu duyuruyordu.

Devrim, gerçek Marksistlerle reformist hainleri, işçi sınıfının gerçek temsilcileriyle, onun içindeki burjuva ajanları birbirinden ayıran bir turnusol kâğıdı işlevini görüyordu. Burjuvazinin kendini daha güçlü hissettiği ve bu nedenle de kendine güvendiği aşamalarda gerçek yüzlerini sosyalizm maskesi ardına saklamayı başarabilenler, sınıf mücadelesi keskinleştikçe ve belirleyici an yaklaştıkça maskelerinden sıyrılıvermişlerdi. Reformizmle devrimciliği birbirinden ayıran bu canlı devrim testi, 1917 Rusya’sında nasıl pratik bir işlev gördüyse bugün de aynı pratik işleve sahiptir.

İşçi denetiminin geçişsel ve geçici niteliği

Bolşevikler işçi denetimini hiçbir zaman devrimden bağımsız, kalıcı, kendinden menkul bir uygulama, slogan ya da talep olarak görmediler. Bolşevikler için işçi denetimi sloganı da diğer geçiş talepleri gibi, proletaryayı iktidarı alma yolunda birleştirmeye, ileri itmeye ve gerçek işçi yönetimine hazırlamaya hizmet ediyordu. Troçki’nin aşağıdaki satırları bu talebin geçişsel mantığını özetlemektedir:

“Üretimin kontrolü için bir kere yola çıktıktan sonra, proletarya kaçınılmaz bir şekilde, iktidarın ve üretim araçlarının ele geçirilmesi yönünde hızla ilerleyecektir. Kredi, hammadde, pazar sorunları, derhal kontrolü bireysel işletmenin sınırlarının dışına taşıracaktır. … İşçi kontrolü rejiminin özünde uzlaşmaz olan çelişkileri, kontrolün alanı ve görevleri genişlediği ölçüde keskinleşecek ve dayanılmaz bir hale gelecektir.”[2]

Bolşevikler, işçi denetimini kapitalizmle bağdaşmayacak, onun sınırlarını zorlayacak ve uzlaşmaz çelişkileri alabildiğine keskinleştirecek bir uygulama olarak değerlendirdiler. Bu şekliyle ancak proleter devrimlerde rastlanabilecek bu çelişkili durumun sürgit devam edemeyeceği hususu onlar için çok açıktı. Çelişki eninde sonunda çözülecekti: ya burjuvazinin lehine ya da proletaryanın. Aşikâr ki, proletarya lehine bir çözüm, onun burjuva devlet aygıtını yıkarak iktidarı kendi eline alması demekti. İşte Bolşeviklerin tüm çabası, çelişkileri bu çözüm doğrultusunda keskinleştirmek ve zorlamak olmuştur.

Ancak proleter devrim dönemlerinde yaygınlık kazanabilecek işçi denetimi uygulamasının, özü gereği geçici olacağı da ortadadır. Çünkü sınıf çatışmasının alabildiğine kızıştığı durumlar eninde sonunda şu ya da bu sınıfın baskın çıkmasıyla sona erer. İşçi sınıfının hedefi tüm üretimin ve tüm devlet aygıtının yönetimini ellerine almaktır, denetimle yetinmek değil!

İşçi denetimi uygulamasını olağan kapitalist işleyiş altında sendikaların şu ya da bu düzeyde “yönetime katılımı” şeklinde sulandırmak, her şeyden önce bu geçiş talebinin devrimci doğasına tamamen aykırıdır. Böyle bir çarpıtma halinde söz konusu olan, sınıf mücadelesinin ilerletilmesi değil, olsa olsa sınıf işbirliği olabilir. Nitekim İngiltere, Almanya gibi çeşitli Avrupa ülkelerinde bunun türlü örnekleri görülmüştür. Bunların tümünde ortak olan husus, işçilerin sermaye üzerindeki denetimi değil, sendikal bürokrasiyle sermaye arasındaki işbirliği ve uzlaşmadır.

İşçi yönetimi

Sorunun bir başka boyutunu ise, işçi denetiminin işçi yönetimiyle karıştırılması ve bu iki kavramın özensiz bir biçimde birbiri yerine kullanılması oluşturmaktadır. İşçi denetiminin ne olduğunu yukarıda anlatmaya çalıştık: Devrim süreçlerinde, burjuvalara ya da burjuva devlete ait fabrikalarda, işçilerin mal giriş çıkışını, stokları, tüm resmi belgeleri, ticari defterleri, bir fabrika komitesi aracılığıyla denetlediği ve bunun alabildiğine yaygın bir hal teşkil ettiği bir olağanüstü durum.

Şubat-Ekim arasındaki süreçte Rusya’da da görüldüğü gibi, bu temelde başlayan işçi denetimi, işçi alımı ve çıkarılmasını, ücretleri, çalışma saatlerini, idari personeli seçebilmeyi vb. kapsayacak şekilde genişleyip, işçi yönetimine doğru ilerleme potansiyeline sahiptir. Bu durumun bir adım ötesi, işçilerin fabrikalarda sadece denetleme işiyle yetinmeyip tüm yönetimi ele geçirmeye başlamaları, daha açık bir ifadeyle fabrikalara el koyup patronları kapı dışarı etmeleridir. Fakat açıktır ki, ekonomiye kapitalist işleyiş hâkim olduğu sürece bu durumun genel bir hal alması mümkün değildir. Tam da bu nedenle, gerçek bir işçi yönetimi anlamına gelecek böyle bir durum, ancak işçi sınıfının iktidarı ele geçirerek ekonominin kapitalist işleyişine son vermesiyle hayata geçirilebilir. Bu durumda tüm üretimin yönetimi kolektif olarak işçi sınıfının eline geçecektir. Artık tek tek fabrikalarda işçi yönetimi değil, tüm ekonominin işçilerce yönetilmesi söz konusu olacaktır. İşte işçi yönetimi ancak o zaman gerçek anlamına kavuşabilir, kalıcı ve istikrarlı bir şekilde uygulanabilir.

Troçki denetimle yönetimi birbirine karıştıranlara karşı şunları söylüyordu:

“İşçi kontrolü tek tek fabrikalarda başlar. Kontrolü uygulayacak olan organ fabrika komitesidir. Fabrikalardaki kontrol organları, sanayilerin kendi aralarındaki ekonomik bağlara uygun düşen bir şekilde birleşirler. Bu aşamada henüz genel bir ekonomik plan yoktur. … Buna karşılık sanayinin işçilerce yönetilmesi, özellikle ilk adımlarında, yukardan başlar, çünkü devlet gücünden ve genel ekonomik plandan bağımsız değildir. Yönetimin organları fabrika komiteleri değil, merkezileşmiş sovyetlerdir. Fabrika komitelerinin rolü yine önemlidir elbet. Ama sanayinin yönetilmesi alanında önde gelen bir role değil, yardımcı bir role sahiptir artık.”[3]

Özetleyecek olursak, işçi denetimi fabrika komiteleri aracılığıyla uygulanmaya başlanırken, tüm ekonominin işçilerce yönetimi işçi sınıfının merkezileşmiş sovyetleri tarafından, merkezi bir ekonomik plan dahilinde uygulanabilir. Kapitalizmle asla bağdaşamaz olan işçi yönetimi, ancak işçi devleti altında hayata geçirilebilir. Zira Marksistler için işçi devletinin kendisi zaten her alanda işçi yönetimi demektir. Ve bunun organları da hiç kuşkusuz işçi sınıfının özyönetim organları olan sovyetlerdir.

“Ortak yönetim” ya da “işçi katılımı”

Avrupa sosyal demokrasisi tarafından yıllardır sanki işçi denetimi ya da işçi yönetimiymiş gibi gösterilmeye çalışılan uygulamalar (“ortak yönetim” ya da “işçi katılımı”) birer burjuva kandırmacadır. Genellikle sendika bürokrasisiyle burjuvazi arasında şu ya da bu şekilde yapılan yasal anlaşmalara binaen uygulanan bu sistemin burjuva düzeni ya da tek tek burjuvaların fabrikalarındaki düzenini tehdit eden bir yönü yoktur. Burjuvazinin gerçek sırlarının, yani ticari sırlarının sonuna kadar saklı kaldığı bu sistemde, işçiler genellikle uzlaşmacı sendikalar ya da işçi temsilcileri aracılığıyla, oluşturulan bir “denetim kuruluna” dahil edilirler. Hatta bunlar yüklü paralar karşılığı, göstermelik yetkilerle yönetim kurullarına dahi sokulurlar. Örneğin Almanya’da İkinci Dünya Savaşını izleyen dönemde, yıkılan ekonomiyi yeniden ayağa kaldırmak için tam da bu uygulamaya başvurulmuş, sendikalar ve fabrika komiteleri sınıf işbirliğinin araçları haline getirilmişler ve bu sayede üretimde muazzam artışlar kaydedilmişti.

Pek çok örnekte, burjuvazinin, yükselen işçi hareketini bastırmak ve gerçek bir işçi denetiminin yollarını tıkamak için de bu tür taktiklere başvurduğunu görürüz. Meselâ 70’lerde Avrupa’da gündeme gelen “işçi denetimi” ya da “sınai demokrasi” düşüncesi tam da bu amaçla tartışmaya açılmıştır. Çeşitli Avrupa ülkelerinde grevlerin bir dalga halinde yayıldığı bu yıllarda, burjuva ideologlar “sosyal ortaklık” adı altındaki uygulamayla bir yandan işçi hareketini sendika bürokrasisi aracılığıyla denetim altına almayı, bir yandan da işçilerin verimini, yani onlardan sızdıracakları artı-değeri yükseltmeyi amaçlamışlardır. Böylece “işçi kontrolü” işçilerin kontrol edilmesine dönüştürülmüştür!

Şimdi de gelelim, Venezuela’da devrimci bir krizin patlak verdiği süreçte işçilerin kendi devrimci inisiyatifleriyle uyguladıkları işçi denetiminin, baştaki bürokrasi tarafından “ortak yönetim” adı altında düzen sınırlarına çekilmesi örneğine. 2002 yılında, Chavez’e karşı darbe girişimi sürecinde seferber olan işçiler, ekonomiyi tamamen felç etme çabasının bir uzantısı olarak burjuvazi tarafından uygulanan fiili lokavt ve sabotajları etkisiz kılmak için harekete geçmişlerdi. Bu dönemde, kamu elektrik üretim ve dağıtım işletmesi CADAFE’nin işçileri, sabotajları engellemek için işçi denetimi başlatmışlardı. Fakat darbe tehdidi püskürtüldükten sonra, işçi denetimi Chavez yönetiminin tepede yaptığı anlaşmalarla “ortak yönetim” (cogestion) denen resmi bir yapıya dönüştürüldü ve işçilerin yetkileri alabildiğine tâli konularla sınırlanarak tüm inisiyatifleri kırıldı. Böylece işçilerin fiili mücadeleleriyle başlayan işçi denetimi uygulaması, kısa bir süre sonra bürokratik bir işleyişe dönüştü ve tüm devrimci özünü yitirdi. Bugün Chavez yönetimi altındaki bürokrasi, “stratejik önemi olan işletmelerde işçilerin yönetime katılması doğru değil” diyerek, CADAFE’deki mevcut uygulamayı dahi sona erdirmeye çalışmaktadır.

“Ortak yönetim” uygulamasının ilk özel sektör örneği ise büyük bir kâğıt fabrikası olan Venepal’dir. Uzun ve gelgitli bir süreçten sonra patronun iflas ilan edip kapattığı Venepal, bir yıl önce işçiler tarafından işgal edildi ve üretime sokuldu. Fabrikanın işçi denetiminde devletleştirilmesini isteyen ve bunun için pek çok eylem yapan işçilerin talebi sonunda kabul edilerek Venepal, Invepal adıyla devletleştirildi. İşçileri temsilen sendikanın ve devleti temsilen bazı yöneticilerin katıldıkları bir yönetim kurulu aracılığıyla “ortak yönetim” uygulaması başlatılan Venepal’de bir süre sonra sendika kendini feshetti. Eski sendikacı (yeni yönetim kurulu üyesi) bir işçi bu feshi şöyle gerekçelendiriyor: “İşçiler bir kooperatifin parçası oldukları ve bir patronları bulunmadığı için artık sendikaya da ihtiyaçları yok.” Bugün yönetimdeki bazı sendikacılar İnvepal’deki devlet hisselerini satın alarak onu tamamen bir kooperatif haline getirmeye çalışıyorlar. Bazılarıysa bunun kapitalist üretimin dışına çıkmak anlamına gelmeyeceğini belirterek buna karşı çıkıyorlar. İşte “Bolivarcı Devrim”in muazzam bir adımı olarak sunulan ve örnek gösterilen Venepal’in bugünkü durumu budur.

Bir diğer örnekse yine devlete ait bir alüminyum fabrikası olan Alcasa’dır. 2700 işçinin çalıştığı Alcasa’daki “ortak yönetim” uygulaması, buradaki işçiler çok daha mücadeleci oldukları için işçi denetimine en yakın olan uygulamadır. Alcasa aynı zamanda, devrimci bir tutum izlendiği takdirde gerçek bir işçi denetimi için verilecek mücadelenin, işçileri birleştirmenin ve daha ileriye sıçratabilmenin bir kaldıracı haline getirilebileceğinin de ipuçlarını sunmaktadır.

Venezuela’da Chavez son olarak, sahipleri tarafından kapatılan işletmelerin devlet tarafından yeniden üretime geçirileceğini ve bu kapsamda 700’e yakın işletmenin gündemde olduğunu açıklamıştır. Bu açıklamaları ve yukarıda sıraladığımız uygulamaları “Bolivarcı Devrim”in ve Chavez’in adım adım sosyalizme doğru yol aldığı iddialarına kanıt olarak sunan reformistler, “ortak yönetim”i de gayet bilinçli olarak “işçi yönetiminin” Venezuela’daki ifadesi olarak göstermeye çalışıyorlar. Oysa Chavez’in iki temel amacı var: büyük bir yıkıma uğrayan sanayiyi yeniden ayağa kaldırabilmek ve gerçekten devrimci bir yola girebilecek işçi denetimi girişimlerini bu yoldan saptırarak daha baştan kontrol altına almak.

Sınai ve tarımsal üretimin, burjuvazinin Chavez’i iktidardan devirmek için başlattığı ekonomik sabotajlar nedeniyle büyük ölçüde sekteye uğradığı Venezuela’da, 1999’dan bu yana imalat sektöründe faaliyet gösteren 12 bin işletmeden 5 bini kapanmış ve sadece bu nedenle 100 binden fazla işçi işsiz kalmıştır. Bolşevik bir önderliğin izlediği devrimci taktikler söz konusu olsaydı, kapanan işletmelerin işçi denetimi kapsamında yeniden faaliyete geçirilmesi talebi, proletarya içinde gerçekten de birleştirici ve mücadeleyi yükseltici bir etki yaratabilirdi. Fakat ne yazık ki Venezuela işçi sınıfı böyle bir önderlikten yoksundur ve reformistlerin olağanüstü çabalarıyla Chavez’e yedeklenmektedir.

Rusya örneğinde Bolşevik devrimci önderlik, uyguladığı devrimci taktikler ve strateji sayesinde devrimci durumu fiilen bir devrime dönüştürmüş ve devrimci süreci de iktidarın işçi sınıfı tarafından zapt edilmesiyle taçlandırmıştı. Venezuela’da bugün olan ise, devrimci durumun reformist taktiklerle pörsütülmesidir. Venezuela’da işçi hareketi henüz tümüyle geri çekilmiş değil. Fakat gerek Venezuela’da gerekse Arjantin, Ekvador ve çok daha çarpıcı olmak üzere Bolivya’da egemen olan reformist anlayışlar, devrimci durumu olgunlaştırmamakta, tersine çeşitli tipte reformist önderlikleri iktidara taşıyarak onu söndürmeye hizmet etmektedirler.

Lenin önderliğindeki Bolşeviklerin yıllarca sürdürdükleri devrimci, inançlı, kararlı ve sabırlı çalışma, devrim patlak verdiğinde onların işçi sınıfı içinde hızla güç kazanmalarını mümkün kıldı. Şubatta Çarlığın yıkılmasını takip eden devrim döneminde izledikleri doğru strateji ve taktikler, sınıfı adım adım iktidarı almaya doğru itti. Burada hiçbir şekilde unutulmaması gereken gerçek, yaşanan devrim sürecinin bir işçi devletiyle sonuçlanmasında en belirleyici rolü bizzat Bolşevik Partinin oynamış olduğudur. Devrimci Marksizmin gerçek temsilcisi olan böyle bir partinin olmaması durumunda, ne sovyetlerin ne fabrika komitelerinin ne de işçi denetiminin varlığı Rusya’da işçi sınıfının iktidarı başarılı bir biçimde ele geçirmesi için yeterli olabilirdi. Başlangıçta sovyetlere egemen olanlar bilindiği gibi Menşeviklerdi. Menşevikler dışında bir alternatife sahip olmasaydı, çok açıktır ki işçi sınıfının tüm devrimci çabası burjuvaziyi iktidara getirmeye kanalize edilecekti.

Rusya’da işçi sınıfının karşı karşıya olduğu politik seçeneklerden yalnızca biri onu bir işçi devleti kurma yoluna kanalize edebilirdi ve öyle de oldu. Bu kuşkusuz Rusya işçi sınıfının şansıydı. Ne yazık ki o günden bugüne yaşanan pek çok örnekte diğer ülkelerin işçi sınıfları bu şansa (Bolşevik bir önderlik) sahip olamadıkları için devrim yolundaki sayısız fırsat heba olmak zorunda kaldı, kalıyor.



[1] Lenin, Seçme Eserler, c.6, İnter Y., Kasım 1995, s.156

[2] Troçki, “Üretimde İşçi Kontrolü”, Faşizme Karşı Mücadele, Köz Y., Haziran 1977, s.90

[3] Troçki, “Alman Proletaryasının Hayati Sorunları”, age, s.258

Kaynak: 
Marksist Tutum, Ocak 2006, no:10