Navigation

Seçime Doğru

Karamsarlığa Gerek Yok

Bir zamanlar Türkiye ile oldukça benzer bir siyasal atmosfere sahip olduğu söylenen Latin Amerika ülkelerinde, ekonomik krizden fena halde canı yanan kitleler ayağa dikilmişken, Türkiye’de işçi sınıfı örgütsüz ve durgun. Bugünlerde ekonomik çöküntü nedeniyle iyice sersemlemiş bir vaziyette erken genel seçime doğru sürükleniyor. Ortadoğu’nun uzağındaki Avrupa ülkelerinde işçiler, emekçiler, gençlik Amerikan emperyalizminin savaş çılgınlığına karşı milyonlar halinde alanlara akıyor. Ama Irak’ın burnunun dibindeki Türkiye’de emperyalist savaş karşıtlığının henüz sokağa inebildiği söylenemez. Dünyanın pek çok yerinde işçi sendikaları kapitalist düzenin işçi haklarına yönelttiği son saldırılara ve işsizlik belâsına karşı milyonlarca işçinin katılımıyla genel grevler, devasa gösteriler düzenliyorlar. Türkiye’de ise işçi sendikalarından genelde pek bir ses gelmiyor. En büyük işçi sendikaları konfederasyonu Türk-İş sanki bir kış uykusuna yatmış gibi. Türk-İş başkanı Bayram Meral’in CHP’den milletvekili adayı olması örneğindeki gibi, sendika üst bürokratları için seçim çalışması burjuva partilerinde yer kapmak anlamına geliyor. Kısacası şimdilik işçi hareketinin Türkiye cephesinde durumlar pek de iç açıcı değil.

Oysa 12 Eylül öncesinde Türkiye işçi hareketi, kaydettiği sıçramalı yükseliş, taşıdığı coşku, ardarda patlak veren militan grevleriyle dikkat çeker ve o zamanlar uykuda olduğu söylenen Avrupa işçilerine örnek diye gösterilirdi. Şimdilerde ise, bu işler biraz terse dönmüş gibi. Avrupa’dan sendikal harekette genelde bir sola kayış olduğu yönünde sevindirici haberler geliyor. Aslında bu garipsenecek bir tablo değil. Çünkü Türkiye işçi sınıfı, 1980’lerden bu yana dünyada yaşanan genel altüstlüklere ilaveten, bir de 12 Eylül askeri rejiminin neredeyse tüm bu zaman dilimini kapsayan vurgununu yedi. Örgütleri dağıtıldı, sistematik baskılarla ezilmeye, tamamen sindirilmeye çalışıldı. Neticede yoruldu, örgütsüzlüğü nedeniyle kendine güvenini yitirdi ve geriye çekildi.

Biliyoruz ki, sınıf mücadelesinin tarihinde bu tür iniş çıkışlar olabilir. Ve yine biliyoruz ki, yorulan sınıfın yeniden güç toplayabilmesi için biraz zamana, geçmişten ders alıp işleri daha doğru biçimde yürüten bir önderliğe ve en önemlisi de dünyadaki sınıf kardeşlerinin başarılarıyla tazelenecek güven duygusuna ihtiyacı var. O nedenle, şu an yalnızca Türkiye’deki duruma bakıp işçi sınıfının enternasyonal boyutlu mücadelesini gözardı etmek büyük bir hata olur. Dünyada sınıf mücadelesindeki yeni ve sevindirici yükselişin havasını solumalıyız. Bugün tarihsel açıdan iyimser olmak için düne oranla çok daha fazla nedene sahibiz. Burada ayrıntıları üzerinde duramayacağız, ama sitemizde de yer alan dünya işçi haberleri dikkatle izlenirse şunu söyleyebiliriz: “Hava döndü, işçiden esiyor yel!”. Bu yükseliş yeli Türkiye’ye de gelecek, bunu hiç unutmayalım.

Kapitalist Düzen Yanlıları Tedirgin

Kapitalizm kitlelerin yaşam koşullarını gün geçtikçe kötüleştirirken, burjuva düzenin sosyal bir patlamayla yüzyüze gelmesi riskinden gittikçe daha çok söz edilir oldu. Meşru sistem içinde bir çıkış yolu bulamayan yoksul kitlelerin, sisteme karşı isyan edebileceği gerçeğine dikkat çeken burjuva yazarların sayısı gün geçtikçe artıyor. Burjuvazi her ne kadar bugün kendini pek tehlike altında hissetmiyorsa da, daha uzak görüşlü burjuva ideologlar ya da kurumlar bu tür olasılıklara karşı düzeni tahkim edebilme ihtiyacı duyuyorlar. Sovyetler Birliği’nin çöküşü sırasında kapitalizmin şerefine kadeh tokuşturan fanatik düzen yanlıları bile şimdilerde kara kara düşünüyorlar. Kral çıplak kaldı ve tüm edepsizliğiyle cascavlak ortada!

Tüm etik anlayışı kâr düzeni üzerine oturan kapitalizm, dünya genelinde kitleler nezdinde giderek inandırıcılığını yitiriyor; daha da yitirecektir. Kapitalist sistemi koruma endişesi bir yanda faşizan, ırkçı ve saldırgan siyasi oluşumlara can verirken, diğer yanda da sistemin ancak biraz örtünerek, yani reforme edilerek yaşatılabileceği düşüncesi gelişmektedir. Bazı burjuva çevreler, bunca yoksulluk ve sefaletin üzerinde yükselen bir düzenin geleceğinin pek de hayırlı olmadığını seziyorlar. Bu sezgilerinde yerden göğe kadar haklılar. Evet, kapitalist sistem parlak yükseliş dönemlerini artık geride bırakmış ve tarihsel bakımdan bir inişe geçmiştir. Bu gerçeklik kitlelerin bilincine elbette ki bir çırpıda yansımayacak. Ama önemli olan nesnel durumun değişmiş olmasıdır.

Bugünkü gidişe muhalif gibi görünen kimi sesler bizzat kapitalist sistemin tepe organizasyonlarının içinden bile yükselebiliyor. Son tahlilde burjuva düzeni koruma kaygısından başka bir amacı olmayan bir “yoksullara acıma!” edebiyatı boy vermeye başlamıştır. Öyle ki, 1980’lerde ve sonrasında neoliberalizmin şampiyonluğuna soyunmuş yerli ve yabancı çeşitli kalem erbabının, neredeyse nedamet getirip kapitalizm tövbekarı olduğunu sanabilirsiniz. Açlık sınırının altında yaşayan yüz binler, akşamları aç yatan ihtiyarlar, soğuktan tir tir titreyen çocuklar, nedense(!) burjuva yazarların bile gözüne çarpar olmuştur. ABD’nin ikiz kulelerini çökerten 11 Eylül, kapitalizm hayranlarının o hiç bitmeyecek sandıkları Amerikan rüyasına da bir son vermiş gibi görünüyor. Acaba bu durum geçici ve yüzeysel bir üslup değişikliğinden mi kaynaklanıyor, yoksa kapitalist sistemin geleceğine duyulan bir inanç erezyonu mu söz konusu?

Bu soruyu doğru biçimde yanıtlayabilmek için, kapitalist sistemin içine girdiği krizin 2. Dünya Savaşının bitiminden bu yana görülmemiş boyutlarda derin olduğunu hatırlamamız yeter. Gerçekten de, kapitalist dünya ekonomisinin uzun yıllar süren bir yükseliş döneminden sonra, şimdilerde içine düştüğü şiddetli bunalım nedeniyle burjuvazi cephesinde moraller bozulmuş, kendine güven duygusu zedelenmiştir. Bunun en açık göstergesi, sistemin hegemon gücü ABD’nin içine girdiği yeni dönemdir. “Yeni Dünya Düzeni”nin kuruculuğuna soyunan Amerikan emperyalizmi, artık kendi evine egemen olmaya başlayan bir kaosun ortasında buluvermiştir kendisini. Amerikan emperyalizminin arka bahçesi olduğu söylenen Latin Amerika ülkelerinde peşpeşe ortaya çıkan devrimci durumlar da işin cabası. Ve tüm bu gelişmelerin orta yerinde, eski durumu sarsılan hegemon güç ABD, çaptan düşen kovboyların yaptığı gibi gün geçtikçe saldırganlaşan bir üslup geliştirerek dünyayı tehdit ediyor.

Sol liberal yazarlar, yalnızca kapitalist kâr düzeninin küreselleşmesinin insanlığı bir uçuruma sürükleyeceğini, insanlığın artık demokrasinin küreselleşmesine, insan haklarının eksiksiz uygulanmasına, kısacası küresel huzura ihtiyaç duyduğunu dile getiriyorlar. Aslında, kapitalist sistemi iyileştirmeye çabalamakla, ona “insancıl değerler” aşısı yapılabileceğini hayal etmekle değişecek hiçbir şey yok. İnsanlığın arzuladığı o küresel huzur, ancak ve ancak bu kapitalist düzene son vermekle ve sınıfsız, sömürüsüz bir toplumu, sosyalizmi inşa etmek için kolları sıvamakla yaratılabilir.

Çelişkilerle Yüklü Bir Süreç

11 Eylül, ABD ve dolayısıyla emperyalist sistem için adeta yeni bir miladi takvimin başlangıcı ilan edildi. Ama bu “yeni takvim”, bilinen eski miladi takvimin tam tersine, “mesih”in doğumuna değil de dünyayı felâkete sürükleyen bir sistemin ölümüne endeksli görünüyor. Tarih yazıcıları daha şimdiden 11 Eylül gününe, “dünyayı değiştiren gün” kaydını düşüverdiler. Dikkatler, 11 Eylül’le birlikte açığa çıkan değişimin temelinde yatan nedenlerden, Hollywood’un dehşet filmlerini hatırlatan gerçek kurgulara kaydı ya da kaydırılmak istendi. Haberlerin veriliş tarzına bakılırsa, 11 Eylül saldırısı dünya kapitalizminin simgesi ikiz kuleleri yerle bir etmekle kalmamış, bizzat kapitalist ekonomik düzenin temellerini sarsıntıya uğratmıştır. Oysa gerçek durum elbette ki gösterilmek istendiğinden çok farklıdır. Dünya kapitalist sisteminin başını çeken ABD dahil, ekonomik işleyiş zaten 11 Eylül öncesinde inişe geçmişti bile.

ABD’nin içinde bulunduğu durum gerçekten de ciddidir. Güç kaybını, saldırganlığını arttırarak kapatmaya çalışıyor. 2. Dünya Savaşı öncesinde ekonomik ve siyasal bunalımın pençesinde kıvranan Alman emperyalizmi nasıl ki Nazizmin yükselişine sahne olmuşsa, bugün de ABD emperyalizmi faşizan bir tırmanış içindedir. Bir yandan dış dünyaya yönelik savaş tamtamları çalınır ve her geçen gün yeni “düşman”lar ilan edilirken, diğer yandan ülke içinde kitleler nereden çıktığı (ya da çıkartıldığı!) bilinemeyen katillerin “seri cinayetler”iyle terörize edilip sindirilmeye çalışılıyor. Yönetimdeki savaş yanlısı Bush ekibi, Amerikan ekonomisinin canlandırılması için savaş sanayiini pompalamakta. 2. Dünya Savaşı dönemiyle karşılaştıracak olursak, sanki bu kez roller tam tersi yönde dağıtılmış gibi. Geçmiş örnekte Alman faşizminin karşısında “demokrasi” şampiyonluğuna soyunan ABD ve İngiltere’ydi. Bu kez ise, Hitler’e benzetilen Bush’un başkanlığı altındaki ABD ile Bush’un fino köpeği Blair’li İngiltere saldırgan tarafı oluştururken, AB içinde başı çeken Almanya “demokrat” rolünü üstlenmiş durumda. Fakat benzetmemize temel oluşturan dönemle kıyaslarsak, aralarındaki ipleri tamamen koparttıkları ve birbirlerine doğrudan cephe aldıkları henüz söylenemez. Yarın ne olur tam bilemeyiz, ama bugünkü tabloya baktığımızda, Türkiye’nin işte bu iki farklı rol arasındaki gerilim hattının tam orta yerinde yer aldığını söyleyebiliriz.

Bu nesnellik tümüyle Türkiye’deki erken genel seçim sürecini etkilemektedir. Burjuva kurumların ve partilerin net bir tutum alamamalarının, tamamen bulanık bir söylem geliştirmelerinin nedeni budur. Türkiye’de bir yandan ekonomik krizin yarattığı sarsıntı, diğer yandan dünyada kapitalist sistemin içine girdiği siyasal istikrarsızlık, yalnızca iktidardaki koalisyon partilerini yıpratmakla kalmamış, genelde tüm siyasal yapıyı altüst etmiştir. İşlerin eski dengelere göre, eski partilerle ve eski usullerle yürümeyeceği, yürütülemeyeceği inancı yalnızca alttakilere değil tepedekilere de egemen olmaya başlıyor. Ama “yeni”nin ne olacağı, ya da olması gerektiği konusunda “altta” da “üstte” de ciddi bir belirsizlik var.

Alttakiler, yani işçi sınıfı ve emekçi kitleler için somut ve gerçek tek çözüm yolu olan devrimci alternatif henüz görüş ufku içine giremedi. Bunun temel nedeni örgütsüzlüktür, başka hiçbir şey değil. Ortaya çıkan büyük boşluk, AKP’nin ya da Genç Parti’nin yükselişinde olduğu gibi sahte umutlarla doldurulmakta. Yükselişin sırrı “yeni” görünmekten geçiyor! Kitleler ekonomik ve siyasal koşullar bağlamında üstüste aldıkları darbelerin etkisiyle abondone durumdalar; aldanmaya açıklar.

Tepedekiler açısından da durumun parlak olduğu söylenemez. Dünyadaki hegemonya çekişmesinde yeni dengelerin nasıl oluşacağı henüz belli olmadığından, hangi yolun tutulacağı konusunda tam kararlı bir tutum yok. Burjuva anlamda bile kim demokrattır, kim değildir; kim kararlı biçimde AB’den yanadır, kim ABD’nin savaş serüveninin yanında yer almaktadır sorularının net ve tatmin edici cevapları verilemiyor. Fakat, ekonomik krizden çıkmaya çabalayan burjuva iş dünyasının, bu ağır ölçekli siyasal belirsizliğin uzayıp gitmesine de fazlaca tahammülü yok. Bu nedenle, son dönemlerde bizzat sermaye örgütlerinden “yeniden yapılanma” ve “reform” istemi doğrultusunda canhıraş feryatlar yükselmeye başladı. Bu istemler, aslında rejimi biraz rektifiye etmekten öte pek bir anlam ifade etmiyor olsa da, vurgulanması gereken yön tepeyi sarmış bulunan “değişim” arzusu.

Eski dönemlerde ülkedeki demokratikleşme dalgasının karşısına askeri darbelerle dikilen sermaye örgütleri, bugünlerde bizzat kendileri “demokrasi” duasına çıkmış gibiler. Yalnız TÜSİAD değil, TOBB bile artık Avrupa sosyal demokratlarının söylemlerini çağrıştıran demeçler veriyor. Birlik başkanı şöyle diyor: “Demokrasiden çok şey bekliyoruz ve demokrasinin yaşamasını istiyoruz. Ama biz daha temsili demokrasiyi tam olarak işletmeye çalışırken, dünya katılımcı demokrasiye geçiyor.” Dünyanın “katılımcı demokrasi”ye falan geçtiği yok. Üstelik, burjuva demokrasisi konusunda duyulan boş hayranlığa model oluşturan Batı Avrupa ülkeleri, mevcut “temsili demokrasi”yi daraltmakla meşguller. Ne var ki Türkiye burjuvazisi, Avrupa ülkelerinin geçtiği yolda tarihin eşitsizlik yasası eşliğinde yürüdüğünden mevcut trendleri eşzamanlı yakalayamamaktadır. Şimdilerde Türkiye’de burjuvazinin çok büyük bir kesimi AB üyeliğini arzuluyor ve bunu stratejik bir hedef olarak görüyor. Bu nedenle, büyük sermaye çevreleri erken genel seçim sürecine adeta bir AB referandumu olarak bakıyorlar.

Oysaki, bu aynı çevreler uzun yıllar boyunca neredeyse her on yılda bir gerçekleştirilen askeri darbelerle, parlamenter sistemi ve burjuva partiler yapılanmasını derin bir istikrarsızlığa sürüklediler. AB ile bütünleşmek için çırpınan burjuva kesimlerin şimdi ayağına dolanan engeller, örneğin en başta askeri rejimin getirdiği Anayasa, antidemokratik yasalar, Milli Güvenlik Konseyi’nin siyasi yaşamdaki ağırlığı gibi unsurlar 12 Eylül rejiminin armağanlarıdır. 12 Eylül darbesi parlamenter işleyişe öyle büyük bir darbe indirdi ki, yeniden toparlanma çabası bir hayli sıkıntılı ve “dış baskı” gerektiren bir sürece dönüştü. AB kontrollü uyum sürecinin lastik gibi uzamasının nedeni Avrupa ülkelerinin kaprislerinde değil, 12 Eylül askeri rejiminin yarattığı muazzam tahribatta ve bugün hâlâ devam eden baskıcı mantalitede aranmalı. Tarihin ironisi gibi, şimdi bizzat büyük burjuvazi siyasal ve hukuksal alanlarda Avrupa’yla uyum doğrultusunda önemli bir değişim ihtiyacı hissediyor. Fakat bu yüzeysel değil, derinlerde yatan bazı tarihsel farklılıklar nedeniyle de gerçekten zor ve sancılı bir süreç.

Bir kere Türkiye’de, geçmişten kalan asyatik despotik yapının izlerinin üzerine bir de neredeyse tüm Cumhuriyet tarihi boyunca süren sistematik baskı politikası eklenmiştir. Burjuva düzenin yapılanması mevcut haliyle, Batı tipi burjuva demokrasisinin yapılanmasından çok farklıdır. Bu nedenle, Türkiye’de örneğin sivil toplum örgütlenmesine duyulan ihtiyaç bizzat işveren örgütleri tarafından dillendirilmekte, bir “zihniyet devrimi”nin zorunlu olduğu ifade edilmektedir. Ama yükseltilen bu sesin erken genel seçim sürecine yansıtılabildiği söylenemez. Çünkü seçim ortamına, yalnızca Türkiye’de değil dünyada derinleşen bir krizin ve çok önemli altüstlüklerin yaşanmaya başlandığı koşullarda girildi. Türkiye burjuvazisinin önemli bir bölümü atılım yapabilmek için “demokrasi” diye bağırırken, emperyalizmin metropollerinde, Amerika’da ve Avrupa’da varolan burjuva demokratik haklar budanmaya çalışılıyor. Türkiye burjuvazisi “demokratikleşme” yolunda AB’yi bir can simidi olarak görürken, AB’nin kendisi, artan çelişkiler ortamında yeni bir genişleme sürecinin problemlerini nasıl aşabileceğinin derdine düşmüş vaziyette. İşte bu nesnellik burjuvazi açısından büyük bir paradoks oluşturuyor. Bunun da en bariz göstergesi, büyük bir değişim ihtiyacından bahseden burjuvazinin, istemlerini siyaset sahnesine taşıyacak istikrarlı bir siyasal parti yapılanmasından tamamen uzak oluşudur. Bu nedenle, arzularla gerçeklik arasındaki uçurum büyük ve seçim ortamının kendisi tam bir kriz atmosferini yansıtmakta.

Burjuva yazarlar, seçime gidilirken meydanlarda “yeniden yapılanma” ve “reformlar” konusunda hiçbir somut projenin seslendirilmemesinden yakınıyorlar. Vatandaşın, karnını doyuracak ekmek bulma telâşı içindeyken, öyle “büyük” projelerle, “zihinsel devrim” talepleriyle uğraşacak halinin olmadığından endişe ediyorlar. Bu durumda büyük sermaye çevreleri, gerek iktidarda yıpranıp eskiyen koalisyon partilerini ve gerekse kitlelerin önüne “yeni” bir alternatif diye sürülen YTP ya da CHP gibi Avrupacı, Amerikancı burjuva partilerini doğru dürüst pazarlayamıyor. Denenmiş partilerden umudunu kesen, ama karşısında da anlamlı bir alternatif göremeyen emekçi kitlelerin bir bölümü, bildikleri en geleneksel inanç faktörüne, dine sarılarak AKP’ye yöneliyor. Diğer bir bölümü ise, Genç Parti örneğinde olduğu gibi, Hitlervari propaganda yöntemlerini çağrıştıran şarlatanca bir reklâm kampanyasının peşinden sürüklenebiliyor. Kısacası durum burjuvazi açısından da hiç iç açıcı değil. Bizzat burjuva yorumcular, daha şimdiden, 3 Kasım seçimlerinin sorunları çözmeyeceğini, tersine kim seçilirse seçilsin 4 Kasım sabahı devasa bir sorunlar kümesiyle yüz yüze geleceğini belirtiyorlar.

“Sentez”ler Bulamacı

Türkiye’de Batı tipi sosyal demokrat parti yok. Batı Avrupa ülkelerindeki “Sosyalist Parti” ya da “İşçi Partisi” gibi sosyal demokrat parti oluşumlarına temel teşkil eden sendika siyaset ilişkisi de bu topraklarda çok farklı. Büyük sermaye çevrelerinin Türkiye’de bazı konjonktürlerde eksikliğini hissettiği ve tepeden inme yöntemlerle oluşturmaya çalıştığı “sosyal demokrat” örgütlenmeler hep Batı’daki örneklerin bir karikatürü oldu. Örneğin bir zamanlar İsmet İnönü’nün liderliği altındaki devlet partisi CHP içinde boy veren ve Ecevit’in başını çektiği “Ortanın Solu” hareketi böyleydi. Şimdilerde ise, Dünya Bankasının Türkiyeli prenslerinden Kemal Derviş katkılı ve yıllardır hizipçiliğiyle ünlenen Deniz Baykal liderliğindeki CHP, burjuvazinin sosyal demokrat alternatifi olarak parlatılmaya çalışılıyor. Bu partinin içinde gerek Türk-İş ve gerekse DİSK bürokrasisinden gelen bazı ünlü üst bürokratlar yer almaktadır ama Avrupa sosyal demokrat partilerinin örgütlenmesine temel oluşturan yaygın sendikal bağlardan yoksundur. Bu nedenle, Batı Avrupa ülkelerindeki örneklerde zaman içinde önemli tartışmalara neden olan “sosyal demokrat partilerin sınıf niteliği” sorunu Türkiye’de hiç de karışık değildir. Nasıl ki, Ecevit’in CHP içinden gelen DSP’si, ya da büyük umutlarla DSP’nin içinden çıkartılan fakat sonradan yıldızı parlatılmayan İsmail Cem’in YTP’si has birer burjuva partisiyse, şimdilerin sosyal-liberal sentezli CHP’si de aynen öyledir.

Batı Avrupa ülkelerinde sosyal demokrat partiler tarihsel kökleri nedeniyle işçi sınıfının burjuva partileri olarak adlandırılmış olsalar da zamanla büyük değişimler geçirdiler. Sonuçta, en iyi ihtimalle işçi sendikalarına yaslanan burjuva sol partiler olup çıktılar. Sosyal demokrat hareket, işçi sınıfı içinde kayda değer tarihsel köklerinin bulunduğu ülkelerde bile durduğu yerde durmamış, 1980’ler sonrasında yükselen neoliberal dalgaya binerek sağa kaymıştır. Bu durumun en tipik örneği, İngiliz İşçi Partisinin geçirdiği değişim ve bugün bu partiye egemen olan, Üçüncü Yol olarak anılan Blair çizgisidir. Bu siyasal çizgi, kapitalizmin mevcut durumuna o denli uyarlanmıştır ki, artık burjuva anlamda solculuğundan bile eser kalmamış, neredeyse geleneksel burjuva sağ partilerin bir kopyası olup çıkmıştır. Aslında burjuva siyaset yelpazesindeki bu tür kayışlar, dünya genelinde 1980’lerden ve özellikle de Sovyetler Birliği’nin çöküşünden itibaren yükselen bir eğilimdir. Bu nedenle de hemen her ülkede, muhafazakâr-ilerlemeci; muhafazakâr-reformcu benzeri gülünesi burjuva “sentez”ler pek moda oldu şimdilerde.

İşte Türkiye’de Derviş öncülüğünde sosyal-liberal sentez adıyla yaratılmaya çalışılan siyasi çizgi, bizzat Avrupa ülkelerinde artık iyice yozlaşmış olan sosyal demokrasiyi örnek alıyor ve onu bile daha bir hayli sulandırıyor. Avrupa Birliği’yle uyum sürecinde kitleler nezdinde de artık yeni bir dönemin, bir “demokratikleşme” döneminin başlatıldığı izlenimini vermeye çalışan büyük sermaye çevrelerinin sosyal-demokrat parti yaratma girişimi bundan ibaret. Öte yandan, eski dönemlerde Türkiye’de alışıldığı anlamıyla merkezi dolduracak geleneksel burjuva sağ parti alternatifi bugün mevcut değil. ANAP, DYP yıprandı, her iki partinin de barajın altında kalma ihtimali var deniyor. Koalisyon ortağı MHP ise, bu dönemin Avrupa Birliği aşkına ayak uyduramayan aşırı milliyetçi konumda bir partidir. Burjuva partiler yelpazesi çok istikrarsız ve kararsız bir görünüm sergiliyor. O nedenle burjuva siyaset bilimcileri, yönünü kaybetmiş pusulasız şaşkınlar misali, merkez nerededir, sağında kim var, sol nereye gitti diye dönenip duruyorlar.

Dini motifleri kullanan Milli Selâmet-Refah-Fazilet çizgisinden gelen ve Türkiye’deki siyasal İslamın reforme edilmesinde görev üstlenen AKP’nin yükselişini ise büyük sermayenin “Batıcı” kesimi ve Ordu hâlâ içine sindirebilmiş değil. Oysa AKP’nin programı incelendiğinde, onun da merkez sağ ya da merkez sol burjuva partilerden, kısacası diğer düzen partilerinden bir farkının olmadığı kolayca görülür. Aslında burjuva siyaset sahnesinde en anlamlı yaptırım gücüne sahip örgüt olan TÜSİAD’ın tek ivedi isteği, IMF destekli ekonomik programın sürmesidir. Sorun AKP değildir; TÜSİAD denenmemiş bir parti iktidara gelecek, dengeler yeniden oluşturulana dek zaman yitirilecek diye endişe içinde kıvranmaktadır. Bazı kemalist çevrelerin, kendi azılı milliyetçiliklerinin üzerine modern bir elitizm kılıfı olarak geçirdikleri fanatik laiklik yaygarası bir yana bırakılacak olursa, AKP’nin diğer burjuva düzen partilerinden hiç de bir farkının olmadığı rahatlıkla görülür. Zaten işin aslına bakılacak olursa, büyük sermaye seçim sonuçlarını, ister tek parti iktidarı isterse koalisyon olsun, yeter ki istikrarlı bir hükümet kurulsun diye dert etmektedir. CHP’yi öncelikli tercih diye ileri sürmesinin bir nedeni AB ile uyum süreciyse, ondan daha da önemlisi Kemal Derviş faktörüdür. Büyük sermayeye, özel olarak şu ya da bu partinin desteklenmesinden ziyade Kemal Derviş’in yine ekonomi yönetiminden sorumlu olacağı bir hükümet beklentisi hakimdir.

Düzen Partilerine Oy Yok

Türkiye burjuvazisinin bu seçimlere pek de hazırlıklı olarak gittiği söylenemez. Nitekim bu durum seçim sathına da yansımakta ve şöyle denilmektedir: “Bu nasıl seçim, hiç heyecan yok”. Daha önce nice seçim deneyleri yaşamış seçmenlerin önemli bir bölümü de, içinde bulundukları ruh halini bu tespiti doğrulayacak tarzda dile getiriyorlar. Bu bize neyi gösteriyor? Bir yanda büyük iş çevreleri siyasal yapıda reform gereğinden, değişim ihtiyacından sözederken, diğer yanda kitlelerde bununla bağdaşmayan bir bıkkınlık, siyasetten uzaklaşma görülüyor. Bunun anlamı nedir? Burjuva siyasetinden sıtkı sıyrılan emekçiler, siyaset sözcüğünü dalaverecilik gibi algılamakta, siyasetçiye zerre kadar güven duyulmamaktadır. Eğer ki emekçi kitleler mevcut düzenden kurtulmanın yolunu görebilmiş olsalardı, o takdirde burjuva siyasetine ilişkin bu haklı öfke, aslında düzene yönelik çok önemli bir tepkinin habercisi olurdu. Üsttekilerin eskisi gibi yönetemedikleri kriz koşullarında, alttakiler de artık eskisi gibi yönetilmek istemiyorlar, yani bir devrimci durum oluşuyor diyebilirdik.

Ne var ki şu an içinde bulunulan durum bu değil. Mevcut siyasete ilgisizlik, burjuva düzene bilinçli bir tavır alış düzeyine yükselebilmiş değil. Zaten biliyoruz ki, bu tür bilinç sıçramaları ancak kitlelerin örgütlü mücadeleleri temelinde geçekleşebilir. Oysa, Türkiye’de işçi ve emekçi kitleler bugün oldukça gerilere itilmiş durumda, henüz yolun başında duruyorlar. İlerde daha büyük adımlar atabilmeleri için, şimdi küçük de olsa bazı önemli özdeneyimler aracılığıyla kendi güçlerinin farkına varmaya ve özgüven kazanmaya dehşetli ihtiyaçları var. O nedenle, mevcut koşullar altında bu seçim ortamı, kitle hareketinin yükseliş kaydettiği tarihsel konjonktürlerle asla karıştırılmamalı. Bugün Türkiye’de ne nesnel olarak parlamenter mücadele kürsüsünün artık anlamsız hale geldiği ve seçimlerin boykot edileceği bir devrimci durum var, ne de öznel olarak işçi sınıfı seçim platformunu bizzat kendi örgütlü gücü temelinde kullanabileceği koşullara sahip. Sınıfın kitlesel mücadele örgütleri olması gereken sendikalar berbat bir durumda ve açıkçası, işçi sınıfının örgütlü devrimci gücünü yansıtacak bir siyasal alternatif henüz yaratılabilmiş değil.

Bu tablo, seçim ortamını arzu edilir tarzda, komünist tarzda kullanabilmenin koşullarının olmaması anlamına geliyor. Ve bu konuda gerçek durumun üzeri örtülmemeli, devrimci kadrolara ve de işçi sınıfının, emekçilerin kitlesine asla yanlış mesajlar verilmemeli. Örneğin emekçi kitlelerin bir bölümünün, “hiçbir partiye oy yok” sözleriyle dile getirdikleri ruh hali, aslında bir yerde düzen partilerinden umudun kesilmekte olduğunun işaretini veriyor. Evet, gerçekten de “Düzen partilerine oy yok!”. Bu tepki önemlidir, ama içi doldurulmalı ve bu kadarıyla bir pasif tepki olduğu, siyasetten tamamen uzaklaşma anlamına da gelebileceği açıklanmalı. Ne yazık ki, işçi ve emekçi kitlelerin ezici çoğunluğu düzen partileri dışında kendilerini tatmin edecek gerçek bir alternatif göremedikleri ya da bulamadıkları için kısır bir döngünün içinde dönenip duruyor, en iyi ihtimalle, denedikleri burjuva partilerine artık “hayır” diyorlar. Ama mevcut koşullara rağmen yine de bununla yetinilemez. Unutmamalıyız ki, örgütsüz pasif tepki aslında düzene pek de bir zarar vermez. İşsizliğe, yoksulluğa, baskılara, tek kelimeyle kapitalizm belâsına ve kapıya dayanan emperyalist savaş tehlikesine karşı ortak bir ses yükseltmek gerekir.

Milliyetçi Sola Dikkat

Komünistlerin, kapitalist düzeni parlamenter yollarla dönüştürme gibi boş ve tehlikeli hayalleri yoktur. Ama komünist kadrolar için açık olan gerçeklerin, kitleler tarafından da nasıl olsa bilineceği gibi bir yanılgıya asla kapılmamalı. Toplumun gündemine giren her önemli siyasal sorunda olduğu gibi, seçim atmosferi nedeniyle kulaklarını biraz daha dikkatle açan işçilere ve emekçilere ulaşmak önemlidir. Elbette ki komünist tarzda yürütülecek seçim çalışmaları, burjuva partilerin seçim kampanyalarından tamamen farklıdır. Seçim ortamları komünistler açısından, işyerlerinde, emekçi semtlerinde, kahvehanelerde, pazar yerlerinde vb. siyasi gerçeklerin açıklanacağı, bu vesileyle daha çok sayıda işçiyle kalıcı bağlantıların kurulacağı bir çalışma alanıdır. Ayrıca da, komünistlerin derdi burjuva parlamentolarda koltuk kapmak değil, o siyaset kürsüsünü burjuva düzeni teşhir edecek tarzda kullanabilmektir. Bu gibi görevlerin nasıl ve ne ölçüde başarılabileceği, doğrudan doğruya örgüt sorununa, örgütlülük düzeyine bağlıdır.

Bugün burjuva düzen partileri dışında seçimlere katılan bazı sol örgütlenmeler var. Seçimlere kendi parti örgütleri adına, kendi amblemleriyle katılan sol partilerin hiçbiri, bizim anladığımız anlamda işçi sınıfının partisi ya da öncüsü niteliğini taşımıyor. Şurası çok açık ki, bu niteliği kazanabilmek için parti tabelâlarına “işçi” ya da “komünist” sıfatlarını eklemek asla yeterli değil. Bu ayrı bir sorun ve burada üzerinde duracak değiliz. İşaret etmek istediğimiz asıl husus, bu partilerin hemen hepsinin milliyetçi temelde bir “sosyalizm” ve “anti-emperyalizm” anlayışına sahip bulunmalarıdır. Düzen partileri dışında bir sol parti arayışı içine giren işçi ve emekçi seçmenlerin, bir de bu partiler dolayımıyla kafalarının karışması, güzel umutlarının boşa çıkması tehlikesi var. Bu nedenle, gereksiz bir sekterliğe düşmeden bu konuda yaratılan yanılsamalarla da mücadele etmenin, bu bağlamda da siyasi gerçekleri teşhir etmenin yolları bulunmalı. Üstelik bu partilerin bazıları milliyetçi solcu bir çizgiyi öylesine iflâh olmaz düzeyde benimsemiş durumdadırlar ki, bunlar için söylenmesi gerekeni belki de şu şekilde özetlemek mümkün: “Gölge etme başka ihsan istemez!”.

Milliyetçi solun ortak paydası, kapitalist düzene karşı gerçek bir devrimci tutum almayan ve hamasete dayanan bir IMF karşıtlığıdır. Eğer bu kadarıyla anti-emperyalist olmak mümkünse, onun âlâsını Genç Parti miting meydanlarında gümbürdettiği “Sen kim oluyorsun IMF” sloganlarıyla yapıyor. Sanki Türkiye kapitalizmi pir-ü paktır ve tüm kötülüklerin kaynağı tek başına IMF’dir! Sanki IMF bu topraklara Türkiye’nin büyük patronlarının, sermaye çevrelerinin gönüllü rızası, ya da kapitalist işleyişin kaçınılmaz kuralları sonucunda değil de, silah zoruyla girmiştir! Ama biliyoruz ki bu partinin “anti-emperyalizmi”, tamamen nasyonal sosyalizmin propaganda motiflerini hatırlatan koyu bir burjuva milliyetçiliğinden ibaret. Ne var ki, düzen partilerinden farklı olduklarını iddia eden ve kendilerini işçi ve emekçilerin temsilcisi ilan ederek seçimlere katılan siyasal örgüt ve çevrelerin “anti-emperyalizmleri” de baştan aşağı sorunludur. Pek çoğunun iddialarıyla gerçek konumları bağdaşmamakta ve milliyetçi çizgiyle ayrımları silikleşmektedir. Oysa bugün işçi sınıfından ve emekçi kitlelerden yana bir ses yükseltebilmenin asgari koşulu, emperyalist kuruluşlara karşı çıkmakla yetinmemek, ülke içindeki kapitalist düzene de kesin tavır almaktır.

Sisteme karşı çıkışın kitleler nezdinde ifadesini bulabilmesi için, hedef tahtasına kapitalist dünya sistemini simgeleyen Dünya Bankası, IMF gibi üst kuruluşların oturtulmasında garipsenecek bir taraf yok. Fakat düzen dışı olduğunu iddia eden pek çok sol örgütün programına ve propagandasına egemen olan düşünce, “ulusal çıkarlar” savunusundan öteye geçemeyen bir IMF karşıtlığı. İşte problem de burada. Böylesi bir solculuğun ya da IMF karşıtlığının, burjuva partilerin işlerine gelmediği noktada, “ulusal çıkarlar elden gidiyor” naralarıyla emperyalist güçlere kafa tutmasından farkı nerede? Keza bu çevreler arasında AB meselesinde de aynı kafa karışıklığı ve burjuva çözüm arayışlarına taraf olma tutumu hüküm sürüyor. Daha da kötüsü, bu çevreler AB konusunda sol bir tutum geliştirme adına, aslında Türkiye’nin demokratikleşmesine ve işçi haklarının genişletilmesine karşı çıkan “Hayır”cı burjuva kesimlerle aynı tarafa düşmekteler. Oysa işçi sınıfının çıkarları asla ulusalcılık temelinde ele alınamaz. Kapitalist sistemden kurtuluş ulusal değil ancak dünyasal ölçekte başarılabilir. O nedenle, Avrupalı kapitalist ülkelerin birliğini işçi sınıfına bir çözüm olarak sunmak ne denli yanlışsa, Türkiye’nin faşizan yönetimler tarafından Avrupa’dan yalıtılması olasılığına çanak tutacak tarzda bir AB karşıtlığı da o denli tehlikelidir.

Neden DEHAP Desteklenmeli?

Komünistler açısından seçim dönemleri, işçi sınıfı ve emekçi bölgelerinden burjuva düzene karşı ses yükseltecek adaylar çıkartmak, gerektiğinde bu çerçevede birlikte hareket edebilecek siyasi güçlerin ortak çalışmalarını örgütlemek bakımından da önem taşır. Ama bu tür birlik olasılıkları somutta gündeme geldiğinde, uyulması gereken ilkeler, gerekli koşullar asla gözardı edilemez. Somut görevler ya da geçişsel talepler temelinde inşa edilecek geniş işçi cepheleri, çeşitli platform örgütlenmeleri, ancak çekirdeğinde bu işleri işçi sınıfının yararına çekip çevirecek gerçek bir örgütlülük yer aldığında başarıya doğru ilerleyebilir. Şu ilkeyi bilir ve hep tekrarlarız: Ayrı yürü, birlikte vur, bayraklar karışmasın! İyi de, bu ilkenin yalnızca sözde kalmayıp bizzat yaşamın içine karışabilmesi için, bayrağı taşıyacak asgari düzeyde bir kadro birikiminin var edilmiş olması gerekiyor. Aksi halde, daha önce de sayısız örnekleri yaşandığı üzere, başka siyasi akımların taşıdığı bayrakların gölgesinde birer kuyrukçu konumuna düşmek kaçınılmaz olur.

Şimdi ilkesel düzeyden somut yaşama dönelim ve erken genel seçimlere Emek, Barış, Demokrasi Platformu olarak katılan DEHAP’a bakalım. Bu konuda sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için, bu seçim ittifakının içinde yer alan ve sosyalist görüşlere daha yakın duran siyasal çevrelerin küçük bir azınlık durumunda olduğunu daha baştan hesaba katmalıyız. DEHAP’a ağırlıklı olarak HADEP damgasını basmaktadır ve ezilen Kürt ulusunun kurtuluş mücadelesinin, işçi sınıfının devrimci hedefleri açısından ancak sınırlı bir anlamı olduğunu biliyoruz. Ezilen ulusun sömürgeci devlete karşı mücadelesi, asla ve asla, işçi sınıfının anti-kapitalist, yani gerçek anti-emperyalist mücadelesinin yerine ikame edilemez. Aslında bir ulusal kurtuluş mücadelesinden ya da genel demokrasi mücadelesinden, hiçbir zaman boyundan büyük işler beklenemez. Her ikisine de, zaten kendi siyasal doğası gereği çözemeyeceği misyonlar yüklenemez. Özet olarak sıraladığımız bu hususlar işin elifbasıdır ve dolayısıyla DEHAP’ın değerlendirilmesi bağlamında da asla akıldan çıkartılmamalıdır.

Kürt ulusunun haklı istemlerinin desteklenmesi Türk komünistlerinin ve genelde işçi sınıfının bir görevidir, ama unutmayalım bu yalnızca asgari bir görevdir. Asıl görev, işçi sınıfının bağımsız siyasal hattının yaratılması ve seçim ortamları da dahil her platformda onun güçlendirilmesidir. Ama bugün, TC sınırları içinde yaşayan Türk, Kürt vb. tüm işçilerin, yani işçi sınıfının gücünü seçim meydanlarına taşıyacak gerçek bir örgütlülük ne yazık ki yok. Bu açıdan baktığımızda, Emek, Barış, Demokrasi platformunun da bu temel güçten yoksun olduğunu ve dolayısıyla sınırlı bir platform olduğunu görüyoruz. Öte yandan, siyasal açıdan da, yani gerek oluşum tarzı ve gerekse seçim bildirgesi bakımından da eleştirilmesi gereken pek çok zaaf taşıyor. Fakat bizim anlayışımıza göre, eleştiri, yetersiz bulunanın karşısına doğru olduğuna inanılan gerçek bir seçenek dikilebildiğinde tam anlamıyla haklı ve güçlü kılınabilir. Ne yazık ki henüz böyle bir seçenek bulunmamaktadır.

Kürt demokrat hareketi belirli düzeyde bir örgütlülüğe sahiptir. Asıl olarak bu dayanak noktasından hareket eden DEHAP, Kürt ulusu açısından son derece haklı taleplerle ve yanısıra işçi sınıfını ilgilendiren genel demokratik istemlerle seçim meydanlarına çıkıyor. Bu nedenle ve işçi sınıfının devrimci mücadelesinin henüz daha ileri hedeflere adım atamadığı günümüz koşullarında, temel görevlerimizi asla unutmaksızın bu genel seçimde DEHAP’ın desteklenmesinin sınırlı da olsa bir anlamı olacaktır. İşte bu çerçevede, erken genel seçimlerde DEHAP’a oy verilmelidir. Ama işçi sınıfı içinde ve emekçiler arasında yürütülecek propagandada Emek, Barış, Demokrasi Blokuna verilen seçim desteğinin anlamı çok net olarak ortaya konmalıdır. Kısacası, seçimlerde burjuva düzen partilerinin karşısına muhalif bir ses, demokrasi mücadelesinde bir güç olarak çıkan DEHAP doğru temellerde ve ihtiyatla değerlendirilmeli ve ona asla daha ileri misyonlar biçilmemelidir.

Seçimlere çok kısa bir süre kaldı. Seçim sonuçları ne olursa olsun, bu yazıda dile getirmeye çalıştığımız üzere işçi sınıfının temel problemi seçimlerden sonra da değişmeyecek. Sınıfın kendine güvenini yeniden kazanabilmesi bakımından ihtiyaç duyulan küçük kazanımları elde edebilmek için bile asgari düzeyde bir örgütlülüğün elzem olduğunu biliyoruz. Biliyoruz ki, işçi sınıfı kendi bağımsız siyasal örgütlenmesine girişmedikçe ve bu siyasal örgütlülüğüyle kendi ekonomik mücadele araçları olan sendikalarına müdahale etmedikçe kalıcı hiçbir şey kazanılamayacak. O halde, gerçek komünist çalışma açısından seçim öncesinde odaklaşılması gereken propaganda ve örgütlenme görevleri neyse, seçimlerden sonra da öyle olacağını bilerek ilerleyelim.