Navigation

Ne Gördüğümüz Kadar Nasıl Baktığımız da Önemlidir

Bakmak ve görmek, anlamaya çalışmak, anlamlandırmak ve değişmesi gerekeni değiştirip dönüştürmek… Baktığımızda gördüğümüzü zannettiğimiz gerçekliğin acaba gerçekte ne kadarını görürüz? Yoksa kendi gerçekliğimize mi indirgemeye çalışırız somut gerçekliği? Gerçeklik nedir?

Mesela Barok tarzın ünlü ressamlarından Peter Paul Rubens 1610’larda yaptığı Cimon ve Pero tablosunda, elleri arkadan bağlı bir mahkûm ve göğüslerinden biri bu yaşlı adamın ağzında olan genç bir kadını resmetmiştir. Toplumların bazı değer yargılarıyla bakacak olursak, genç bir kadın bir mahkûmun hücresinde “ahlâka” aykırı bir davranış mı sergiliyor? Rubens’in ünlü tablosu toplumun ahlâkına aykırı olan bu davranış biçimine, bir eleştiri niteliğinde midir yoksa? Tabloyu biraz daha dikkatlice incelemeye çalışalım ve elbette kültürel önyargıları da bir kenara bırakalım. O zaman bakış açımızı da değiştirmiş oluruz. Bu sayede adamın hücrede, çaresiz bir görüntü içinde olduğunu, hatta içinde bulunduğu durumdan mutsuz olduğunu, utandığını görürüz. Genç kadının ise onurlu bir duruş içinde olduğunu fark ederiz.

Aslında teması antik Roma’dan gelme bir hikâyeye dayanan bu ünlü tablodaki yaşlı adam Cimon, uğradığı bir iftira sonucu dönemin iktidarı tarafından mahkûm edilmiştir. Hücresinde aç ve susuz bırakılan Cimon ölüme terk edilmiştir. Tablodaki genç kadın da Cimon’un kızı Pero’dan başkası değildir. Babasının açlık ve susuzluktan ölmek üzere olduğunu gören Pero, rüşvet vererek girebildiği hücresinde, çocuğunu emzirdiği gibi babasını da emzirerek onu ölmekten kurtarmaya çalışmaktadır. Bu gerçekten etkileyici bir manzaradır. Hangi değer yargısı ile bakılırsa bakılsın ortadaki gerçeklik çarpıcıdır, önemlidir. Bu yüzden gördüğümüzden ziyade nasıl baktığımız da önemlidir.

Bakmak ve görmek bir bütünün eş parçaları gibidir. Bakmazsan göremezsin, görmezsen bakamazsın. Fakat görmek göze ilk görüneni tespit etmek değil aslında anlamlandırmak demektir. Daha derinden irdeleyerek, adeta bir çocuğun ilgi ve merakı ile saf bir biçimde anlamaya çalışması gibidir bakmak ve görmek. Anlamak ise görmekten sonraki safhadır. Yani bakmak tek başına görmek için yeterli değildir. Görmek de tek başına anlamak için yeterli değildir. Hepsi bir kompozisyon içerisinde dengede olduğunda ancak istenilen sonuca götürebilir. Her baktığımızda görmeyiz yani. Peki, ne zaman baktığımızı görmeye başlarız? İşte bu sorunun cevabı çok daha derindedir. İçinde yaşadığı toplumla bağları sağlam olmayan, ait olduğu sınıfı bilmeyen, sınıfına ait olan tarih hazinesinden nasibini alamamış, ne kendini ne de içinde yaşadığı dünyayı değiştirmeye yönelik en ufak bir direnç göstermeyen birinin, değil görmesi aklına bu sorunun gelmesi bile neredeyse imkânsızdır. Öyleyse daha en temelden, bu sorgulama için bile insanın safını, sınıfını bilmeye ihtiyacı vardır.

İnsanlık tarihi boyunca, ortak sevinçlerimiz, acılarımız, yenilgilerimiz oldu elbette. Tarihsel miras dediğimiz geçmişimizi bize hatırlatan ve dersler çıkarmamızı sağlayan, bilgi ve birikimi bugünlere taşıyan yürekli devrimcilerimiz de oldu hep. Geçmişe bakan ve geleceğe yön veren sınıf devrimcileri daima da olacak. İşte biz onların rehberliği sayesinde baktığımızı görmeyi, anlamayı ve harekete geçmeyi öğreneceğiz. Ruh dünyası canlı, iç olgunluğu gelişmiş, algılayan, sorgulayan ve değişip, değiştirip, dönüştüren, “gerçekten yaşayan” sınıf devrimcileri olarak devam edeceğiz yaşamlarımıza. Marx’ın devasa çalışmaları, Lenin’in devrimci mücadeleye adanmışlığı, Rosa’nın cesareti ve kararlılığı bize güç verecek, rehberlik edecek. Biz onların açtığı yolda, devrimci fikirlerin aydınlattığı yolumuzda yürümeye devam edeceğiz. Geçmişimizi bilmenin ve bu sayede gelecekten korkmanın değil, onu şekillendirmenin zamanının geldiğini de bilerek ilerleyeceğiz. Sınıfımızın penceresinden bakmayı öğrendiğimizde, aynı zamanda baktığımızı da görmeyi öğrenmiş olacağız. Çünkü insan sadece gözleriyle görmez.