Cezaevleri ve Yüce Amerikan Demokrasisi!


Bir toplumda suç varsa, orada adalet yoktur. (Platon)

Tüm dünyada suç oranlarının giderek artması, suç işleme yaşının düşmesi nasıl izah edilebilir? Cezaevlerinin tıka basa dolması bizlere neyi gösterir? Bu anlamda çığrından çıkmış, çıkarılmış bir dünyadan bahsediyoruz. Bir suç bataklığı olan kapitalizm, gün geçtikçe tüm toplumu pisliğin derinliklerine doğru çekiyor. Akıl almaz boyutlara ulaşan kapitalist çürüme, etrafına hastalık, kokuşmuşluk ve suç yayarak toplumu da, tek tek toplumu oluşturan insanları da çürütüyor. Cezaevleri de adeta bu çürümenin röntgen filmini oluşturuyor.

“Dünya Cezaevleri Nüfus Listesi” başlıklı rapor, dünya genelinde 10 milyon 350 binden fazla hükümlü ve tutuklu olduğunu söylüyor. Aynı raporun verilerine göre ABD, 2 milyon 200 binden fazla mahkûm ve tutuklu sayısıyla dünyanın cezaevi nüfusu en kalabalık ülkesi konumunda. ABD’nin bu konuda en yakın rakibi ise Çin (1 milyon 650 bin) ve Rusya (640 bin).

“Hayaller Ülkesi” imajıyla kitlelerin bilincini bulandıran ABD, dünya nüfusunun %5’ine sahipken, hapishanelerindeki insan sayısı bakımından dünya genelindeki hapishane nüfusunun %25’ini barındırmaktadır. Bugün ABD’de ortalama rakamlarla her 100 yetişkinden 1’i hapistedir ve ırkçı uygulamalar neticesinde bu insanların çoğunluğunu Siyahîler (yüzde 36) ve Latinolar (yüzde 20) oluşturmaktadır. Anglo Sakson-Protestan olarak adlandırılan beyaz Amerikalıların da giderek daha fazla suça itildiği, araştırmalar sonucu elde edilen bilgiler arasında.

Kapitalist gericileşme eğilimi Sovyetler Birliği’nin 80’lerin sonunda çöküşüyle birlikte daha da şiddetlenmiştir. Esasen bir tarihsel bunalım dönemine giren kapitalizmin yarattığı toplumsal hastalıklar da şiddetlenmiş, bunun bir parçası olarak suç oranları ve mahkûm sayıları da hızlı bir artış sürecine girmiştir. Araştırmalar cezaevi nüfusunun 90’ların başından itibaren katlanarak arttığını gösteriyor.[1] ABD’de, 1970’lerde 300 binden az olan mahkûm sayısının bugün geldiği rekor seviye, kapitalist çürümenin boyutlarını gözler önüne sermektedir.

ABD cezaevlerindeki nüfus artışına paralel olarak suç işleme oranlarında da ciddi bir artış söz konusu. Örneğin bizzat FBI tarafından yapılan açıklamalara göre, ABD’de 2015 yılı içerisinde toplam 1 milyon 197 bin 704 suç işlendi. Ayrıca neredeyse tüm suç çeşitlerinde ciddi bir artışın yaşandığı ve ülkedeki genel suç oranının yüzde 4 arttığı belirtiliyor. Üstelik suçun en fazla gerçekleştiği bölge, ülkenin kalbi sayılan başkent Washington DC!

İstatistikler, ABD’de sabıkalıların ilk 5 yıl içinde suç işleme oranının yüzde 75 olduğunu gösteriyor. Bu demek oluyor ki “topluma yeniden kazandırılması” amaçlanan her 4 eski hükümlüden 3’ü, 5 yıl içinde tekrar demir parmaklıklar arkasını boyluyor! Her geçen gün ise toplumsal çürümenin, işsizliğin, çıkışsızlığın, yoksulluğun suça ittiği insan sayısı artıyor. İşte “medeniyet” diye süslenip piyasaya sunulan kapitalist barbarlığın en tipik örneği!

Bu barbarlık, diğer bir ifadeyle “Yüce Amerikan Demokrasisi”, yolu bir şekilde cezaeviyle kesişmiş insanlar üzerinden rüştünü bize ispatlıyor! ABD’de yapılan son seçimlerde 6,1 milyon insan, cezaevinde olduğu, şartlı tahliye edildiği ya da cezasını çekip serbest kalmış bile olsa bir yıldan daha uzun süre ceza almış olması nedeniyle seçme ve seçilme hakkından yoksun bırakıldı.ABD’li yetişkin nüfusun yaklaşık %2,5’ine denk düşen bu kitlenin, hayat boyu potansiyel suçlu sayılarak seçimlerin dışına itilmesi, burjuva demokrasisinin kabuktan öte bir şey olmadığının göstergelerinden biridir.

Öte yandan ABD’de cezaevlerinin bir bölümü özel şirketler durumunda. “ABD’de kapasitesi hızla dolan cezaevlerinin işletme haline dönüştürülmesi 1980’li yıllara dayanıyor. Bu yıllar, neo-liberal politikaların hüküm sürmeye başladığı yıllar aynı zamanda. Burjuva devlet, maliyetleri düşürmek adına cezaevlerinin işletmesini özel şirketlere devrediyor ve bu alan hızla gelişen bir sektöre dönüşüyor.[2] Bunlar “müşterileri” ne kadar fazla ise bütçeden o kadar para alıyorlar. Ek olarak, eyalet yasalarına göre mahkûmların çalışma zorunluluğu da cezaevi şirketleri için ayrı bir kâr kaynağı oluşturuyor. Mahkûmlar madenlerde, silah fabrikalarında, iç çamaşırı üreten Victoria’s Secret fabrikalarında vb. köle gibi çalıştırılıyorlar. İşçiler saat ücreti olarak 25 cent almayı yeterli bulmayarak çalışmayı reddettikleri zaman hücrelere atılarak cezalandırılıyorlar. Asgari saatlik ücretin 7,25 dolar olduğu ABD’de, mahkûmlara verilen saatlik 25 cent (yaklaşık 30’da 1’i) düşünüldüğünde, üstelik tüm mahkûmların çalışma zorunluluğu dikkate alındığında hapishane endüstrisinin, ABD’de en hızlı büyüyen endüstrilerden biri olduğuna şaşırmamak gerek. Cezaevleri resmen çalışma kampına çevrilmiş durumda. Sonuç olarak kapitalizm bir yandan suç üretirken, öbür yandan suçu bile kâra dönüştürüyor.

Bu koşullara karşı geçtiğimiz Eylül ayında, ABD’nin 24 eyaletindeki 50’den fazla cezaevinde bulunan 20 bin tutuklu ve hükümlü büyük bir grev başlattı. Ülke tarihinin belki de en önemli cezaevi mücadelelerinden biri olan bu grevde, mahkûmların temel talebini “ücretsiz mahkûm emeği”ne son verilmesi oluşturdu. Ayrıca grevlerini Attica Cezaevi İsyanının 45. yıldönümüne denk getiren mahkûmlar, geçmişi unutmadıklarını ifade etmiş oldular. Bu mücadeleye karşı burjuva devlet anında refleks gösterdi. Ana akım medya grevi görmezden geldi ve mahkûmlar tecrit edilerek dışarıyla iletişimleri kesildi. ABD demokrasisi (!) böylece grevi kitlelerden gizlemeye, destek bulmasını engellemeye çalıştı. Kelimenin tam anlamıyla köleliğe karşı başlatılan bu mücadele, artık suyun ısındığı, tabandan yukarı doğru kabarcıkların yükselmeye başladığı anlamına geliyor.

Asıl suçlu kim?

Sıkça söylendiği gibi, insan sosyal bir varlıktır. Yaşadığı toplumda egemen ideoloji ve ahlâk, töre, din gibi değerler onun düşünce ve davranış kalıplarını da biçimlendirir. Su, nasıl bulunduğu kabın şeklini alıyorsa, insan da parçası olduğu toplum tarafından şekillendirilir. İşte günümüzün kapitalist ilişkileri de toplumsal yaşamı kendi değer yargılarına ve ahlâkına göre dizayn ediyor. Çürüyen kapitalizm, toplumu kuşatma altına alarak tüm pisliğini, irinini toplumun damarlarına enjekte ediyor. İnsani değerler giderek erozyona uğruyor. İnsan, sermayenin elinde adeta insanlıktan çıkıyor. Tüm bunların neticesinde de yalanın, çürümenin, vicdansızlığın, şiddetin, vahşetin bir sınırı olmuyor. Bu hastalık hali, her geçen gün insanları cinayete, cinsel saldırıya, uyuşturucu bağımlılığına vs. itiyor.

Suç ve suçlu gibi kavramları, içinde yaşanılan toplumsal düzenden bağımsız ele almak mümkün değildir. Sınıflı ve sömürülü toplumlar her zaman suçu ve suçluyu yaratır, sonra da sanki tüm “suç” suçu işleyen kişiye aitmiş gibi egemenler onu cezalandırmaya çalışır. Üstelik suçlular her nedense hep sömürülen sınıflardan çıkarlar! Egemenler işlenen suçun ayıbını, genler, biyolojik rahatsızlıklar veya psikolojik bozukluklar üzerinden bireyin üzerine yıkıyorlar. ABD’de olduğu gibi “suçlu” kişiyi, seçme-seçilme hakkı gibi en temel demokratik hakları bile hak etmeyen toplum dışı bir canavar olarak gösteriyorlar. Böylelikle kapitalist toplumu aklamaya çalışan egemenler, gerçekleri ters yüz ediyor, hedef şaşırtıyorlar.

Burjuvazi tarafından aldatılan örgütsüz kitleler, polisin suçluları yakalamak için, mahkemenin onları cezalandırmak için var olduğunu düşünürler. Dolayısıyla burjuva devletin, kendi varlık amacını oluşturduğunu iddia ettiği suça ve suçluya daima ihtiyacı vardır. Buradan yola çıkan Marx ve Engels, “suçlu” kişinin sadece suç üretmekle kalmayarak bütün polis ve ceza mahkemesi aygıtını, dedektifleri, yargıçları, cellâtları, kanun yapıcıları da ürettiğini ifade etmişlerdir. Suçun ve suçlunun üretimi kapitalizmin iktidarına can suyu verir. Dünyanın en ileri kapitalist ekonomisi olan ABD için geçerli olan, tüm kapitalist devletler için de geçerlidir. Suçu oluşturan, yayan ve hatta kâra dönüştüren kapitalizmdir. O ortadan kalkmaksızın, suç ortadan kalkmaz!



[1] Levent Toprak, Cezaevleri ve Sınıf Mücadelesi, marksist.com

[2] Mikail Azad, Cezaevi A.Ş., marksist.com


Etiketler