Navigation

Kapitalizmin Krizi ve Yunanistan’da Yangın

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Kapitalizmin dünyamızı her geçen gün daha da kötüye götürdüğüne bir örnek de maalesef Yunanistan’da yaşandı. 23 Temmuzda Atina’nın tatil beldelerinde başlayan yangında 92 kişi hayatını kaybederken 200’e yakın kişi de yaralandı, yaralanan insanların 10’u hâlâ yoğun bakımda. Kayıp durumda olan insanların ise büyük ihtimalle hayatlarını kaybettiği düşünülüyor. Birbirine sarılı halde yanarak can veren insanların görüntüsü, bizlere bir kez daha kapitalizmin insani hiçbir değerle örtüşmediğini kanıtlamış bulunmakta. Yanarak can vermemek için kendini denize atan ama yüzme bilmediği için boğulan insanlar ise trajedinin diğer ayağını oluşturuyor.

Bu kadar büyük bir trajedi yaşanırken itfaiye ekiplerinin ve ekipmanlarının ne kadar yetersiz olduğu da gözler önüne serildi. Üst düzey itfaiye yetkililerinin söylediğine göre ülkede itfaiyeye yıllardır yeni yangın söndürme ekipmanları verilmemiş. Yıllardır çok fazla yangının çıktığı Yunanistan’da neden önlemler yetersiz ve can kaybı bu kadar fazla, gelin hep beraber bunun nedenlerine bakalım.

Yunanistan’da 2008 krizi

2008 yılında ABD’de başlayan ekonomik kriz kısa sürede AB ülkelerini de etkiledi. Bu krizden en çok etkilenen ülkelerden biri de Yunanistan’dı. AB genel sekreterliğinin verilerine göre 2008 yılında Yunanistan’ın kamu borcu 150 milyar dolar iken 2010 yılına gelindiğinde kamu borçları 300 milyar dolara yükselmişti. Yunanistan AB ülkeleri içerisinde oransal olarak “savunma sanayii”ne en çok para akıtan ülke konumundaydı. Turizm dışında çok ciddi bir gelir kaynağı bulunmayan Yunanistan bu krizden daha çabuk etkilendi.

Yunanistan 1981 yılında AB’ye katıldı. 2001 yılında ise AB’nin ortak para birimi avroya geçti. 1993’te kabul edilen Maastricht Kriterlerine göre avro bölgesinde yer alan ülkelerin belirli ekonomik şartları yerine getirmesi gerekiyordu. Bu şartları yerine getiremeyen Yunanistan giderek krizin içine doğru çekildi. Yunanistan’ın dış borcu 1980 yılında 4,4 milyar dolar, 1990’da 22 milyar dolar, 2009 yılında ise büyük bir artışla 594 milyar dolara yükseldi.

Yunanistan’daki krizin bir ayağını da ülkede bir gelenek haline gelen yolsuzluklar oluşturuyordu. Araştırmalarda elde edilen verilere göre; 2008 yılı içerisinde, ehliyet alımını hızlandırmak, inşaat ruhsatları, devlet hastanelerine kabul edilme, vergi iadelerini manipüle etme gibi kamusal işlemler için bir Yunan vatandaşı ortalama 1355 avro rüşvet vermek zorundaydı. Avukat, doktor gibi özel sektör çalışanlarına ödenen rüşvet ise çok daha yüksekti.  

AB’den Yunanistan’a verilen borçlar

Küreselleşen dünya ekonomisinde hiçbir ekonomi birbirinden bağımsız hareket edemez. Yunanistan’da meydana gelen ekonomik kriz diğer AB ülkelerini de olumsuz etkileme potansiyeli taşıyordu. Bu nedenle AB ve IMF Yunanistan ekonomisini “kurtarmak” için harekete geçmek zorunda kaldı. Vereceği borçlar karşılığında Yunan hükümetinden kamu harcamalarını kısmasını istedi. Dayatılanlar arasında, kamu çalışanlarının maaşlarının dondurulması, vergilerin ve petrol fiyatlarının artırılması ve emeklilik yaşının yükseltilmesi de yer alıyordu. Halkın alım gücünü düşüren bu gibi “önlemleri” Yunan hükümeti hemen yürürlüğe koydu.

2 Mayıs 2010’da AB 80 milyar avro, IMF ise 30 milyar avro olmak üzere toplam 110 milyar avroyu “kurtarma paketi” olarak Yunanistan’a borç verdi. Bu paket yeterli olmadı ve ek olarak 109 milyar avro daha borç verildi. Ancak bu da yeterli olmayınca 26 Ekimde bir araya gelen Merkel ve Sarkozy 130 milyar avroluk kapsamlı bir borç paketi daha açıkladılar. Ama bu paket Yunan halkının çok katı bir kemer sıkma politikasına maruz kalması demekti. Bu kemer sıkma politikaları nedeniyle Yunan halkı büyük bir isyan dalgası başlattı ve dönemin başbakanı Papandreu istifa etmek zorunda kaldı. Bu dönemde birçok şirket batarken çok fazla sayıda kamu görevlisi de işsiz kaldı. Bu atmosferde gerek AB karşıtı söylemleri yükselten gerekse de kemer sıkma politikalarını eleştiren Syriza lideri Alexis Çipras emekçi kitleler tarafından “kurtarıcı” olarak iktidara getirildi.

Syriza, Çipras ve emekçilerin hayal kırıklıkları

Neo-liberal politikalar ve kemer sıkma programlarından sıdkı sıyrılan Yunan emekçiler ve gençler Syriza’yı bir umut olarak gördü. İktidara gelirken AB’ye ve ABD’ye kafa tutan Çipras kısa süre içerisinde boyun eğmiş ve kemer sıkma politikalarına kaldığı yerden devam etmiştir. Yunan emekçilerin haklı öfkesi bir kez daha bir düzen partisi partisince heba edilmiştir.

“Kitle hareketlerinin yükseldiği dönemlerde, burjuvazinin, burjuva sol partilerin ve hatta reformist sosyalist partilerin önünü açması yeni bir olgu değildir. Böylesi durumlarda, burjuvazi, söz konusu partileri epey bir dövüp yumuşatarak, onun içindeki ‘aşırılıkları’ tırpanlayarak, onları ‘hayaller âleminden gerçekler dünyasına’ davet edip ‘makul ve gerçekçi’ bir çizgiye çekerek alttan alta destekleyebilmektedir. Burjuvazinin, bu tarz siyasi hareketleri kamuoyu önünde açıkça eleştirerek, endişelerden, tedirginliklerden vb. dem vurarak, ezilen emekçi kitlelerin gözünde bu partilere itibar kazandırdığı danışıklı dövüşleri çok gördük. Bunlar kamuoyunu yönlendirmeye dönük algı operasyonlarıdır, gerçek ve somut politikalar ise kapalı kapılar ardında yapılan toplantılarda belirlenmekte ve ortaya konulmaktadır.” (Oktay Baran, Syriza’ya Bağlanan Boş Umutlar, marksist.com)

Dünyanın birçok ülkesinde de kanıtlandığı gibi reformist partiler hiçbir zaman işçi sınıfının sorunlarına gerçek bir çözüm bulamamışlardır. Çünkü sorun bir sistem sorunudur ve hedefine bu sistemi koymayan hiçbir siyasal yaklaşım bu sorunu çözemez. Ayrıca kitleleri dış güçler (AB, ABD, IMF vb.) söylemiyle kandırmanın milliyetçilik ve faşizmi beslediğini de unutmamak gerekiyor.

Syriza’nın oyalamaca hamleleri

2015 yılında AB Syriza’yı kemer sıkma politikalarını daha sert bir hale getirmesi için zorlamaya başladı. Halka kemer sıkma politikalarını sonlandıracağını vaat eden Çipras bu siyasi sorumluluğu üstlenmekten kaçtı ve referanduma gitti. 5 Temmuzda yapılan referandumda Yunan halkı AB’nin yaptırımlarına %62 ile hayır dedi. Buna rağmen AB geri adım atmadı ve Çipras yaptırımları kabul etmek zorunda kaldı. Çipras bir “önlem” paketi açıkladı ve bu pakette emekçilerden yapılacak kesintilerden, arttırılacak vergilerden başka hiçbir şey yer almadı. Çipras, öfkelenen emekçileri “bu yaptırımları kabul etmezsek daha kötüleriyle karşılaşacağız” sözleriyle bastırmayı başardı. Oktay Baran’ın yazısında belirttiği gibi Çipras “büyük burjuvaziden yediği basınç katlanılmaz oldukça aklına emekçiler gelmekte, onlara yönelip onlardan destek talep etmekte … emekçilerin talepleri kapitalist sistem dışına çıkma yönünde kuvvetlendikçe, bu sefer de duyduğu korkuyla büyük burjuvaziye yaklaşmakta” idi.

İşçi sınıfını yangından işçi iktidarı kurtarır!

Evet, Yunanistan’daki yangından ve gerekli önlemlerin alınmamasından sorumlu olanlar kamu harcamalarını kısanlardır. Burjuvalar borçlarını ödemek için işçilerin ve emekçilerin hayatlarını çalmışlardır. Her yıl onlarca yangının meydana geldiği Yunanistan’da yeterli önlemleri almayan ve itfaiyenin bütçesinden kesinti yapan burjuva düzenin temsilcileri, yüze yakın insanı katlettiler. Halka umut olarak iktidara gelen Çipras ise utanmadan çıkıp, “ölüler konuşamaz ama onların hatırasına saygı olarak doğru olanı söylemek boynumuzun borcu. Yunan halkı ve kabine önünde, bu trajedinin siyasi sorumluluğunu aldığımı belirtmek istiyorum” diyerek tepkileri yumuşatmaya çalıştı.

Yıllardır ciddi bir siyasi ve ekonomik krizle boğuşan Yunan emekçilerinin çözümü kendi öz örgütlülüklerini sağlamaktan geçiyor. Yaptığı grevlerde ve direnişlerde ciddi bir devrimci potansiyel taşıdığını ortaya koyan Yunan işçi sınıfının örgütlenmesi, Yunan sosyalistlerinin önünde duran en büyük görevdir. Sosyalistlerin düşeceği ve bir kısmının düştüğü en büyük hata ise reformizmin kıskacına kısılıp kalmaktır. Yunan ve dünya işçi sınıfını yangınlardan kurtaracak olan ise sadece ve sadece KENDİ İKTİDARIDIR!