Navigation

Amele Taburunda Bir Asker: Manoli Aksiyotis’in Öyküsü

Benden Selam Söyle Anadolu’ya adlı romanında Dido Sotiriyu, bir Anadolu Rum köylüsü olan Manoli’nin öyküsünü aktarır bizlere. Manoli’nin öyküsü Kırkıca’da (şimdiki adıyla Şirince) başlar. Ona göre Kırkıca yeryüzü cennetinin bir parçasıdır. Nitekim 1914’e gelinceye kadar köyde adam öldürüldüğü işitilmiş şey değildir. Savaş başlamadan önce insanlar dostça ve halklar kardeşçe yaşıyorlardı. Manoli’nin çoban Şevket’le olan arkadaşlığı da bu kardeşliğin bir parçasıydı. Ne var ki halkların kardeşliğini baltalayacak ilk kıvılcım da çakılmıştı ve tarih 1912’yi gösterdiğinde Balkan Harbi patlak vermişti.

Benden Selam Söyle Anadolu’ya adlı romanında Dido Sotiriyu, bir Anadolu Rum köylüsü olan Manoli’nin öyküsünü aktarır bizlere. Manoli’nin öyküsü Kırkıca’da (şimdiki adıyla Şirince) başlar. Ona göre Kırkıca yeryüzü cennetinin bir parçasıdır. Nitekim 1914’e gelinceye kadar köyde adam öldürüldüğü işitilmiş şey değildir. Savaş başlamadan önce insanlar dostça ve halklar kardeşçe yaşıyorlardı. Manoli’nin çoban Şevket’le olan arkadaşlığı da bu kardeşliğin bir parçasıydı. Ne var ki halkların kardeşliğini baltalayacak ilk kıvılcım da çakılmıştı ve tarih 1912’yi gösterdiğinde Balkan Harbi patlak vermişti.

Manoli’nin özetleyerek anlattığı gelişmeler, esasen artan Türk ve Yunan milliyetçiliğinin kişiler üzerindeki etkileri bağlamında bir özet niteliğindedir. Manoli olanları şöyle anlatır: “1912 Balkan Harbi patlak vermekte gecikmemişti. Jön Türkler kaynıyordu. Dervişler, beyler, Yunanistan’dan sürülmüş mülteciler, köşe bucak dolaşarak halkı bizlere karşı kışkırtmağa koyulmuşlardı. İki ağabeyim, Panago ile Mihal, Türkler tarafından askere alındı. Ama Mihal kaçmayı başarıp Yunanistan’a geçmiş ve Yunan ordusuna iltihak etmişti. ‘Mukaddes bir iş yaptı!’ diye kesip attı babam. Köyde bütün papazlar, öğretmenler, ihtiyarlar, onu örnek diye gösteriyorlardı. Reayada yüzlerce yıllık kurtuluş özlemleri uyandıkça, Jön Türk hareketi de gelişmekteydi. (…) Jön Türkler ‘Uyan ey uyuşuk ahali!’ diyordu halka; ama ‘uyuşuk’ ha deyince uyanmıyordu, dürtüklemek gerekiyordu onu; dürtükleme görevini de, Hıristiyanların mağdur edilmesi ve hatta katledilmesi görmekteydi”.

Romanda bu gelişmelerin yanı sıra bütün Ortadoğu’da dağıtıldığı söylenen bir broşürden de söz edilir. Tino’nun (romanda zengin bir tüccarın oğlu) Ortadoğu’ya yaptığı bir gezide edindiği broşürde şunlar yazmaktadır: “Eğer biz Türkler açsak ve ıstırap çekiyorsak, bunun bütün sebebi, servetlerimizi ve ticaretimizi ellerinde tutan gâvurlardır! Bunların istismarına ve küstahlığına daha ne kadar zaman göz yumacağız? Gâvur mallarını satın almayın. Onlarla her türlü ilişkiyi kesin. Ne ihtiyacımız var dostluklarına? Onlarla sözüm ona kardeşçe geçinmek size ne kazandırıyor? Siz samimi olarak onlara sevgi ve servetlerinizi ikram ediyorsunuz, ama onlar…” Tino bütün bunların arkasında Jön Türklerin değil, Filistin Alman Bankası’nın olduğunu söyler. Dahası yabancı sermayenin Türkiye’de tek başına at koşturması için bu propagandaya ihtiyaç duyduğunu belirtir. Tüm bu olanlar karşısında Manoli ise yıllardır kardeşçe yaşayan halkların birbirlerine düşman olması için, büyük bir kin birikimine ihtiyaç olduğunu söyler. Ona göre propagandanın zehrinden uzakta yaşayan Türkler ile daha yıllar boyu kardeşçe yaşamaya devam edeceklerdir. Ne var ki Manoli’nin bu masum bakış açısı Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla yerini ölüm-kalım savaşına bırakacaktı.

1914’ün sonbaharında bir sabah tellâl Kosma’nın sesi duyulur: “Harbe giriyoruz, harbe! Allah uzun ömürler versin, Sultanımız efendimiz Kayzer’in yanında yer almış bulunmaktadır. Avusturya ve Almanya ile el ele verip İngiltere, Fransa ve Rusya ittifakına karşı cihad açmıştır!” Köydeki herkes adeta donup kalmıştır ve kafalarda tek soru vardır: “Bizim, Rumların, halimiz ne olacak?” Tellâl Kosma birkaç gün sonra bu soruya da cevap verir. Ve bu kez Rumların akıbetini tebliğ eder: “Kötü haber yurttaşlar! Allah uzun ömürler versin Sultanımız efendimizin emriyle, yirmisinden kırkına bütün Osmanlı kulları silahaltına alınmış bulunmaktadır! Ne mutlu kız babalarına! Beş oğlum var, beşi birden gidiyor… Lanet olsun böyle zamana!” Bu haber üstüne kahvelerde felâketin daha da büyük olduğu konuşulmaya başlanır. Türk hükümetinin Hıristiyanlara katiyen güvenmediği, onları silah ve üniforma vermeden Amele Taburu denilen özel çalışma birliklerine yolladığı ve bu birliklere “ölüm taburu” demenin daha doğru olduğu işitilir. İhtiyar Stassino’nun söyledikleri köyde askere gidecekleri daha da korkutur. Stassino’nun oğlu Temistokles askere alınalı daha bir ay geçmeden babasına “kaçacağım” diye haber uçurtup tahammülü kalmadığını söylemektedir. Uçurduğu haberler arasında şunlar vardır: “Can düşmanının etmeyeceği kadar işkence ediyorlarmış. Harp esirleri onların yanında bey gibi kalır diyorlar! Açlık, bit, pislik kokusu, günde on sekiz saate kadar uzayan bir çalışma ve aklını şaşırıp da isyana kalkarsan, kırbaç ve türlü işkence! Sadece yemeklerini veriyormuş devlet, onu da köpekler bile yemez diyorlar! On beş yirmi asker pis karavananın içinden yiyorlarmış; kirli çamaşırlarını da yine onun içinde yıkamak zorundalar! Yedikleri de ne? Ağza alınmaz bir çorbayla leş eti! Midesi geniş olan birkaç kaşık yutabiliyor, diye yazmakta oğlum. Ama kibarlığa vurup da tiksinecek olursan, mahvolduğunun resmidir; çünkü aç kalırsın. Ve tiksindiğin lokmayı elinden kapmak için, arkadaşını öldürecek kadar gözün dönebilir!”

Bu söylenceler köyde büyük bir korkunun yanında şaşkınlık da uyandırır. Papaz Ziso, “1912 harbinde böyle pislikler yoktu” der, “Türkü bu derece zalim kılan kim?” diye sorar. Buna köylüler tarafından verilen yanıt yine “menfaatiyle Almanya”dır. Manoli’ye göre de Türkler, Küçük Asya’nın tek başlarına efendisi olmaktan çıkmışlardır artık: “Biri tasarlıyor, öteki yapıyordu. Çok geçmeden İzmir’e bir Alman şefi geldi. Prusya üniformaları içinde fatih edalı kupkuru bir adamdı; Liman Von Sanders’di adı. Bizi toptan imha edip, Altın Tiftiği elimizden koparıp almak için gönderilmişti. Ve Türkiye, tam bir Prusya sömürgesiydi.” Manoli bir yandan bunları düşünüyorken, diğer yandan da Amele Taburuna katılmak ile firar etmek arasında gidip gelir.

Tarihçiler, I. Dünya Savaşında firarın, hastalıktan daha büyük bir sorun olduğunu söylemektedir. Aralık 1917’de 300 bin asker firardadır. Savaş sonunda ise bu sayı, hemen hemen yarım milyondur. Savaş kaçaklarının cephe gerisinde yarattığı güvenliksiz ortama müdahale etmek üzere daha çok askeri birlik seferber edilir. Manoli’nin karşısında iki seçenek vardır: Amele taburuna katılmak ya da firar etmek. Önceleri amele taburuna katılmanın “bıçak gırtlağa dayanıp hepten çaresiz kalınca yapılacak şey” olduğunu düşünüp saklanmaya ve dağdaki diğer kaçaklara yardım etmeye başlar. Jandarmanın kol gezdiği bölgede bu çok tehlikelidir ama tabura gitmektense bunu göze alır. “Jandarmalar, zaptiyeler bir kaçak yakaladılar mı, öldüresiye döverler, işkence ederler, hatta bazen düpedüz öldürürlerdi.” Jandarmanın bu kötü muamelesine rağmen Rum kaçakların en büyük korkusu jandarmalardan çok diğer Türk asker kaçaklarıdır. Manoli, devletin bu kaçakları “mümkün olduğu kadar fazla Hıristiyanı ortadan kaldırması şartıyla” bağışladığını söylemektedir. Böylelikle savaş atmosferinde Rum ve Türkleri birbirine kırdırmanın da zemini hazırlanmış olur. Silahlı birliklerin dağda barınması bu atmosferde artık mümkün değildir ve Manoli taburuna teslim olmaya karar verir. Manoli’nin kurasını 1915 Ocak ayında askere alırlar. Önce Kuşadası’na, sonra Amele Taburu için Ankara’ya gider. İkinci Amele Taburuna verilen Manoli, taş kırmak, yol yapmak, tünel kazmak gibi pek çok farklı iş yapmak için günde on beş saat çalıştırılır. Ve bütün bu çalışmalar açlık içerisinde devam eder. Bu çalışmalarda hastalıklar ve açlık nedeniyle pek çok kişi ölür.

Savaştaki “insanlık dışı” koşulların başında açlık gelir. Askerler günlerce açlık ve susuzluk içerisinde yürümeye zorlanırlar. Açlık, “işkencelerin en korkuncu” olarak tarif edilir. Yiyecek konusundaki vahameti gösteren önemli bir işaret iskorbüt hastalığıdır. Yiyecekler çok az meyve ve sebze içerdiğinden askerlerin dişleri dökülmektedir. Romanda Manoli bu durumu şöyle anlatmaktadır: “O sıralarda yeni bir felâket çöktü üstümüze: Dişlerimiz, sonbahar yaprakları misali dökülmeye koyuldu. Allahtan bize dinlenme izni veren bir hekim çıktı; faydalı bitkiler toplayıp yiyerek kurtulabildik. Gerçekten birer iskelet gibiydik aslında, kemiklerimiz neredeyse derimizden dışarı uğrayacaktı. Dehşete kapılıyordu bizi iki büklüm çalışırken görenler. İnsana benzer yanımız kalmamıştı.” Yiyecek sıkıntısı jandarmaların yolsuzluklarına da zemin hazırlar: Bir avuç kuru üzüm karşılığında soyup soğana çevirirler askerleri. Manoli açlığın vardığı boyutları şu şekilde anlatmaktadır: “Alışveriş yapmak için köye tek başımıza gitme hakkımız yoktu ve aramızdan birçoğu, açlığa daha fazla katlanamayıp, elbise ve ayakkabılarını değiştiriyordu bir lokma yiyecekle. Bunların çoğu yarı çıplak kaldıkları için, soğuğa dayanamayıp öldü. Yeni bir çift bot almıştım. Belki de çocukluğum yalınayak geçtiği için, iyi ayakkabılara karşı daima bir zaafım vardı… Botlara göz diken muhafızlar, yiyecek karşılığında vermemi teklif ettiler ve ben, ağzıma tatlı bir lokma koyabilmek için ruhumu şeytana bile, hem de defalarca satmağa hazırdım!

Açlık dışında hastalıklar da taburdaki askerlerin ölümüne sebebiyet vermektedir. Çıbanlı tifüs olarak bilinen hastalık, olumsuz barınma koşullarıyla birleşerek çok sayıda askerin ölümüne neden olur. Romanda bu durum çarpıcı bir biçimde şöyle anlatılmaktadır: “Bölüğün ordugâhı, insanlar tarafından insanlar için bugüne kadar inşa edilmiş bütün binalar arasında en insan dışı olanlarıydı. Yetmiş metre uzunluğunda ve sadece altı metre genişliğinde olan bu yapılar, seksen santim kalınlığında harçsız kuru taş duvarlardan ibaretti (…) Bu taştan mezarların duvarları boyunca, sağda ve solda karşılıklı olarak, yarım metre yüksekliğinde toprak bir ‘sedir’ uzanmaktaydı. Ve işte askerler bu sedirde, saman ve çuvallar üzerinde sıralanıp yatıyordu. İçeri girer girmez yüreği kabarıyordu insanın: En ağır durumda olanlar, hem bağırsaklarını boşaltmakta, hem kusmaktaydılar. Ve bu pis kokuya ekşi ter kokusu, zehirli nefes kokusu, damdaki dallardan yayılan acı küf kokusu eklenmekteydi! Paçavra haline gelmiş giyeceklerin içinde, saçlarınızın arasında, kirpiklerinizin üzerinde, kulak deliklerinizde, bütün vücudunuzda, milyonlarca bit kaynaşıyor; gömüldükçe gömülüyor derinizin içine, oyuyor adeta sizi ve kanınızı boşaltıyordu. Yarı karanlıkta yükselen iniltiler, sayıklama sesleri, hırıltı ve horultular büsbütün perişan ediyordu sinirleri. Aramızdan henüz çıldırmamış olanlar, bir an önce ölmek için Tanrıya yalvarmaktaydı.” Manoli, bu hastalıktan dolayı birçok arkadaşını kaybeder. Kendi de bir ara hastalığa yakalanır ve son anda kurtulur. Bütün bunlara karşı kaçmak tek çaredir. Ancak yakalanırsan vay haline!

Asker kaçaklarının “insafsızca dövüldüğü” şiddetli bir sahneyi Dido Sotiriyu şu şekilde betimlemektedir: “Dört kaçak yakalayıp sürüdüler tam biz geldiğimiz sıra. Bizi çepeçevre etraflarına dizdikten sonra, zavallılara zorla diz çöktürdüler. Küfür ve tehdit dolu kısa bir konuşma yaptı kumandanımız ve öküz kuyruğu kırbacını kaptığı gibi, elleri kolları sımsıkı bağlı olan kaçakların üzerine saldırdı. Çığlıklar ve hırıltılar, kırbacın ıslıklarına karışıyordu. Yorgunluktan soluk soluğa kalan kumandan, sırayı jandarmalara devretti. Yarılan etlerden simsiyah bir kan akıyordu… Kırbaç faslı bitince ayağa kaldırdılar zavallıları ve ‘bilezik’ tabir ettikleri şeyleri geçirdiler boyunlarına: Her biri üç okka tartan ve uçları kalın perçin çivileriyle sürgülü demirden halkalardı bunlar. İşte bu boyundurukların içinde yemek yiyor, kazma sallıyor, taş kırıyor ve uzanıp uyuyorlardı.” Kaçakların bu derece şiddetle cezalandırılmalarına rağmen “firar etmek” yine de askerlere çoğu zaman bir kurtuluş yolu olarak görülmekteydi. Manoli de her şeye rağmen, ölümü göze alarak kaçmayı dener. Yani savaşa karşı savaşmayı; çünkü kaçmak ona göre “savaşa karsı savaşmak”tır. Nihayet Manoli kaçmayı başarır ve Galata’ya ulaşır. Orada mütareke olduğunu öğrenir ve artık onun için yeni bir dönem başlamıştır. Bu kez orduya Osmanlı askeri olarak değil Yunan askeri olarak katılacaktır.

Roller değişmişti, ancak kafalar aynıydı. Türkler evlerini ve tarlalarını bırakıp göç etmekteydi. Yunanlıların İzmir’e çıktığı haberi ulaşınca, “beş komşu Türk köyü bir gecede beş kül yığını” haline geliverdi, bunlar “yeni harabeler, yeni felâketler”di ve başka harabeler ile başka felâketler getireceklerdi. Manoli yirmi beş günlük eğitimden sonra cepheye sevk edilir. Tam bir Yunan milliyetçisi olarak savaşın haklılığına inanırken komünist Giritli asker Nikita Drossakis’le tanışması farkındalığının artmasına neden olur. Nitekim yeniden, bu kez farklı bir kimlikle cephede olmak Manoli’yi savaşın mantığına dair düşünmeye sevk etmiştir. Drossakis bu anlamsız savaşın büyük devletlerin ve yabancı sermayenin kendi menfaatleri için Yunanistan’a oynadıkları bir oyun olduğunu söylemektedir: “İtilaf devletleri Şark meselesini kendi çıkarlarına en uygun şekilde ayarladığından beri, yani kapitalistler Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasını önlemeye karar verdiği andan itibaren, bizim Küçük Asya’daki davamız, ana rahminde ölmüş bir çocuktan farksızdır. Yunanistan’ın rahminde… Bizi Küçük Asya’ya bin bir vaatle göndermiş olanlar, şimdi bize ‘Hoşt köpek!’ diyor, anlıyor musun?” Zamanında İtalya’ya karşı Venizelos’un “Büyük Yunanistan” hayalini kullanan İngiliz, Fransız ve Amerikalılar, artık bundan vazgeçmiş görünmekteydiler. Bununla birlikte, Drossakis’e göre bütün bunların arkasında, petrol, kömür, demir, krom gibi “Anadolu’nun el değmemiş servetleri üzerinde yabancıların kurmak istedikleri tekel” vardır. Drossakis bütün bunları söylerken Yunan ordusunun Sakarya’da bütün gücünü tükettiğini ve sonunun yakın olduğunu düşünmektedir. Manoli ise bütün bunları anlamakta güçlük çeker. O, sadece bir köylüdür ve Venizelos’un gelip onları “hürriyete kavuşturacağına” inanır.

1922 İlkbaharında “Büyük Taarruz”dan önce Manoli, Drossakis’le birlikte yaralanır. Çok geçmeden Drossakis’in dedikleri gerçekleşir ve Türklerin beklenen “Büyük Taarruzu” başlar. Savaş meydanında Manoli, Drossakis’i yaralı olarak bulur, ölmek üzeredir ama onu kollarında taşıyarak Kızıl Haça ulaştırmayı başarır. Drossakis’e söylediği sözler Manoli’nin kişisel dönüşümünde geldiği nokta açısından anlamlıdır ve romanın sonundaki ideolojik dönüşümünü de gösterir: “Şimdi anlıyorum seni Drossakis ve hazırım gelmeğe ardından. Binlerce ve binlerce olacağız seninle!” Manoli “bütün bu çekilen acı kötü bir rüya olsaydı” diye düşünür ve devam eder: “Anayurduma selam söyle Kör Mehmet’in damadı! Benden selam söyle Anadolu’ya… Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin… Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellâtların, Allah bin belâsını versin!”

Tarih ders almak isteyenler için pek çok dersle doludur. Elbette tarihten ders almayı öğrenmek kolay değildir. Nitekim öyle olsaydı tarih tekerrür ediyor gibi görünmezdi. Esasen tekerrür eden de Elif Çağlı’nın dediği gibi “soyut bir tarih değil, tarihten ders almayı bilmeyenler”dir. Kuşkusuz Marksistler için tarihi öğrenme ve ondan gerekli dersleri çıkartma çabası, ancak bu çaba yaşamdaki pratik hedefleri adına bir araç olduğunda anlamlıdır. Bu anlamda pratik hedef ise Marx’ın belirttiği üzere dünyayı değiştirme mücadelesidir. Bugün tarih kapitalistlerce yine tekerrür ettiriliyor. Nitekim üçüncü emperyalist paylaşım savaşının alevleri dünyayı bir yangın yerine dönüştürmüş durumda. Yukarıda belirttiğimiz ve romanda geçen daha pek çok sahne bugün benzerleriyle yine yaşanmakta. Burjuvazi kendi çıkarları uğruna milyonlarca emekçiyi bir kez daha din ve milliyetçilik ile zehirliyor. Ve emekçileri açlığın, sefaletin ve ölümün “kahramanları” olarak birbirlerine kırdırtıyor.

Romanda “Telgraf” lakaplı asker Matyos şöyle diyordu Rusya’da gerçekleşen devrimle ilgili: “Bir sakallı varmış orda, başa geçmiş. Başa geçer geçmez de, savaş bitecek demiş. Ve savaş da bitmiş işte… Başka işler de görmüş sakallı: ‘bundan böyle zengin de yok, fakir de…’ demiş. Herkes birmiş Rusya’da… Bütün tımar ve hasları alıp bölüştürmüş, saraylardan dışarı dehlemiş bütün prenslerle paşaları.” Demirci Matyos’un sözünü ettiği sakallı, Ekim Devriminin öncüsü Lenin’den başkası değil. Lenin ve Bolşevikler devrimci mücadeleye hasrettikleri yaşamlarıyla bugünün sınıf devrimcilerine yol gösteriyor. Nitekim günümüz gericilik koşullarında yapılması gereken, yıllar önce Bolşeviklerin yaptığı gibi tarihsel iyimserliği elden bırakmayıp hedefe kilitlenmektir. Giritli komünist Drossakis’in dediği gibi tarihi yapanlar hükümet adamları ve generaller değildir. Tarihi yapanlar bilinçli ve örgütlü kitlelerdir. Bugün de tarih işçi sınıfı tarafından yapılmayı bekliyor.