Tek Tip Kıyafet, Başörtüsü ve Laiklik


Milli Eğitim Bakanlığı, yayınladığı yeni bir yönetmelikle, ilk ve orta öğrenim okullarındaki tek tip kıyafet uygulamasını sonlandırdı. Yapılan değişiklikle tek tip kıyafet giyme zorunluluğu ortadan kaldırılıyor ve öğrencilere güya kıyafet serbestliği tanınıyor. Eski yönetmelik, öğrencilerin yanı sıra her düzeydeki tüm eğitim emekçilerini de kapsıyordu. Yeni yönetmelik yalnızca öğrencileri ilgilendiriyor, eğitim emekçileri ise diğer tüm devlet memurlarıyla aynı mevzuatlara tâbi kılınıyor. Devlet memurlarına dönük kıyafet yönetmeliğinin sınırlayıcı, yasakçı, erkek egemen zihniyeti ise varlığını aynen sürdürüyor.

Öğrenciler için yayınlanan yeni kıyafet yönetmeliği geniş bir tartışma başlattı. Bu tartışmanın içerisinde, hem AKP ve yandaşları cenahından, hem de müzmin AKP muhalifi çevreler tarafından birçok argüman dile getirildi. Konu eğitim olunca, tartışmaya eğitim emekçilerinin sendikalarının yanı sıra akademisyenler de dahil oldular kaçınılmaz olarak. Tartışmanın eksenini, başörtüsü serbestliği ve tek tip kıyafet konuları oluşturuyor.

AKP’nin özgürlükçü maskesi

AKP’nin temel derdinin gençlere yeni özgürlük alanları açmak olmadığı apaçıktır. Onun temel amacı, başörtüsünün serbest bırakılmasına dönük basıncı azaltmak ve seçmen tabanını pekiştirmektir. Hükümetin acil hedefinin, başörtüsü serbestliğini (aslında o da kısmen) getirmek olduğunu, yeni yönetmeliğin gelecek yıldan itibaren geçerli olacak şekilde yürürlüğe sokulmasında da görüyoruz. Nitekim kıyafet serbestliğinin resmi olarak gelecek yıldan itibaren geçerli sayılmasına karşın, Kuran derslerinde ve imam-hatip okullarında başörtüsü serbestliğinin istisnai olarak derhal geçerli olacağı geçici bir hükümle kanuna eklenmiştir!

AKP zihniyeti demokratik hak ve özgürlükleri temel alan bir yaklaşıma değil, muhafazakâr ve milliyetçi değerlere dayanmaktadır. Bugüne dek statükocu-devletçi geleneksel burjuva güç odaklarıyla giriştiği hegemonya mücadelesinde, toplumun daha geniş kesimlerinin ve burjuva liberal entelijansiyanın da desteğini alabilmek için, işine geldiği oran ve ölçüde, ama her defasında kendine yontarak demokratik hak ve özgürlüklerden dem vurdu. En temel demokratik hak ve özgürlükler kapsamında yer alsa dahi kendi çıkarına uygun bulmadığı tek bir reformu bile hayata geçirmedi.

AKP, kendi muhafazakâr dünya görüşünün gereklerine ve seçmen kitlesinin taleplerine denk düşen kimi düzenlemeleri, demokratik hak ve özgürlük kırıntılarıyla birlikte sarıp sarmalayarak bir paket haline getiriyor, sonra da ya hepsi ya hiç dayatmasında bulunuyor. Bunun çok tipik bir örneğini yine eğitim alanındaki son 4+4+4 değişikliğinde görmüştük. Bir taraftan yıllardır dillendirilen anadilde eğitim hakkını güya Kürtçeyi seçmeli ders haline getirip karşıladığını iddia ederken, diğer taraftan da ortaokul ve liselerde yeni seçmeli din derslerini hayata geçiriverdi. Hak kırıntılarının bedeli, gerçek laikliğe aykırı olarak din derslerinin sayısının arttırılması oldu. Son bomba da, üniversite seçme sınavlarında din kültürü ve ahlâk bilgisi dersinden de soru sorulmasının kararlaştırılmasıydı.

AKP, kıyafet serbestliği tartışmasını alevlendirerek bir taraftan liberallerin zayıflayan desteğini tekrar elde etmeyi, uygulamadan yana olan geniş gençlik kesimlerinde sempati oluşturmayı amaçlarken, diğer taraftan da yıllardır başörtüsüne konulan yasakların kaldırılmasını isteyen kesimlerin taleplerini karşılamış gözükmeyi hedefliyor. Tüm bunlarla bir sonraki seçimlerde meydanlarda bir kez daha özgürlükçü mağduru oynamanın hesaplarını yapıyor. Bu arada kendisine prim getirecek bu tarz sorunları ele alırken her zaman yaptığı gibi, sorunu kökten ele alıp gerçek bir çözüme kavuşturmak yerine, sorunun kimi başlıklarını gıdım gıdım çözme yolunu tutuyor. Değişim barutunu bir çırpıda tüketmeyi istemiyor. Böylelikle bir taraftan beklentileri devam ettirip kendisine olan desteği daim kılmanın, diğer taraftan da kendisini her alanda ve sürekli olarak reformlar yapan sorun çözücü bir iktidar olarak pazarlamanın kapılarını açık bırakmış oluyor. Bu arada kazandığı zamanı da, temsil ettiği sermaye kesimlerinin daha da güçlenip palazlanması ve kuşkusuz elde ettiği siyasi mevzileri pekiştirmek için kullanıyor.

Başta CHP olmak üzere Kemalist çevrelerin AKP’ye karşı yürüttüğü muhalefet inandırıcılıktan o kadar uzaktır ki, AKP bu muhalefeti kolaylıkla boşa çıkarabilmekte, muhalefet hükümetin attığı oltaya saplanıp kalırken, o kendi gemisini yürütmektedir. AKP’nin yapay kutuplaştırma tuzağına basanlar, statükocu-devletçi burjuva güçlerin kuyruğuna takılmanın yanı sıra son tahlilde AKP’nin ekmeğine yağ sürüyorlar. Onun, “geçmişle hesaplaşıyoruz, özgürlüklerin önünü açıyoruz” demagojisini alt etmenin yolu, geçmişle gerçekten ve köklü bir şekilde hesaplaşmaya ve özgürlükleri koşulsuz savunmaya dayanan bir mücadeleyi çok daha ileri bir noktadan tuğla tuğla örmekten geçiyor. Bu da en başta, atılan adımları soğukkanlılıkla değerlendirerek, iyileştirmelerin karşısındaymış pozisyonuna düşmeksizin, yapılan değişikliklerdeki yetersizlikleri ve sınırlılıkları kitlelere açıklamak, olumsuz olanlarını ise teşhir etmekten geçiyor.

Özgürlük bir biçim sorunu mudur?

AKP ve yandaşları bu değişiklikle, öğrencilerin özgürlüğe kavuştuğunu, otoriter zihniyetin yıkıldığını, çocukların ve gençlerin kimlik ve kişilik farklılıklarını serbestçe dışa vurabilecekleri bir ortamın yaratıldığını vb. dile getiriyor. AKP’nin özgürlükler ve demokratik haklar konusundaki eklektik, kendine yontan, tutarsız ve oportünist yaklaşımını düşündüğümüzde, bu söylemin ne denli ikiyüzlü olduğu derhal sırıtıveriyor. Özgürlükçü geçinen AKP’nin, işçi sınıfının ve Kürt halkının demokratik talepleri karşısında nasıl sağır kesildiğini bir tarafa bırakalım, kantindeki simit fiyatlarının düşürülmesini talep eden ilkokul çocuklarından, üniversitelerde demokratik, bilimsel ve özerk bir eğitimi talep eden öğrencilere kadar varan bir yelpaze karşısında devlet terörünü devreye sokması onun ikiyüzlülüğünü yeterince göstermektedir. Sözümona özgürlükçü AKP, 600’den fazla üniversite öğrencisini zindanlara tıkmış, onları da kapsayan binlerce öğrenciyi okullarından atmıştır. Zırhlı araçlar eşliğinde 3200 polisten oluşan bir ordunun ODTÜ kampüsüne çıkartma yapması ve orayı savaş alanına çevirmesi bile tek başına bu zihniyetin “demokratlığı” hakkında fikir vermeye yeterlidir.

AKP’nin ve onun yandaşlarının özgürlük iddialarının tersine, özgürlük bir biçim sorunundan ibaret değildir, ona indirgenemez. Hiç kuşku yok ki, biçimsel, yasal, hukuksal garantiler olmaksızın, bu alanda yasaklar ve sınırlamalar kaldırılmaksızın özgürlükten bahsedilemez. Ama bunlar özgürlüğün kendisi değil, onun olmazsa olmaz koşuludurlar. Eğitim alanında öğrencilerin kılık kıyafetleri üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması son derece gerekli ve zorunlu bir adımdır. Ne var ki, bununla yetinip (üstelik de eski sınırlamaların ruhunu aynen koruyarak) eğitim alanında özgürlüğün sağlandığını iddia etmek boş laftır. Birçok ileri kapitalist ülkede tek tip uygulaması yoktur; bunlardan bazılarında kıyafete dair hiçbir kısıtlama da sözkonusu değildir, ama bunlar bu kapitalist ülkelerde yaşayan çocuk ve gençlerin özgür olduğu anlamına da, kendilerini özgürce ifade edebildikleri anlamına da gelmiyor. Hiçbir kapitalist ülkede çocuk ve gençler, cinsel, dini, etnik, ırksal ve sınıfsal ayrımcılıktan bütünüyle muaf olarak, gerçekten bilimsel, gerçekten demokratik ve hümanist bir kimlik ve kişilik geliştirme şansına sahip değildirler. Liberallerin tüm iddialarının aksine burjuva eğitim sisteminde bu mümkün değildir. Çünkü burjuva eğitim sistemi, her şeyden önce öğrencilerin mevcut toplumsal yapıya uyum sağlamasını, onun kurallarını ve değer yargılarını benimsemesini ve kapitalizme hizmet edebilecekleri vasıfları edinmesini amaçlamaktadır. Kapitalist okul, kapitalist kültürel ve ideolojik yeniden üretim sürecinin kışlasıdır. Bu kışlada amaç özgür beyinler değil, itaatkâr, düzene ve otoriteye bağlı ve bağımlı insancıklar yetiştirmektir. Kapitalist toplumda bireyin gerçek anlamda özgürlüğünden söz etmek mümkün değilse, öğrencilerin özgürlüğünden bahsetmek misliyle imkânsızdır.

Eğitim emekçileri ve öğrenciler okul idarelerini seçip denetleyemedikçe; eğitim müfredatları hakkında söz sahibi olamadıkça; okullarda mümkün olan en geniş demokratik ortam sağlanmadıkça; eğitimin içeriği gerçekten bilimsel ve laik hale getirilmedikçe; öğrencilerin tüm ihtiyaçları devlet tarafından parasız karşılanıp, herkes anadilinde eğitim hakkına sahip olmadıkça özgürlükten de eşitlikten de bahsetmek mümkün değildir.

Başörtüsü özgürlüğü

Yeni düzenlemeyle birlikte, kız öğrenciler imam-hatip okulları ve programlarındaki tüm derslerde, diğer okullarda ise seçmeli Kuran derslerinde başlarını örtebilecekler. Hangi türde olursa olsun okul içerisinde başı açık olma zorunluluğu ise şeklen yönetmelikte durmaya devam ediyor.

Aslında yeni düzenleme, hiç de başörtüsü konusunda laik geçinen Kemalistlerin yaygara kopardıkları kadar bir serbestlik sağlamıyor. Eski yönetmelikte, kız öğrenciler imam-hatip okullarında sadece Kuran derslerinde başlarını kapatabiliyordu. Bu uygulama normal liselerdeki seçmeli Kuran dersleri için de geçerli kılınıyor ve imam-hatiplerdeki tüm derslere genişletiliyor. Başörtüsü serbestliğine ilişkin bu sınırlı değişiklik bile Kemalistleri çileden çıkarmaya yetti ama İslamcı çevreleri pek tatmin etmiş gözükmüyor.

Bu yeni yönetmeliğin ardındaki temel dürtünün başörtüsüne serbestlik sağlamak olduğunu söylemiştik. Ama AKP hükümeti, konuya tam bir çözüm getirmek yerine çözermiş gibi yaparak hem bu talebi dillendiren kesimlerin desteğini daim kılmaya hem de gerektiğinde tekrar bir yapay kutuplaştırma malzemesi olarak konuyu elinin altında tutmaya çalışıyor.

Biz Marksistler, yakasını Kemalizmden ve devletçilikten kurtaramayan sözümona solculardan farklı olarak, başörtüsüne getirilen yasaklamaların tümüyle ortadan kaldırılmasını savunuyoruz. Bu bağlamda son değişiklikte eleştirilmesi gereken şeylerden biri başörtüsüne serbestlik getirmesi değil, sorunu gerçekten ve tamamıyla çözmemesidir. AKP’nin tuzaklarına basmamanın ve onun ikiyüzlülüğünü kitlelere teşhir edebilmenin en sağlam yolu, kitlelerin demokratik taleplerini sahiplenmek, bunları en ileri noktadan ve en tutarlı biçimde savunmaktan geçmektedir. Bununla birlikte, sözde seçmeli din derslerini müdürlerin baskısıyla fiilen zorunlu hale getiren AKP’nin, okul idareleri aracılığıyla başörtüsünü teşvik eden girişimlerinin de tümüyle karşısında dururuz ve bununla tavizsiz bir mücadele içinde oluruz. Başörtüsüne özgürlüğü savunan tutum ile başörtüsünün dayatılmasına karşı çıkan tutum birbirini tamamlar. Bu tutum tutarlı bir demokratlığın ve laikliğin gereğidir.

Sınırlamalar devam ediyor

Yeni yönetmelik başörtüsüne tam serbestlik sağlamadığı gibi bedeni gizlemeye dönük sayısız sınırlamayı da barındırıyor. Ne var ki, bu noktada da hem Kemalistler hem de onların dümen suyundaki sahte solcular, topu sadece AKP’ye atmakla demagojiden başka bir şey yapmıyorlar. Sözkonusu sınırlamalar hiç kuşku yok ki, AKP’nin muhafazakâr dünya görüşünü dışa vuruyor ama bu sınırlamalar AKP’nin icadı değil, eski yönetmelikten üstelik de sadeleştirilerek ve esnetilerek aktarılan sınırlamalar. Şunu da belirtelim ki eski yönetmelikteki bazı sınırlamalar yeni yönetmelikte kaldırılmaktadır.

Yeni yönetmelik, tek tip kıyafet zorunluluğunu kaldırdığı gibi, öğrencilerin saçlarıyla, kaşlarıyla, tırnaklarıyla ya da takılarıyla da uğraşmıyor. Eski yönetmelik, kız öğrencilere “saçlar temiz ve düzgün taranmış olup uzun olması halinde örülür veya arkaya toplanarak bağlanır”, erkek öğrencilere de “saçlar kısa ve temiz olur, ense düz ve açık olup favori bırakılamaz” dayatmasında bulunuyordu. Ayrıca kız öğrencilerin kaşlarını alması, tırnaklarını uzatması ve cilalaması da, erkek ve kız öğrencilerin yüzük, küpe, kolye, iğne ve bilezik gibi süs ve ziynet eşyası takması da yasaktı. Bu sınırlamalar artık yok! Ama makyaj, bıyık ve sakal yasakları aynen korunuyor. Kız öğrenciler için kıyafet sınırlamaları eski yönetmelikte olduğu gibi çok daha belirgin ve zihniyet olarak aynen muhafaza ediliyor: “Yırtık veya delikli kıyafetler ile şeffaf kıyafetler giyemez; vücut hatlarını belli eden şort, tayt gibi kıyafetler ile diz üstü etek, derin yırtmaçlı etek, kısa pantolon, kolsuz tişört ve kolsuz gömlek giyemez.” Yeni yönetmeliğin getirdiği tek bir yeni kısıtlama mevcut, ki bu da yeterince çarpıcı, dikkat çekici ve gericidir: “Siyasî sembol içeren simge, şekil ve yazıların yer aldığı fular, bere, şapka, çanta ve benzeri materyalleri kullanamaz ve giysileri giyemez.”

Özetle yeni yönetmelik, eskisinde var olan sınırlamaların bir kısmını kaldırıp, diğerlerini daha sadeleştirse de, özde sınırlamalar devam ediyor. Gençlerin siyasi kimliklerini, özellikle kadın öğrencilerin ise cinsel kimliklerini dışa vurmaları halen yasak. AKP böylelikle kendi muhafazakâr doğasıyla uyumlu olarak, cumhuriyetin başından bu yana devam eden cinsiyetsizleştirici (daha doğrusu cins ayrımcı ve erkek egemen), kimliksizleştirici, apolitikleştirici zihniyeti sürdürmektedir. Yeni yönetmelikte eleştirilmesi gereken nokta da burasıdır. Gençleri cinselliklerinden arındırılmış ve siyaset dışı mahlûklar olarak ele alan bu yaklaşıma karşı mücadele verilmelidir.

Üniforma ve dünyayı örnek almak!

Tek tip kıyafet tartışmaları içerisinde dünyadaki uygulamaların nasıl olduğu da gündeme taşındı. Bu konuda çeşitli ülkelerde hayat bulan farklı uygulamalar, her iki tarafın da haklıymış gibi gözükmesini sağlıyor. Dünyada bu konudaki uygulamalar kabaca beş gruba ayrılabilir: tümüyle serbest kıyafet; ana hatları ile tanımlanmış bir serbest kıyafet yönergesi; detaylandırılmış serbest kıyafet yönergesi; gönüllü tek tip kıyafet ve zorunlu tek tip kıyafet.

Çeşitli ülkeler bu yelpazede yerlerini alıyorlar. Ancak son dönemde, özellikle emperyalist savaş sürecinin kızışmasıyla birlikte, burjuva hükümetler, daha militarist, daha otoriter bir eğitim sistemine geçişin yollarını aradıkları gibi, özellikle ileri kapitalist ülkelerde İslamofobinin de etkisiyle başörtüsünü engellemenin yollarından biri olarak tek tip kıyafete yönelme eğiliminden söz edilebilir. Bu sonuncusunun tipik bir örneğine geçtiğimiz yıllarda Fransa’da şahit olmuştuk; okullarda ve kamu kurumlarında başörtüsü yasaklanmış ve Fransız sosyalist hareketinin büyük bir bölümü bu utanç verici kararı güya kadın hakları adına desteklemişti. Aynı gerekçelerle benzer bir girişimi son zamanlarda Rusya’da görüyoruz. ABD’de ise özellikle 90’lı yılların ortalarından itibaren devlet okullarında tek tip kıyafet eğiliminin ağır bastığını görüyoruz. ABD’nin 22 eyaletinde üniforma uygulaması varken, tüm ülke çapında okulların %55’inde de bu uygulama geçerli. Benzer şekilde, İngiltere ve Japonya’da da üniforma uygulaması neredeyse kamu eğitim kurumlarının tarihi kadar eskidir ve halen geçerlidir. Diğer taraftan, üniforma uygulaması, Almanya, Fransa, Kanada, Hollanda ve Belçika gibi ülkelerde sözkonusu değildir.

Üniforma uygulaması, özellikle ABD’de 90’lardan bu yana hararetle tartışılmaktadır. Bu konuda daha otoriter bir eğitim anlayışına sahip olan sağcı akademisyenler, üniformanın, okulun toplumdaki imajına olumlu katkı yaptığını, sınıf disiplinine olumlu katkı yaptığını, akran baskısını azalttığını, okula aidiyet düşüncesini arttırdığını, derslere konsantrasyonu arttırdığını, öğrenciye bir güvenlik bariyeri oluşturduğunu, akademik başarıyı arttırdığını iddia ediyorlar. Bu iddialarını da çeşitli araştırmalarla destekliyorlar. Öte yandan üniformaya karşı çıkan özgürlükçü akademisyenler, bu iddiaların hayal ürünü olduklarını vurgularken, sözkonusu araştırmaların bilimsel bir değeri olmadığını, temel araştırma yöntemlerinin ihlal edilerek verilerin çarpıtıldığını kanıtlamış durumdalar. Tartışmalar, bu pedagojik ve yöntemsel çerçevede sürüp gidiyor.

Eğitim sisteminin çeşitli sorunları hususunda konunun elbette bilimsel ve pedagojik boyutları önem taşımakla birlikte, sorunu yalnızca bu çerçeveye hapsederek düşünemeyiz. Eğitimin kapitalist sistem içerisinde tuttuğu yer dolayısıyla, konunun çok daha geniş toplumsal ve siyasal boyutları vardır. Tam da bu noktada, Marksistler şu ya da bu gelişmiş kapitalist ülkedeki uygulamaları değil, en gelişmiş demokratik hakları içeren uygulamaları kendilerine baz almak ve bunların daha da ötesini savunmak zorundadırlar. Bizim açımızdan böylesi bir sorunda temel kıstas, bir ülkenin ekonomisinin ne denli gelişkin olduğu değil, demokratik hak ve özgürlüklerin gelişkinlik düzeyidir. Aksi takdirde diyelim ki 1930’lu yıllarda faşist Almanya’nın örnek alınması gerekirdi. Burjuva demokrasisini milyon kez daha aşan bir işçi demokrasisini savunan komünistler bu konudaki yaklaşımlarını aslında çoktan ortaya koymuşlardır. 1917’de Bolşevikler önderliğinde iktidarı fetheden devrimci işçi sınıfı, Rusya’da tek tip üniforma uygulamasına derhal son vermişti. Çünkü üniforma, sömürü düzenine ve onun baskıcı otoritesine kölece itaati temsil ediyordu. İşçi demokrasisi ve devletini ortadan kaldıran Stalinist bürokrasi ise 1948 yılında tekrar üniforma uygulamasını dayatmıştı!

Sahte solcular tek tipi savunuyor!

Kemalizmle damgalanmış kimi sosyalistler de CHP’nin kuyruğuna takılarak, cumhuriyetin kazanımlarının elden gittiğinden, laikliğe darbe vurulduğundan, dinsel gericiliğin tırmandığından vb. dem vurarak son değişikliklere karşı çıkıyorlar. Asıl eleştirilmesi gereken, sınırlama ve yasakların sürdürülmesi olması gerekirken, reformist sol çevreler, başörtüsüne getirilen kısmi serbestliğe saplanıp kaldılar. Başörtüsünün yasaklanmasını savunup diğer yasaklamaların kaldırılmasını talep etmenin doğuracağı tutarsızlık görüntüsünün nahoşluğu bu sözde solcuları ilkini öne çıkarıp, ikincisini geçiştirmeye sevk ediyor. Açıkça başörtüsünün okullarda tamamen yasaklanmasını savunmakla kalmıyorlar, gemi azıya alıp işi tek tip kıyafetin savunulması noktasına kadar getiriyorlar. Hem de en pespaye argümanlarla. Çarpıcı bir örneği TKP çizgisindeki soL gazetesinden verelim: “Belli esneklikler içerse de, okullarda tek tip kıyafetin olması yönünde düşünenlerdenim. … Veliler arasındaki sınıfsal farklılıklar çocukların kıyafetleri üzerinden okullarda daha da görünür olacak, kimi arkadaşları gibi giyinemeyen çocukların duygusal dünyalarında yeni yaralar açılacak. Çocuk okulda arkadaşından eksik kaldığını düşünerek yaşadığı duygusal ezilmişliği kendisi bir sorun olarak yaşarken, diğer taraftan bu durum aile içi gerilimlere, çocukta aileden utanma ve anne babayı hor görme gibi eğilimlere dönüşebilecek.” (Onur Seçkin, soL, 30/11/2012)

Bu akıl yürütmeyi Kemalist akademisyenlerden duymaya alışmıştık. Keza yıllar boyunca “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitleyiz” yalanlarıyla egemenlik sürerek emekçilerin kanını emen Kemalist burjuvazi, bu yalanı inandırıcı kılmak ve küçücük çocukların beyinlerine kazımak üzere, çocukları kara önlüklerin içine hapsetmiş, gençleri tektipleştirmiştir. Benzer bir akıl yürütmeyi, komünizm adına politika yaptığı iddiasındaki bir gazetenin sütunlarında okumak ise utanç vericidir. Komünistlerin görevi gençlerin bir yalan dünyasına, yanılsamalara ve illüzyona mahkûm olmasına mı, yoksa ne kadar ezici olursa olsun acı gerçeklerin farkına varmasına mı çabalamaktır? Komünistler, kapitalist toplumdaki sınıfsal farklılık ve eşitsizliklerin üstünün örtülmesini mi savunurlar, yoksa bu farklılık ve eşitsizliklerin mümkün olan en derin şekilde emekçi kitleler tarafından bilince çıkartılmasını mı?

Çıplak gerçekleri görünmez kılmak burjuvazinin çıkarınadır, komünistlerin değil. Sınıfların varlığını ve sınıflar arasındaki mücadelenin kaçınılmazlığını reddedenler her zaman burjuva ideologlar olmuştur. Komünistler bu gerçeklerin üstünün örtülmesini değil, en çıplak şekilde açığa çıkartılmasını, görünür kılınmasını arzularlar, sınıf mücadelesinin en açık biçimde yürütülmesini ve sınıfların kendisinin ortadan kaldırılmasını hedeflerler. Bu noktada emekçi çocuklarının “kimi arkadaşları gibi giyinemediklerinden” ötürü “duygusal ezilmişlik” yaşayacağı, “duygusal dünyalarında yeni yaralar açılacağı” şeklindeki değerlendirmeler, narin ve nazende küçük-burjuvalara has sayıklamalardır. Emekçi çocuklarının yoksunluk ve yoksulluktan kaynaklı olarak içlerinde bir sınıf kini ve öfkesinin birikmesi, biz komünistleri olsa olsa sevindirir. Böylesi bir öfke emekçi çocuklarının içinde yaşadıkları sınıflı-sömürülü toplumu yıkmaya dönük bir siyasal bilincin gelişiminin başlangıç noktasını temsil eder. Bu sınıf kininden korkması gereken burjuvazi ve devrim kaçkını reformistlerdir.

Diğer taraftan tek tip kıyafetin, önlük ya da formanın sınıfsal ayrımların üzerini örttüğü iddiası, hele günümüz koşullarında tam bir safsatadır. Hayatın içerisindeki sınıfsal farklılıklar gerçeği, aynen ve azalmaksızın eğitim kurumlarına da yansıyor. Farklı sınıfların çocukları zaten daha baştan devlet okullarındakiler ve özel okuldakiler şeklinde birbirinden ayrışıyorlar. Farklı sınıflar farklı mekânlarda yaşadıklarına göre, ikinci düzeydeki ayrım zengin ve yoksul mahallelerindeki okullar üzerinden yaşanıyor. Son olarak bir okulun farklı dersliklerinde bu ayrım devam ediyor. Öte yandan, aynı okulun öğrencileri arasındaki gelir farklılıkları da diğer sayısız faktörün yanı sıra üniformalarından bile anlaşılabilmektedir. Ayakkabılarından kullandıkları kırtasiye malzemelerine, elektronik eşyalarından kantindeki harcamalarına, okula nasıl gelip gittiklerinden okul dışındaki yaşantılarına kadar onlarca faktör, öğrenciler arasındaki sınıfsal ayrımları zaten yeterince görünür kılmaktadır. Bu gerçek her zaman geçerliydi, bugün ise mızrak çuvala, sınıfsal eşitsizlikler üniformaya hepten sığmıyor. Can Dündar güzel ifade etmiş: “Üstüne kaç önlük dikersen dik, fukaralık, pantolonundaki yamadan, üç numara saç tıraşından, kenarları kıvrık metot defterinden ele verir kendini; götürür sınıfın en arka sırasına oturtur seni... Sabah ekmeği dağıtıp gelmiştir, evde yeterince beslenememiştir ya da babasından dayak yemiştir; o yüzden çabuk kirlenir yoksul çocuklarının kolalı yakaları; silgileri kokmaz, önlüklerinden sökük, pabuçlarından delik, karnelerinden kırık eksik olmaz. Demem o ki, ne kadar tek formaya hapsetsen de fukaralık, bir yolunu bulur, söyler ailenin gelirini...” (Milliyet, 29/11/2012)

Tek tip kıyafetin gerçek nedeni, 80’li yıllarda 12 Eylül zindanlarında devrimcilere tek tip kıyafetin dayatılma nedeniyle aynıdır. Tek tip kıyafet, kişiliklerin ve kimliklerin tek tipleştirilmesine dönük bir araçtır. Tek tip kıyafet, disiplin demektir, kontrol altına alınma demektir, kişilik farklılıklarının silinmesi ve herkesin aynılaşarak bir üst otoritenin (ve nihayetinde devletin) basit bir kuluna dönüştürülmesi, otoriteye boyun eğilmesi demektir. Nihayetinde de, içinde yaşanılan sömürülü topluma boyun eğmenin dayatılmasıdır. Tek tip kıyafetlere karşı komünistlerin yıllar boyunca zindanlarda ölümüne direnmesinin de, devrimci gençliğin bunu bir mücadele talebi haline getirmesinin de arkasında yatan bu gerçeklik idi.

Gerçek laiklik için AKP’ye ve de Kemalizme karşı mücadeleye

Sahte solcular üniformanın kaldırılması gibi olumlu bir düzenlemeye bile “laiklik elden gidiyor” paranoyasıyla yaklaştıklarına göre, konuyu Marksistlerin laiklik meselesine nasıl baktığını hatırlatarak bitirmekte fayda var.

Marksistler için, gerçek laiklik mücadelesi, demokrasi mücadelesinin kopmaz bir parçasını ve çok önemli bir başlığını oluşturmaktadır. AKP hükümeti bu mücadelenin hiç kuşkusuz önemli bir hedefi durumundadır. Temel referans kaynaklarını Sünni İslama dayandıran, diğer inançları hor görüp batıl ilan ederek sindirmeye çalışan, dini öne çıkaran bir yaşam tarzını türlü araçlarla teşvik eden bir zihniyetten laikliği geliştirici yönde adımlar atmasını beklemek hayal olurdu.

Ne var ki, gerçek bir laiklik için verilecek mücadelenin diğer bir önemli hedefi de Kemalist rejim ve zihniyettir. Keza TC’nin garabet laiklik anlayışının yaratıcısı, uygulayıcısı ve sürdürücüsü tam da Kemalist zihniyet olmuştur. TC, tarihi boyunca hiçbir zaman gerçek anlamda laik bir devlet olmamıştır. Çeşitli dinlere ve bu dinlerin çeşitli mezheplerine inanan insanların karşısında devlet açıkça Sünni İslamın arkasında durarak, onu resmi din haline getirmiştir. Okullarda zorunlu din dersleriyle, nüfus cüzdanlarındaki dini aidiyet hanesiyle, imam-hatip liseleriyle, resmi Cuma hutbeleriyle, Diyanet İşleri Başkanlığıyla vb. Sünni İslamı diğer inanışlar üzerinde egemen pozisyonda tutmuş, bir taraftan dini tümüyle kendi denetimi altına alarak resmileştirirken, diğer taraftan da kendi empoze ettiği anlayışın dışındaki dini yorumlara yaşam hakkı tanımamış, inanç gruplarını yasaklamış, baskı altına almış, kovuşturmuştur.

Bu mücadelede Marksistler tutarlı demokratlar olarak, demokratik hak ve özgürlüklerin olabildiğince sınırsız şekilde genişletilmesini savunurlar. Bu, diğer hak ve özgürlüklerin yanı sıra din ve inanç özgürlüğünü, insanların dini inançlarını ya da inançsızlıklarını diledikleri gibi yaşayabilme özgürlüğünü de içerir. Biz devletin din üzerindeki her türlü yasaklamasına karşıyız. Herkes inançları gereği şu ya da bu şekilde giyinme hakkına sahip olabilmeli ve bu tercihinden ötürü kamusal haklarından hiçbir şekilde yoksun bırakılmamalıdır. Hiç kimse bir başkasını belli bir dini inancı benimsemeye zorlayamaz, başka inanışları hor görüp aşağılayamaz. Devlet tüm cemaatlere eşit uzaklıkta durup karışmamak ve dini inanca sahip olmayanların haklarını da tanımak zorundadır. Devletin din işleri ile hiçbir ilişkisi olmaması ve aynı şekilde dinî öğelerin de (dinî eğitim, dinî kurallar, törenler, ritüeller vb.) devletin işlerinde yeri olmaması gerekir. Gerçekten laik bir devletin hiçbir resmi ya da yarı-resmi dinsel kurumu olamaz: “Devlet dinden ve dinsel hayattan tümüyle elini çekmeli, resmi, yarı-resmi ya da gayri resmi dinsel kurumlara bütçeden pay ayırma ve vergi indirimi uygulamalarına son verilmeli, dinsel kurumlara aktarılan bütün ödenekler kesilmeli ve din işlerinin örgütlenmesi ve finansmanı bütünüyle cemaate terk edilmelidir. Belli bir dine inananlar ibadethanelerini yapmakta da, dinsel işlerini yürütecek din adamlarını seçip görevlendirmekte de bütünüyle serbest olmalı ve bu tür işlerin giderlerini kendi gelirlerinden yapacakları bağışlarla sağlamalıdırlar. Devletin, herkese kendi anadilinde, bilimsel, demokratik ve laik içerikli parasız eğitim sağlama görevi vardır. Laik bir eğitim sisteminde devlet okullarında ister seçmeli ister zorunlu olsun din dersine yer verilemez; devlet imam-hatip liseleri gibi dini eğitim veren okullar açamaz. Çocuklarına dini eğitim aldırmak isteyen ebeveynler bunu kendi gelirlerinden yaptıkları bağışlarla organize ve finanse edecekleri özel eğitim kurumlarında diledikleri gibi yerine getirme hakkına sahip olmalıdırlar.” (Oktay Baran, “Din Sorunu, Laiklik, Marksizm”, MT, Şubat 2008)

Kuşku yok ki, böylesi bir laikliğin hayata geçirilmesi, işçi sınıfının devrimci mücadelesinin yükseltilmesine bağlıdır. Laik bir toplumu, demokratik ve bilimsel bir eğitimi ve gençlere kendi kimlik ve kişiliklerini özgürce geliştirebilecekleri bir ortamı sağlamayı içten arzu edenlerin tutmaları gereken yol da işçi sınıfının devrimci çizgisinden başkası olamaz.

(Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no: 94, Ocak 2013)


Etiketler