Navigation

Kamp Armen’e “Yüzüncü Yıl” Balyozu

Bugünlerde Kamp Armen’deki açık hak ihlaline son verilmesi için çeşitli eylemler örgütleniyor. Yıkım için gelen taşeron işçileri kampın hikâyesini dinleyince “biz bu yıkıma ortak olmayız” diyerek işi bırakıp geri çekildiler.

Tuzla’da yer alan ve yoksul Ermeni yetimler için inşa edilmiş olan “Kamp Armen”, soykırımın yüzüncü yılı “şerefine” olsa gerek, TC’nin ve sermayenin balyoz darbeleriyle yıkılmaya başlandı. Kepçelerle yerle bir edilmeye girişilen o kamp için Hrant Dink şunları söylüyordu:

“Sekiz yaşımda gittim Tuzla’ya. Tam 20 yıl oraya emek verdim. Eşim Rakel’i orada tanıdım. Birlikte büyüdük. Orada evlendik. Çocuklarımız orada doğdu…12 Eylül’den sonra kampımızın müdürünü Ermeni militan yetiştiriyor suçlamasıyla içeri aldılar. Haksız bir suçlamaydı. Hiçbirimiz Ermeni militanlar olarak yetişmemiştik… Ama bir gün elimize bir mahkeme kâğıdı tutuşturdular…Ne yapalım ki karşımızda devlet vardı. Şikâyetim var ey insanlık!”

O çocuğun ve arkadaşlarının minik elleriyle taşlarını taşıdıkları, ağaçlandırıp çiçeklendirdikleri bu kampa bedelsiz el koyup “makbul” vatandaşlarına satan o devlet, bu şikayeti yükselten sesi sekiz yıl önce katletti. Şimdi ise bu barbarca yıkıma göz yummakla meşgul. Üstelik, “Türkiye’deki 40 binden fazla Ermeni vatandaşımız bugün hiçbir ayrıma tâbi tutulmadan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sahip oldukları tüm hak ve özgürlüklerden eşit olarak yararlanarak güven, huzur ve refah içinde yaşamaktadırlar” yalanını yüzü kızarmadan her fırsatta tekrar ederek!

Kamp Armen aslında soykırımcı geçmişi devralan TC’nin Ermenilere ve genel olarak gayrimüslimlere yönelik tutumunu somutlayan sembolik bir örnektir. Her taşına, her ağacına, yüzlerce yoksul Ermeni çocuğun çabalarının, umutlarının ve anılarının sindiği, Hrant’ın “Atlantis Uygarlığı” olarak tanımladığı bu kampın tarihçesi şöyle:

1962 yılında, Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi Vakfı, kilise içindeki yetimhanenin artık yetersiz hale gelmesi nedeniyle, ilgili tüm devlet kurumlarından gerekli izinleri alarak, Tuzla’daki bir araziyi Sait Durmaz adlı kişiden satın almıştı. 1963 yazında, bizzat çocukların da emeğiyle bu arazide bir çocuk kampı inşa edildi. Bu kamp, ilerleyen yıllar içinde, 1500’e yakın yetim ve yoksul Ermeni çocuk için sığınılacak bir yuva olacaktı. Ancak bu arada devlet de boş durmadı. 12 Mart 1971’de gerçekleştirilen askeri darbeden birkaç ay sonra, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, “vakıf senetleri bulunmayan cemaat vakıflarının 1936 beyannamelerinin vakıf senedi olarak kabul edilmesi” doğrultusundaki bir kararı onayladı. Bu karar, “beyannamelerinde bağış kabul edeceklerine dair açıklık bulunmayan cemaat vakıflarının doğrudan ya da vasiyet yoluyla gayrimenkul edinemeyeceklerini” hükme bağlıyordu. 1974 yılında Yargıtay Genel Kurulu tarafından da onanan bu kararın ardından, cemaat vakıflarının 1936 yılından sonra edindikleri gayrimenkullerin büyük bir bölümüne el kondu. Uzun bir adli sürecin ardından, 1983 yılında, Ermeni Protestan Kilisesi Vakfının elindeki tapunun da iptal edilmesine ve arazinin eski sahibine geri verilmesine hükmedildi. Böylece, arazinin eski sahibi, yirmi yıl önce boş olarak sattığı araziyi, üstünde kurulu olan kamp binalarıyla birlikte geri aldı; üstelik satış bedelini bile geri ödemeksizin!

Hrant ve Rakel Dink’in de yaz aylarında yöneticiliğini üstlenip çocuklara gönüllü eğitim verdikleri bu kampın bulunduğu arazi, ilk sahibi tarafından başkasına ve daha sonra da başkalarına satıldı. Kamp binaları çürümeye terk edilirken, Ermeni Kilisesi Vakfının araziyi geri alma girişimleri engellendi. Bu arazinin halen gerçek sahibi olan Ermeni Kilisesi Vakfına devredilmemesi, AKP hükümetinin azınlıkların bu tür mağduriyetlerini gidereceği söylemiyle 2011 yılında Vakıflar Kanununda yaptığı düzenlemenin de gerçekte şovdan ibaret olduğunu gösteriyor. Söz konusu araziyi gasp eden devlet, onun 2011’deki düzenleme kapsamına girmediğini iddia ederek, “özel mülktür, biz karışmayız” deme pervasızlığını göstermeye devam ediyor.

“Eşimin en büyük, ilk arzularından biriydi Kamp Armen’in ayakta kalması, şimdi içim acıyarak izliyorum yıkımı” diyen ve kampın yıkılmasının bir cinayet olduğunu belirten Rakel Dink şöyle sürdürüyor sözlerini:

“Hayatı öldürdüler, yaşamı öldürdüler. Demokrasisiyle, hukukuyla övünüyor devlet. Şimdi seyretsinler yıkımı. Kamp için mücadelemiz yıllardır sürüyor. Hiçbir şey ifade etmiyormuş demek. Kötülüğe karşı iyilik göstermemiz gerektiğini biliyorum. Onurlu olan bu… Ancak onurlu kalabilmenin ne kadar pahalıya mal olduğunu da biliyorum. 1915’i inkâr ettiler. Kamp, 2015’te yıkılıyor, bunu da inkâr etsinler. Onca hatıra, onca çocuğun emeği var orada. Hiç mi vicdan yok? Geri dönüş algısı yok? Emeğe hiç mi saygıları yok?”

O çocukların anısına, emeğine en ufak bir saygısı olmayan, paraya tapan vicdansızlar, elbette bu araziye de milyon dolarlar gözüyle bakıyorlar. El değiştirme sürecinde, eski Futbol Federasyonu Başkanı Mehmet Ali Aydınlar tarafından satın alınan ve 2006’da Fatih Ulusoy’a satılan arazide yıkım başladı. Ulusoy, “Tuzla gelişmeye başladı, ben de orayı kullanmak istiyorum. Ticari mülküm benim. Bu noktaya geldi. Devlet kamulaştırırsa, bedelleri var, onu yaparlarsa benim yapabileceğim bir şey yok. Garo Paylan aradı ve rica etti. Bir ay durdurulmasını istedi. Ben de tamam dedim” diyor.

Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi Pastörü Kirkor Ağabaloğlu, haklı olarak, bu süreçten devletin sorumlu olduğunu ve çözümü de onun bulması gerektiğini ifade ediyor: “Bir zamanlar çocuklara umut veren bir alanken, bugün perişan halde olması devletin başarısı! Darbeyi vuranlar kepçenin sahibi değil, devletin kendisi. Zaten en çok da devletten darbe yemek ağır geliyor. Yaşananlar karşısında hiçbir şey yapılmaması büyük ayıp. Düşünsenize cemaatimizin parası ile yetimlerin kullanımı için alınmış bir yer zorla geri alınıyor ve birileri zengin ediliyor. Biz de uzaktan seyretmek zorunda kalıyoruz.”

Vakıf mallarının iade sürecine ilişkin olarak da şunları söylüyor:

“Biz yasalar çıkartılırken bunun parça parça olacağını düşünmemiştik. Hepsini kapsayacak bir adım bekliyorduk. Zaman zaman iyileştirmeler yapıldı fakat umduğumuzu bulamadık. Biz yargı yollarına başvurduğumuzda ‘Bakın bazı çalışmalara başladık, AİHM’e gidilmesin. Ülkemiz aleyhine konuşulmasın’ deniliyordu. Ne oldu? Kepçeler kafamıza indi. Biz de çok safmışız, inanmışız, kandırılmışız.”

Bugün, dinden, imandan, yetim hakkından, kul hakkından dem vurup meydan meydan dolaşıp oy isteyen Erdoğan ve adamları, 12 yıllık iktidar dönemlerini, Ermenileri, Rumları, Alevileri, Kürtleri, Romanları, işçileri, emekçileri türlü “açılım” yalanlarıyla kandırmakla geçirdiler. Bir zamanlar Ermeni açılımından dem vuran Erdoğan, şimdilerde, Abdullah Gül’ün sözde “yumuşama” sürecinin bir parçası olarak 2008 yılında Erivan’a milli maç izlemeye gitmesini, “ortamı yumuşatmayı amaçlarken karşı tarafın eline koz verdi ve bizim üzerimize gelmelerini sağladı” diyerek eleştiriyor ve “dik durmak” gerektiğinden söz ediyor. Bu “dik duruş”un, soykırımı inkârdan başlayıp, Ermeni halkına yönelik her türlü hakaret, baskı ve hak gaspına devam anlamına geldiğini gayet iyi biliyor ve Kamp Armen örneğinde de somut bir şekilde görüyoruz.

Bugünlerde Kamp Armen’deki açık hak ihlaline son verilmesi için çeşitli eylemler örgütleniyor. Yıkım için gelen taşeron işçileri kampın hikâyesini dinleyince “biz bu yıkıma ortak olmayız” diyerek işi bırakıp geri çekildiler. HDP milletvekili adayı Garo Paylan, “Ermenilerin yüzlerce, binlerce malı gasp edildi ama bu bir sembol. Devlet gerçekten bir ‘geçmişle yüzleşme’ içinde olacaksa bu binanın yıkılmasına engel olsun ve bu gaspı durdursun. Burası bir hafıza mekânı olarak, sadece Ermeni çocukların da değil, Türkiye’nin tüm çocuklarının yararlanacağı bir mekâna dönüştürülsün” çağrısında bulunuyor. Bu haklı çağrıya duyarsız kalınmamalı, yaşadığı acılar egemenler tarafından inkâr edilen Ermeni halkına dayanışma eli uzatılmalıdır.